Bireycilik; kendine yabancılaşma

Bireycilik; kendine yabancılaşma

07 Şubat

Yaşamak direnmektir… Tüm canlılar için geçerli bir doğa kuralı. Hayatta kalabilmenin yolu mücadeleden, zorluklara göğüs gerip ihtiyaçlara cevap vermekten geçer. Hedefi neslinin devamını sağlamak, varlığını gelecek kuşaklara taşımak olan tüm canlıların asgari yaşam pratiği budur.

İnsan yaşamı ise temelde bu mücadeleyi içermekle birlikte çok daha fazlasını gerektirir. Sadece hayatta kalmak için değil, insanca bir yaşam için, tüm bilgi birikiminin özümsenerek geliştirilmesi ve geleceğe taşınması için mücadele. Çok boyutlu ve kapsamlı bir alan. Ve toplumsallığıyla, bilinçli faaliyetiyle diğer canlılardan ayrılan insanın yine kendi toplumsallığı içerisinde yürüteceği bilinçli bir faaliyeti şart koşar. Ve tabii aynı zamanda yaşamla etle tırnak gibi bütünleşmeyi, hedefe götürecek büyük bir motivasyonu; en genel anlamıyla yaşamaktan zevk almayı gerektirir.

Fakat bu işte bir terslik var. Ya bizim tanımlamamız yanlış ve abartılı ya da gerçek olması gerektiği gibi değil!

‘Özgür’ köleler

“Modern dünyada her birey, aynı zamanda hem köle, hem de topluluk üyesidir. Ama burjuva toplumun köleliği, görünüşte en büyük özgürlüktür; çünkü bu, kendi yaşamının, örneğin mülkiyet, sanayi, din vb. gibi kendisine yabancılaşmış öğelerinin- genel ya da insani bağlarından kurtulmuş- dizginsiz hareketini kendi öz özgürlüğü olarak gören bireyin, görünüşte bireysel bağımsızlığıdır. Oysa gerçekte bu, onun köleliğinin ve insandışılığının tamamlanmasıdır” (Kutsal Aile, 157-158).

Farklı bir deyişle kapitalizm koşullarında toplumsal işbölümü nedeniyle bireyin toplumla ilişkisi doğrudan ve evrensel değildir. Toplumsal işbölümü toplumun geri kalanına yabancı, kendi faaliyetine daralmış, kendi için üreten -ya da öyle zanneden- ‘özgür’ bireyler yaratır. Bu kişinin ufku kendiyle, kendi ihtiyaçları ve potansiyelleriyle sınırlıdır. Kendi için yaşar, kendi için hayal kurar, hedef yapar ve toplumsallığından koptuğu oranda onunla çatışır, kendine destek bulamaz ve kendi sınırlarına daraldıkça hedeflerinden, amaçlarından vazgeçerek yaşamda tamamen sürüklenmeye başlar. Yani bugünkü tablo çıkar karşımıza. Özgürlük adına toplumsal varlığından uzaklaşan, bireysellik sınırlarına takıldığı oranda da yaşamsal faaliyetlerine ve kendine yabancılaşan idealsiz amaçsız bireyler. Ya da nesneler.

En ufak bir engelde yüz geri eden, morali bozulan, yaptıklarından zevk alamayan, yaptıklarına inanmayan insanlarla günlük yaşamda çok sık karşılaşırız. Sadece hayatta olmanın bile büyük bir mutluluk kaynağı olması gerekirken yaşam, sıkıntılı, tekdüze ve mutsuzdur bu kişiler için. Değersizlik, yararsızlık, kendi yetilerine ve potansiyellerine -ve haliyle kendine- güvensizliğin şekillendirdiği, belli bir amaç ve hedef gütmeyen yaşam faaliyetinin doğal bir sonucu.

Ve bir başka doğal sonuç da bu sıkıntılı yaşama katlanmanın, bu yaşamı sürdürmenin bile başlı başına bir iş haline gelmesidir. Bırakalım insanlığın bilgi birikiminin özümsenerek geliştirilmesi ve geleceğe taşınmasını (insanal gelişimi), tüm kişisel gelişim olanaklarına bile (ki bu gelişimin sınırı çok dardır) sırtını dönmüş kişiler. En asgari yaşam mücadelesinden dahi kendini soyutlamış, yaşamdan elini eteğini çekmiş bir insanın önündeki olanakları değerlendirmesi, gelecek için, insanlık için, kendi için kaygı duyması, çaba göstermesi beklenemez. Üretmeyen, paylaşmayan, insanlaşma (toplumsallaşma) çabası göstermeyen gerçeklikle bağını koparmış bireyler. Ruhsuz, vurdumduymaz, yaşayan ölüler…

Bu yaşamda mutlu olmanın, yaşamaktan zevk almanın tek koşulunun ihtiyaçların karşılanması olmadığının (ihtiyaçların önemi hepimizin malumu bunu reddetmiyoruz) aynı zamanda paylaşmanın, üretmenin ve karşılıklı gelişimin olmazsa olmazlığının en önemli göstergesidir aynı zamanda.

Madalyonun Öteki Yüzü

Benzer sorunlar tersinden kendini birey olarak ifade edemeyen kişiler için de geçerli. Görünürde kendini toplum içerisinde ifade etme olmasına rağmen kendinin ve bütünün sorumluluğunu alma isteği ve yetisi olmadığı için aslında bu da toplumsallığından soyutlanmadan başka bir şey değildir. Bu kişiler kendini özne olarak koymaz. Daha çok kalabalık içinde erime, hiçleşme ve belirsizleşme, topluma ya da içinde bulunduğu yere sığınma söz konusudur.

Kendini gündelik yaşamın akışına kaptırmış, nereden geldiği ve nereye gideceği hakkında en ufak bilgisi ve ilgisi olmayan bireyler. Herkes ne yapıyorsa hiç düşünmeden aynısını yapan (sürü psikolojisi) ve tek derdi uymak ve göze batmamak olan, asgariyi sınır edinmiş kişiler.* Bu kişilerin bütünü değiştirmesi, bütüne bireysel olarak katkı sunması, yön vermesi beklenemez. Bu kişilerin sınırı asgarinin ötesine geçmez yani yapması gerekeni zor zahmet yapar ama daha fazlası elinden gelse bile bunun için çaba harcamaz. Kendini diğerleriyle kıyaslayıp genel kötüyse zaaflarını, hatalarını tolere eder vs…

Bir madalyonun iki yüzü gibi birbirini tamamlayan bu iki davranış şekli çok çabuk birbirinin yerine geçebilir.

Bunu özellikle son dönemde birçok devrimcinin de yaşadığı bir sorun üzerinden daha kolay anlatabiliriz.

Özellikle içinde şekillenilen toplumsal yapının da etkisiyle kendi başına karar veremeyen (günlük kararlar da dahil), çözüm üretmeyen, kafa yormayan, her şeyi sürekli dışarıdan bekleyen bir kişilik yapısı.**

Yaşamda tutunamamış, hiçbir nitelik ve kişisel özellikle öne çıkmayan, kendi ayakları üzerinde duramayan bu bireyin örgütle kurduğu bağ da haliyle bağımlılık, sığınma ve tutunmanın ötesine geçemez. Devrimcilik yaşamın getirdiği sorumluluklardan ve zorluklardan kaçış olarak görülür. Örneğin birçok öğrenci için devrimcilik derslere gitmemenin, ders çalışmamanın bir mazeretidir. Ancak yalnızca mazerettir, neden değil. Derslere gidilmeyen zamanın kitle çalışmasıyla -kitle nerdeyse- ya da bütün bir günü alan devrimci faaliyetle geçtiği sanılmasın, ya uyunur ya da kantinde oturulup geyik yapılır. Yaşamın kabul edemeyeceği bu tembellik, bu kendine yetmezlik ‘devrimcilik’ adının arkasına sığınılarak örtbas edilmeye çalışılır. Bunu sadece yaşam değil, yaşamın çok daha disipline, sadece bugünün değil geleceğin de kurgulanması ve fethi olan devrimcilik hiç kabul etmez. Ve zaten bu kişilerin de bu tutunma, arkasına sığınmadan vazgeçmediği, devrimciliği yaşam faaliyetine getirmediği oranda devrimci kalması, devrimci faaliyete devam etmesi düşünülemez.

Zorlanılan, sorun yaşanan dönemlerde karşı kıyıya geçme, sığınağın terk edilmesi, tüm bağların koparılmasının gündeme gelmesi bunun en sık yaşanan örneğidir. Çözümü kendini birey olarak koymakta, bir anda o cevheri ‘ben’i keşfetmekte bulur. (Bu ‘ben’in günlük yaşamdaki düzen içiliğine, silikliğine bakmayın siz). Sürekli dışarıdan beklemenin, sorunları kendi dışında görmenin sonucu hataları ve sorumluluğu da başkalarında görmektir. Ancak ‘ben’ olarak koyma sorumlulukları ve hataları kabul etme bunlara karşı savaşım verme anlamına gelmez. Her şey tamam da tek sorun ortada faaliyet yoktur. Ne yapacağım, sen bilirsin, ben yaparım, ben bilirim’e, işime karışmayın’a dönüşür bir anda. Neden yapılmıyor, neden olmuyor soruları yapamıyorum, edemiyorum, elimden gelmiyor’a dönüşür o kadar.

Sorun kendini birey olarak ifade edip etmemenin ötesinde daha çok özne olamamakta. Kendinin, yaşamın ve çevresindekilerin sorumluluğunu alamama, sorumluluktan kaçmanın ve sorunlardan kurtulmanın yolunu ya sığınma, bağımlılık, erime ya da reddetme ve isyan olarak görme.

Ve olanla olması gereken arasındaki fark, bu çelişkili ruh hali sorunları da beraberinde getiriyor.

Özellikle yeni ve rahatsız edici bir olayın sonrasında ortaya çıkan kişiliksizleşme (depersonalization) bozukluğu buna örnek verilebilir. Kişinin kendi benliğinden koptuğuna, uzaklaştığına dair yoğun ve sabit hisleri. Bu uzaklaşma hisleri, rüyada gibi hissetme, vücudunuzdan uzaklaşıp kendi hareketlerinizi izlediğiniz hissine kapılmayı içeriyor. Yani bir nevi gerçeklikten kopma ve kendi benliğine yabancılaşma durumu. Kişiliksizleşme ya da kişiliğe yabancılaşma deneyimleri normal(!) kabul ediliyor ve nüfusun yarısı bu davranışları gösteriyor. Ve hatta sorun olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı da tartışmalı. Bütün psikolojik sorunlar gibi çoğunluk gösteriyorsa normaldir(!).

Ne yapmalı?

Yaşama ve insanal öze yabancılaşmanın bizim tarafımızdan ‘normal’ kabul edilmesiyse bir o kadar ‘anormal’ olur herhalde. Peki çözüm için ne yapmalıyız?

“Bireylerin bir sosyal kimliğe (sınıfa) ne derecede bağlı olduğu anlamına gelen özdeşleşme olayı, bireylerin davranışlarını belirler ve bireyler kendilerini bir grubun parçası olarak algılarlar.” (Kelly, Tajfel, Turner ve Oakes).

“Kendi grupları hakkında olumlu tutuma sahip ve kendi grubu ile güçlü bir şekilde özdeşleşen kişiler, kolektif eyleme*** katılmaya gönüllüdürler.” (Kelly, 1989, 1993).

Sosyal Kimlik kuramıyla sınıf kavramını gözardı etmesine rağmen sosyal psikolojinin vardığı sonuç izlenmesi gereken yolu da gösteriyor. Kişinin kendini içinde bulunduğu gruba ait ve grubun bir parçası olarak hissetmesi, sınıf, toplum, örgüt içinde birey olarak, özne olarak yer alması yani özdeşleşmesi. Ortak bir ’sınıf bilinci, kültürü ve ruhunun’ yaratılması ve kolektif eylem olarak ifade edilen sorumluluğun gelişmesinde önemli bir rol oynayacaktır. Yaşamının, çevresindekilerin, sınıfının ve bir bütün olarak geleceğin sorumluluğunu alma.

Yeteneklerin bütünün gelişimi için ortaya çıkarılması ve sabırla işlenmesi. Değiştirip dönüştürme iradesini gösterebilme.

Günlük yaşamda, sorumluluklarının bilincinde, yaşamla bütünleşmiş insanların çevresindekileri nasıl harekete geçirdiğini, kendi değerinin farkında, yaptığı işe inanan ve kendine güvenen insanların nasıl çevresindekilere de güven verdiğine sık sık şahit olmuşuzdur.

Tembelliğin ortadan kalkması, yorgun, yenilgiyi daha baştan kabul etmiş, demoralize ruh haliyle amansız savaş. İnsanı yok olmaya, hiçleşmeye sürükleyen şey tam da bu öğrenilmiş çaresizlik ve çalışma dürtüsünü ve gereğini (ve dolayısıyla geleceği) ortadan kaldıran tembelliktir.

Büyük bir motivasyon, kendine ve yaptıklarına güven tembelliğin en büyük düşmanı, gelişimin habercisidir. Ölüm yatağındayken bile yaşama sımsıkı sarılmayı sağlayan bir motivasyon. Gündelik algılayışın, günü kurtarmaya dayalı hedefsiz faaliyetin, sorunlara takılıp kalmış, ufku en fazla bugünle sınırlı algılayışın hiçbir zaman sahip olamayacağı bir motivasyon.

Bunun için ilk elden yaşamdaki işsizliğe ve sürüklenişe son verecek bir amacın olması, hedef belirleme ve gelecek perspektifi şarttır. Hedefsiz insanın sürüklenmek dışında yapabileceği bir şey yoktur.

“Bir adam, yaşamak için büyük bir ideale sahip olduğu zaman gerçek bir adamdır. O zaman, parçalar halinde yaşamaya son verir -ve bir bütün olarak yaşamaya başlar. Temele indiğinizde insanı diğer yaratıklardan ayıran da budur. Bir insanın gücünü oluşturan budur.” (Nikolai Ostrovski, Selam Yaşam Ateşi).

Çocukluktan itibaren mücadele içerisinde yer alan, savaş yaraları, savaş sonrası yıllarda dinlenmeden ve uyumadan yoğun, aralıksız çalışma sonrasında felç ve kör olan, ölüm sınırındaki Ostrovski’nin sözleri bunlar. Mutlu bir insanın sözleri.

“Simsiyah bir gece bile pırıl pırıl güneşli bir sabah haline gelebilir bizim memleketimizde. Alabildiğine mutluyum. Bu ellerinde kurduğumuz ve adı sosyalizm olan muhteşem yapıya birkaç tuğla koyduğunu bilmekten gelen o derin sevinç yanında yaşadığım facianın hiçbir önemi yoktur.” (Ostrovski, Ve Çeliğe Su Verildi)

İnsanın potansiyellerinin sınırsızlığının, değiştirme ve dönüştürme kapasitesinin sonsuzluğunun en çarpıcı örneği. Hedefi net, tüm sınırlara rağmen bir yaşam işçisi. Kişisel olan hiçbir şey ebedi olamaz diyen toplumsal bir insan. Uzun uzun anlatmaya gerek yok izlenmesi gereken yol önümüzde tüm canlığıyla duruyor.


* Sosyal psikolojide Sosyal Kaytarma (social loafing) kuramı tam da bu kişilerin ortaya çıkardığı tabloyu gözler önüne seriyor. Buna göre bir işi grup halinde yapan bireyler tek başına gösterdiklerinden çok daha düşük bir performans sergilerler. Örneğin halat yarışında tek başına çok daha büyük güç ve çaba harcanırken grupta aynı çaba gösterilmez. Kolektifin sınır tanımazlığı bireyin sınırlarına takılıyor bir kez daha.)

** Ki bu kişilik yapısının ulaştığı son nokta bağımlı kişilik bozukluğu olarak tanımlanan sorundur. Bu sorunu yaşayan kişiler bağımlı oldukları insanlardan ayrılmaktan korkarlar, günlük kararlarını veremezler, tedirgin ve yardıma muhtaç hissederler. Eleştiriden incinir, onay görmediğinde aşırı hassas ve kendine güvensizdirler. Özellikle bizimki gibi bağımlılık ilişkilerinin güçlü olduğu toplumlarda sık görülür.

*** Kolektif eylem protesto ve yürüyüşe katılmaktan, belirli bir partide veya dernekte aktif bir üye olarak çalışmaya kadar çeşitli eylemleri içermektedir.

Yorum yaz