Asgari yaşam sınırında beklentiler: Beklentisizlik

Asgari yaşam sınırında beklentiler: Beklentisizlik

07 Şubat

Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre Türkiye’de her dört kişiden biri depresyonda. Uzmanlara göre insanları uçurumun eşiğine getiren belirsizlik ve gelecek kaygısı. Ekonomik kriz, işsizlik, fakirlik depresyonu tetikleyen nedenler arasında. ABD’nin Irak’a müdahale olasılığı bile depresyon nedeni.

İşsiz sayısının 9.4 milyona ulaştığı (70 milyonluk nüfusta toplam istihdam 21 milyon) bir önceki yıla oranla insanların yüzde 30 yoksullaştığı, açlık sınırının altında yaşayan 17 milyon insan olduğu düşünülünce verilen depresyon oranları az bile görünüyor. “Fakirlik, gelecek belirsizliği önümüzdeki yıllarda depresyon olarak karşımıza çıkacak”, “depresyon geleceğin hastalığı” tespitleri de bunun üzerinden yapılıyor olsa gerek. Mükemmel bir gelecek hayali!

Bırakalım toplumsal, insanal ihtiyaçları, yaşamda en asgari, en temel beklentileri dahi karşılanmayan bireyin yaşadığı iç gerilim ve bu gerilimin geriye doğru çözülüşü bir nevi denge kaybı da diyebiliriz depresyona. İnsan sürekli uçurumun eşiğinde yaşayamaz. Bir yanda sürekli zorlayan gereksinmeler, beklentiler, hayaller ve bunların her seferinde gelip takıldığı sınırlar, dış engeller. Bu engeller ortadan kaldırılamıyorsa eğer, iç gerilimi yumuşatmak, dengeyi sağlamak için ilk başvurulan yollardan biri ihtiyaçları, beklentileri en aza, sadece yaşamsal olana indirgeme.. Yani yaşamdan daha ‘olanaklı’, ‘daha gerçekçi’ olanı bekleme.. Ya da tümden vazgeçme, beklentisizlik. Depresyonu doğuran bir neden ve depresyonun doğurduğu bir sonuç.

“Tinin yetindiği şeye bakarak, yitirdiğinin ne denli büyük olduğunu görebiliriz…” Hegel

Bir soruyla başlayalım. Marx’ın bir sorusu: “Gereksinmelerdeki ve onları karşılama araçlarındaki artış, gereksinmeler ve araçlar yokluğunun doğmasına nasıl yol açar?” (1844 Elyazmaları,188)

Başka bir deyişle tıptaki sayısız gelişmeye rağmen insanlar nasıl olur da ilaç bulamadığı için ölür. Ya da nasıl olur da iletişim teknolojisindeki akıl almaz gelişmelere rağmen insanlar yan komşusundan, sınıf arkadaşından, iş arkadaşından habersiz, yalnızlık içerisinde kıvranarak yaşar?

Ve cevabı: “O -burjuva iktisatçı ve kapitalist- işçinin gereksinmesini fizik yaşamın en zorunlu ve en yoksul sürdürülmesine ve etkinliğini de en soyut, mekanik harekete indirger ve sonuç olarak şöyle der: İnsanın ne başka gereksinmesi, ne başka etkinliği ne de başka zevki vardır: çünkü bu yaşamı bile o, insanal yaşam ve varlık diye gösterir.” (age)

Sinemada doğal yağmur ve kar her zaman bulunamayacağı ve ekranda iyi görünmediği için çoğunlukla yapay olarak elde edilir. Yapay efektler daha gerçekçi bir imaj yaratır ve hatta bu duruma o kadar alışılmıştır ki kimi zaman çekim sırasında araya giren gerçek kar görüntüleri yapay göründüğü gerekçesiyle çıkarılır.

İnsan ihtiyaçları da bugün benzer bir durumla karşı karşıya. “İnsanı hayvandan ayıran bilinçli yaşamsal etkinliğidir. Üretken yaşamdır. İnsan sadece fizik varlığını korumak, gereksinmesini karşılamak için faaliyette bulunmaz” (1844 Elyazmaları). Evet bu kesinlikle doğrudur. Ancak açlıkla boğuşan bir insanın düşlerinde bilimsel araştırma yapmak, insanlığın geleceğine dair tasarımlar değil, yiyecek ve onu nasıl elde edeceği vardır. İşsizlik, yoksulluk gibi nedenlerle sürekli kaygı içerisinde bir bireyin aklına çok yönlü kişisel gelişimini sağlamak için, sanatsal, bilimsel faaliyetlerde bulunmak gelmez. Başını sokacak bir evi olmayanın hayaliyse sinema ya da tiyatro değil yalnıca bir evdir. Daha fazlası lüks ve gerçekdışıdır.

İnsanın insanlaşması için gerekli olan her şey, insanı hayvandan ayıran tüm faaliyeti, ulaşılamadığı -kapitalizm koşulları izin vermediği- için lüks, karşılanamadığı için hayal ve gerçekdışı olarak görünür. Yaşam temel biyolojik ihtiyaçlar-beslenme, barınma, sağlık- derekesine indirgenmiştir. E, ne de olsa insan kitap okumadan yaşayabilir ama yemek yemeden yaşayamaz. Son bir yıldır sinemaya giden kişi sayısının 5 milyon azalması da bu anlayışı doğrular nitelikte.

“Ekonomi politik bu zenginlik bilimi, öyleyse aynı zamanda vazgeçme, yoksunluklar, esirgeme bilimidir de ve gerçekten temiz hava ya da fizik hareket gereksinmesini bile insandan esirgeyecek kadar ileri gider.” (age)

Ancak burjuvazi bu kadarıyla da yetinmez. İhtiyaçların asgariye indirgenmesi ve insanın tüm yaşamını bunların teminine adaması, yaşamın ve insanın bunu üzerinden şekillenmesi; en temel ihtiyaçların da bir lütuf olarak sunulmasını beraberinde getirir.* Tabii kapitalizm için de büyük karları.

İşsizlik burada verilebilecek en güncel ve yakıcı örnek olacaktır. Çalışma günümüzde insanlara yaşamlarını kısaltarak sürdürme olanağı tanımaktadır. En ağır koşullarda, tüm sosyal hak ve güvencelerden yoksun, psikolojik ve fiziksel varlığından tümüyle vazgeçmeyi göze alarak, açlık sınırının altındaki ücretle çalışmak demektir bu. İşsizlikse yalnızca açlığı ve fiziksel yıkımı getirmez beraberinde. Üretim sürecinin tamamen dışında bırakılan bireyin yaşadığı boşluk, işe yaramama, değersizlik ve hiçlik duygusu psikolojik yıkımı da koşullar. Depresyonun ve intiharın en önemli nedenlerinden birisidir işsizlik. İşsiz insanın geleceği yoktur çünkü bugününü bile planlayamaz, karşılayamaz. Belirsizlik ve umutsuzluk hakimdir yaşamına ve geleceğine.

Türkiye’de bu yıkıcı süreci yaşayan 9.4 milyon insan var. Özellikle son özelleştirme atağıyla bu sayının daha da artacağı öngörülebilir.** Bu rakam aynı zamanda çalışanlar içinde büyük bir tehdit oluşturur. İşten çıkarıldığında daha kötü şartlarda ve daha azına sahip olarak yerini doldurabilecek milyonlarca insan var demektir. Burjuvazinin tek karı işgücünün ucuza satın alınması değildir. Aynı zamanda en asgariyi, insanlık dışı olanını bir lütuf olarak sunar bize. İsyan edilmesi gereken yerde şükredilir. Daha iyisini insana yaraşır olanı istemek akıldan bile geçmez. Her koşulda her şeye rağmen sömürülmek lütuf haline gelir. İnsanın yetindiklerinin darlığı, sınırlılığı yitirdiklerini görme açısını da aynı oranda daraltır ve sınırlar. Ve insanın yeterli gördüğü bu sınır, yetindikleri; aynı zamanda çok yönlü insanal gelişimin, dolayımsız, ketlenmemiş, rekabetin ötesinde paylaşım ve dayanışmayla gelişen toplumsal ilişkilerin yitirilmesi anlamına gelmektedir.

Vazgeçtim bu dünyadan…
Beklentisizlik… duygusal, ruhsal çatışmaları geçici olarak azaltacak dış dünya ile iç dünya arasındaki homeostatik dengeyi kurmaya yarayacak bir araç. Aynı zamanda yaşama seyircileşmeye, yabancılaşmaya yol açması nedeniyle ve sonuçları itibariyle insanlığın geleceğine-daha doğrusu kapitalizmin insanlığa sunduğu geleceğe- dair kaygıları artıran bir süreç.

Özellikle kriz gibi ihtiyaçların karşılanmasının daha da olanaksız hale geldiği dönemlerde beklentisizlik oranı doruk noktasına ulaşıyor. Yapılan anketlerde gelecekten bir beklentiniz var mı sorusuna ezici bir farkla olumsuz yanıtlar alınıyor.

Açlık disiplini.. Düşlere vurulan prangalar, sansürlenen, ketlenen hayaller. Daha fazlasını, gerçek ihtiyaçlarını istemeyi aklından bile geçiremeyen bireyler. Burjuvazinin asıl başarısı da budur zaten. Kafaların içine kurulan hakimiyet.. İhtiyaçlara çekilen sınır kafada başlıyorsa eğer ve yalnızca ‘ulaşılabilir’, ‘olanaklı’ hedefleniyorsa sonuç hep verilene razı olmak, kabullenme ve itaat olur. Ve bunun karşılığıysa hep daha fazla ödün vermek, daha da azıyla yetinmektir. Beklentilerin asgariye indirgenmesi ve bunun dahi karşılanamayışı umutsuzluğu, beklentisizliği ve umursamazlığı beraberinde getirir. Aynı oranda üretimsizliği, ve kapitalizmin geleceksizliğini de…

Gelecekten hiçbir beklentisi olmayan, sürekli bir belirsizlik ve umutsuzluk içinde bulunan insanların karşılaşabileceği iki durumu örnek vermek beklentisizliğin, amaçsızlaşmanın varabileceği boyutu açmakta faydalı olacaktır.

İlki intihar. Uçurumun dibi olarak da nitelendirebiliriz. Umutsuzluğun, hedefsizliğin, sıkışmanın varabileceği en yıkıcı sonuç. Son 7 yılda intihar edenlerin sayısı 15 bini buldu. Yaşama son verme yaşı 15′e indi. İntiharın en yoğun yaşandığı yaş grubu ise 15-34. Evet yaş ortalaması bir kez daha gençliği çıkarıyor karşımıza. Ve yine o akıl almaz tezatı. En coşkun, en ileriye dönük, heyecanlı dönemde içine düşülen umutsuzluk, karamsarlık, eylemsizlik.

İntiharın nedenini sadece beklentisizlikle açıklayamayız. Herbirinin kendi içinde farklı nedenleri vardır kuşkusuz. Ancak hepsinin gelip dayandığı nokta yine umutsuzluk, yine hiçbir çıkış ışığının bulunamayışı. İntiharın umut etmeyen, beklentisi, amaçları, idealleri olmayan -olan ve karşılanmayan da- insanın hiç de uzağında olmadığını belirtmek gerek. Yokedici bir süreç.

Bir diğeriyse Karen Horney’in ’sığ yaşam’ grubu olarak tanımladığı, yabancılaşmanın en üst boyutta yaşandığı, umarsızlığın üst boyutlara ulaştığı bir durum. Bizim de çok yabancısı olmadığımız, günlük yaşamda sıkça karşılaştığımız bir tipoloji. “Sığ yaşam grubundakilerin iş yaşamında herhangi bir sorun yoktur. İş de genelde sürüp giden yozlaşma sürecine katılır. Hem özgerçekleştirmeye (kişinin potansiyellerini harekete geçirmesi-dpg) yönelik çabalar hem de ideal özü(bireyin olmak istediği kişilik) denetlemeye yönelik itki denetlenmekle kalmamış, bunlardan vaz geçilmiştir. Bu nedenle iş anlamsızlaşır çünkü bu tür bir birey ne mevcut potansiyellerini gerçekleştirme ne de yüceltilmiş amaçlar peşinde koşma özlemi duyar. İş bireyin eğlence zamanını bölen, çalan zorunlu bir başbelası olabilir. Herhangi bir kişisel katılım olmaksızın iş yapabilir çünkü kendisinden beklenen budur” (Karen Horney, Nevrozlar ve İnsan Gelişimi, 403).

Beklentilerde ısrar, yıpranmamış, sınırlanmamış hayaller, gençlik yıllarının belirleyenleri. Geleceğe dair umutlar yaşamda karşılık bulamadığı oranda tersini doğurmakta yaşamda beklentisizliği hakim kılmakta gecikmiyor. Alışamama, kabullenememe bir noktadan sonra umarsızlık halini alıyor. Geleceği şekillendireceklerin içinde şekillendiği geleceksizlik.

İnsanı yalnızca insanal, toplumsal ihtiyaçlarına yabancılaştırmakla kalmayan aynı zamanda kendi benliğine ve özüne yabancılaştıran bir durum. Yaşamda özne olamayan birey değiştirme ve dönüştürme yetisine de sahip değildir. Hedefsizlik, umarsızlık üretimsizliği de beraberinde getirir. Üretimsizlik tek tek bireylerde büyük sorunlara yol açmaz (burada üretimden kastımız herhangi bir metanın üretimi değil tekbaşına bununla birlikte ve daha çok yaratıcı bir üretim faaliyeti) belki ama bu bireylerin oluşturduğu bütün düşünüldüğünde aynı zamanda insanlığın gelişimi ve karşıt cepheden kapitalizmin karlılığının önündeki engellerden biri haline gelir.

İhtiyaçlar insanlık tarihinin gelişiminin koşullayıcısıdır. Beklenti ve ihtiyaçlar yokmuş gibi davranmak, gelecekten vazgeçmek-geleceksizlikle bir anlama gelir. Gelecek kaygısı taşımayan, kendini geleceğe taşıma kaygısı gütmeyen bireyler kapitalizmin geleceksizliğinin de somut örnekleridir. Geleceği şekillendirecek, bugünden yarına köprü kuracak ve varoluşunu garanti altına alması gerken bireyin tüm bunlardan uzaklaşması, yani ‘insanın kendi yaşamsal etkinliğine yabancılaşmasının dolaysız bir sonucu da insanın insana yabancılaşmasıdır’. Dış dünyada olup biten tıpkı kendi faaliyeti gibi onu ilgilendirmez. Sadece uyum sağlar. Dış dünya zorlayıcılığından kaynaklı tehdit ve düşman olarak algılanır ve paylaşım ihtiyaç olmaktan çıkar. Kendi hücresinde ‘mutlu’, kendi hücresinde ‘özgür’, kendi dünyasının efendisi bireylerdir ortaya çıkan. Tecrit halindeki bireylerin sorunlarını ortaklaştırması, istemlerini gerçekleştirmesi için biraraya gelmesi hep daha zordur ve aynı zamanda aynı talepler için karşı karşıya gelmesi, rekabet etmesi ve çatışması ise daha kolay. Aynı şeyi isteyenleri ezip geçmek başarılı olmanın tek koşuludur. Kişilerin tepkileri ancak birbirine yönelir. İtiraz eden yoktur. Varsa da münferit vakalardır ve daha rahat bastırılır. Bu burjuvazi açısından tercih edilir bir durumdur. Fakat rekabetin getirdiği yabancılaşma, bencilleşme aynı zamanda sistemin en önemli dayanak noktalarını da yıpratır. Her sıkışılan durumda sıkça başvurulan milli-manevi değerler, aile vs. gibi kurumlar da yıpratılır. Takım ruhu, sinerji vs ise üretimsizliğin, ortak ruhsuzluğun üstesinden gelebilmek için icat edilen kavramlardan yalnızca birkaçı. Nerdeyse ayrı bir ‘bilim dalı’ haline gelen ancak bireyselliği koşullayan nedenleri ortadan kaldırmadan gerçekleştirilmesi hayal olan çabalar…

Bireysel İhtiyaçlar Toplumsal İhtiyaçların Önünde Engel midir?
Adı üstünde ‘bireysel’ ihtiyaçlar bireyin kendi sınırlarına daraltılmıştır ve yalnızca bu kişi tarafından karşılanmaya çalışıldığı için de bireysel bir çabadır. İhtiyaçların en temel olanının bile karşılanmadığı koşullarda, bireyler arası rekabet zorunlu hale gelir. Rekabet ise insanları birbirine yabancılaştıran, düşmanlaştıran bir süreçtir. Doğal olarak böyle bir durumda toplumsal ihtiyaçlardan, toplumsallaşmadan bahsedilemez.

Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir nokta. Bireysel ihtiyaçların temelinde (hepsi için geçerli olmasa da) toplumsal ihtiyaçlar vardır. Örneğin iş isteyen ve bunu yalnızca kendisi için isteyen kişi aynı zamanda toplumsal bir sorun haline gelen işsizlik olgusunun da bir parçasıdır.

Çözümsüzlük, çözümü de beraberinde getiriyor. Bireysel ihtiyaçların toplumsal olanın önünde engel olması ancak bireysel olana ortak bir karakter kazandırmakla olanaklı hale gelecektir. Yani iş isteyenlerin bunu tek tek değil de hep birlikte istemesi ve işleyişi tersyüz etmesiyle. Bugün kapitalizmin karına kar katan, insanlaşmanın önündeki rekabet olgusunun yerini dayanışmanın, sosyalleşmenin alması ve kapitalizmin karşısına dikilmesi. İlişkilerdeki yabancılaşmayı ortadan kaldırmak, dayanışma öğelerini geliştirmek..yani yanıbaşındaki insandan haberdar olmak ve onunla birlikte hareket etmek. Böylelikle temel ihtiyaçlar doğallaşmış bir şekilde karşılanır hale gelecektir ve bize de toplumsal, kültürel gelişimin her türlü olanağını değerlendirmek kalacaktır.


* Yoksullara zengin iş adamları ramazan ayında yiyecek yardımında bulunur, hepimiz bu manzarayı defalarca dehşetle izlemişizdir. Bir poşet yiyecek için birbirini ezen insanlar ve hayırsever işadamına sanki bu insanların yaşam koşullarında hiç payı yokmuş gibi edilen hayır duaları.

** Bu ülkede çocuklar birçok şeye sahip olarak doğar. Örneğin doğuştan borçludur, doğuştan işsizdir. Ancak bunlar hemen açığa çıkmaz, gençlikte hepsi bir bir başgösterir. Üniversiteye gidebilenler ise bu süreci biraz daha uzatmışlardır sadece. Aynı son onları da beklemektedir. Bu yıl LES (Lisansüstü Eğitim Sınavına) katılım yüzde 35 arttı. Beklenen sonu biraz daha geciktirme ve belki bir ihtimal değiştirme çabaları…

*** Gençler depresyon tehlikesiyle en fazla karşı karşıya olan risk grubunda. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Başhekimi Doç. Dr. Armağan Samancı’ya göre gençleri depresyona iten nedenler şöyle: “Ailesiyle ve arkadaşlarıyla yaşadığı çatışmalar, özellikle karşı cinsle yoğun duygular ve çatışmalar, yaşamdan beklentilerin karşılanamaması, yaşamdaki ikiyüzlülük. Tüm bunlar hayattan beklentileri olan gençleri yoğun bir bunalımın içine itebilir.”

Yorum yaz