Çınar Ağacı üzerine uzun boylu bir karalama

Çınar Ağacı üzerine uzun boylu bir karalama

03 Kasım

Bir film izlemekle bir kitap okumak arasında fark vardır. Tabi herkes bunu bilmez. Arada bir sinemaya gidiyor olmak, bir de tabi Kemal Kara Ortaöğretim Tarih dışında kitap yüzü görmüş olmak gerekir. Ben arada bir sinemaya gitmiyorum aslında, ama yine de giden arkadaşlardan işittiğim kadarıyla birkaç söz söyleyeyim.

Bir kitabı elinize aldığınızda, okumaya başlamadan önce atlatmanız gereken birtakım engeller bulunur. Giriş, sunuş, önsöz, yayıncının notu vb. lüzumsuzlukların biri ya da birkaçı pekçok kitabın önünde yer işgal eder. Keza yazarın hayat hikayesi, hatta yer yer son derece yersiz biçimde çevirmenin hayatı da kitaplarda yer alan algı dağıtıcı unsurlardır. Hatta kitabın kapağını, yine bazı rezil yayınevleri tarafından “The Times bu kitapla ilgili şunu söyledi.” gibi mesnetsiz ve ucuz reklamlarla süslediği arka kapakları da kitabın içeriğiyle aranıza giren engeller arasında sayabiliriz. Bir de akademik yayın ve kitaplardaki dipnot ve kaynaklar meselesi var ki oraya hiç girmeyeyim, evlerden ırak.

Hülasa kitabın konusuna ulaşana kadar bir sürü bok püsür sizi yönlendirir, manipüle eder. Fakat bu bok püsür her durumda bu kadar lüzumsuz değildir. Söz gelimi sosyal bilimlerle ilgili bir şeyler okuyorsanız, yazarın hayatı da, çevirmenin hayatı da ve hatta editörün hayatı da önem arz eder ve bunların detaylarıyla kitabın girişinde yer alması gayet işe yarayabilir. Zira bazılarınızın bildiği, tecavüz pornosu ararken siteyi bulup “en azından erotik hikaye çıkar belki amk” diyerek yazıları okuyan bazılarınızınsa bilmediği üzere, sosyal bilimlerde faaliyet gösteren kimselerin kişisel görüşleri kaçınılmaz olarak eserlerine sirayet eder. Hatta bu durum fen bilimlerinde bile çoğu kez böyledir de, oradaki bağlamları daha karmaşıktır, her neyse. Sonuçta yazarının geçmişi, yaşam deneyimi, eğitimi, cinsiyeti ve sair özellikleri yazdığı eseri belirler. Nitekim bu alanların okuyucusu da buna göre konumlanır, azıcık aklı başındaysa her duyduğuna, her okuduğuna inanmaz. Söz gelimi gidip de Ötüken Yayınları’ndan tarih kitabı almaz. İçinde ne olduğu yayınevinin adında bellidir zira. Önyargılı olmakla beni eleştirecek arkadaş varsa şimdiden söyleyeyim Ötüken örneğini hakikaten test ettim, işkembeden atmıyorum.

Hiç gereği yokken feci şekilde uzattık yine. Efendim sinemada ise durum pek böyle değildir. Örneğin az çok konuyla ilgili olmama rağmen benim bile, adını, yönetmenini, oyuncularını hiç bilmeden girip izlediğim, sonra çok beğendiğim ama hala ne yönetmenini ne de başka bişeysini bilmediğim pekçok film olmuştur. Zira sinema öyle bir şeydir, en azından buna müsaittir. Siz filmin içeriğini kavramakta zerre yararı olmayan milyonlarca detayı ezberleyip sağda solda prim yapmak derdindeyseniz onu bilemem. Ama bir filmi anlamak için önünde ya da arkasında ekstra bir şey gerekmez. Gerekiyorsa zaten o film sıçmış demektir.

Aslında anlatmak istediğim bu değildi. Ama yeri gelmişken buna da değineyim. İzleyip izleyip hiçbir şey anlamanın mümkün olmadığı filmleri sevmem. Yalnız kendim anlamadığım için değil, başkalarının da anlama hakları çalındığı için, anlaşılmaz bir film sinemalarda yer işgal ettiği için de öfkelenirim anlaşılmaz filmlere. Gıcık olurum. Bizim gibi kültür fakiri ülkelerde de zaten bu filmler halk tarafından ağır cezalara çarptırılıyor. Hoş bir sürü şahane film de aynı akıbete uğruyor ya, bu da yine bir memleket klasiği. Kurunun yanında yaş da yanıyor, daha doğrusu yaşı zorla yakıyorlar o alev kuruyu zaten götürüyor.

En başa dönecek olursak. Bir filmi izlemek, bir filmi anlamak için önsöz, sonsöz, yazarın hayatı vb. ile uğraşmazsınız. İyi kötü bir jenerikle (ki o bile filmin üzerine akar genellikle) filme girer, ne anlayacaksanız anlayıp çıkarsınız. Ben de bu yıl gösterime girmiş olan Çınar Ağacı’nı evde izlerken aynen böyle yaptım. Bakın böyle yapınca neler oldu.

Efenim filmde 2 kız 2 erkek olmak üzere hepsi yaşını başını almış 4 kardeş ve bunların anası konu edilmiş. Elbette kardeşlerin kendi karıları/kocaları, çocukları vs. ayrı ayrı hayatları da var. Topluca bir konakta yaşıyor falan değiller. Film “keşke topluca bir konakta yaşıyor olaydık, keşke aile değerlerimiz hiç kaybolmayaydı” teması üzerine bina edilmiş olsa da maalesef ortada böyle bir konak yok. Bunun yerine, eşinden ayrılmış ve çocuğuyla yalnız yaşıyor ve maaşlı çalışıyor olmasına rağmen hayvan kadar lüks bir dairede oturan “tekne kazıntısı” küçük kardeş, kılıbıklıkta her gün yeni çığırlar açan, öyle ki bırakınız sinemayı kötü mizah dergilerine karakter olacak kadar bile gerçekliği olmayan, Hanımköy’ün muhtarlığına ambargo koymuş bir küçük erkek kardeş, “aman düzenim de vay benim düzenim” bozulmasın diye diye hayatı hem anasına hem çocuklarına ve dahi zamanla kendine de zehreden büyük kız kardeş ve nihayet ortadoğu ve balkanlarda son 20 yıldır çizilmiş en kötü “eski devrimci” tipine başarıyla hayat veren büyük erkek kardeş var.

Burada filmden biraz uzaklaşıp önemli bir meseleyle araya girmek istiyorum. Daha önce yaşlılık, çocukluk, ergenlik gibi insanoğlunun başına bela olmuş ve nüfusun büyük çoğunluğunun bir şekilde içinden geçmek zorunda olduğu birtakım dönemlerle ilgili görüşlerimi açıklamış idim. Yine ilgili yazılarda kısmen belirttiğim üzere, bu dönemlerin gerek bizzat onu yaşayanlar, gerekse de bu süre boyunca yaşayan kişiden sorumlu olanlar açısından sağlıklı biçimde geçirilmesinin yegane şekli de profesyonel kurumlarla mümkündür. Nedir efendim bu kurumlar? Huzurevi, yurt, bakımevi, kreş vb. şu anda elimizde mevcut olanlar. Çocuk ve ergenlerin tamamının zorunlu olarak istihdam edildiği özel “gelişim kurumları” ise henüz toplumlar tarafından kabul görmüyor. O günleri de görürüz bir gün diye ümit ediyorum. Her neyse. Efenim doğu-batı kültürleri arasına kuyruğunu sıkıştırmış ve yüzyıllardır, bilhassa da son yüz yıldır deli beygiri gibi debelenen toplumumuz bu tür kurumlara nedense büyük bir antipati ile, hadi olsun olsun acımayla bakmaktadır. Anne-babası öldüğü veya kendisine bakmayı reddettiği için SHÇEK yurtlarında büyümekte olan çocuklara, yine oğlu-kızı tarafından şu ya da bu gerekçeyle huzurevine yerleştirilmiş yaşlı kimselere feci şekilde acır, “acılarına” sözde ortak olur ve onların namına içleniriz. Bu kadarla da kalmayız çoğu kez. Toplum içinde bu görüşlerimizi saldırgan bir üslupla açık etmekten bile kaçınmayız. Örneğin anne/babasını huzurevine gönderen evladı “orrrrospu çocuğu” ilan etmekte bir an bile tereddüt göstermeyiz. Halbuki bu ahmakça görüşlerimiz oldukça sınırlı deneylere, hatta daha ziyade “Beyaz Melek” ve Yeşilçam’da sayısız örneği bulunan benzeri melodramlara dayanmaktadır. Huzurevlerinde yaşlılara, yurtlarda çocuklara insanlık dışı muamele edildiği zihnimizin derinliklerine kodlanmıştır. Ve bizim şerefsiz zihinlerimiz “ulan hangi alçağın evladı yaşlıya ve/veya çocuğa kötü muamele ediyor, bu ibnenin devleti neden buralara el atmıyor” sorularını bile sormaya yanaşmaz. Ama soran olursa görüşümüz bellidir, huzurevi kötüdür, yurtlar kötüdür.

Bu kurumlar kötü falan değildir sevgili okur. Hatta buralar ölesiye şahane kurumlardır. Gelgelelim memleketimizde hiçbir halt doğru düzgün işlemediği üzere bu kurumlar da zaman zaman boka sarmakta, sakat olaylar yaşanmaktadır. Ama bu deneyimler bu kurumları kötü yapmaya yetmez. Aklı başında normal yetişkinler bile bugün sosyalleşme adına nice maymunluklara, ne “insanlık dışı” hareketlere soyunuyorlar. Peki o zaman çocukluk, ergenlik, yaşlılık gibi “tehlikeli” dönemlerin, nefis bir şekilde sosyalleşerek ve profesyonel yardımdan yararlanarak atlatılması neden kötü sayılıyor? Bir babaanne veya dede kişisinin, evde ekseri gelininden azar işiterek, torun torbanın maskarası olarak hem kendine hem çevresine eziyet etmesi, ekmek elden su gölden yaşayacağı ve nice akranıyla gönlünce vakit geçireceği, üstelik her dakika tıbbi yardımın elinin altında olduğu huzurevinden nasıl yeğ olabilir! Araba kullanmak gibi bir işin bile tüm dünyada ehliyete tabi olmasına karşın çocuk sahibi olmak için hiçbir ehliyet aranmaması dehşet verici değil midir? Zengin, fakir, katil, sapık veya başka herhangi bir sıfata sahip kişinin, yani canı isteyen her kişinin çocuk sahibi olabilmesi, onu dilediği gibi yetiştirip sonra da topluma salabilmesi, nasıl olur da çocukların birarada, eşit şartlarda, eşit imkanlarla, yeteneklerine göre eğitilip gönüllerince sosyalleşecekleri bir ortamda büyümesinden daha iyi olabilir? Bunu bir düşün sevgili okur. Ezberlerini, kodlarını 5 dakka unut, ve iyice düşün. Bi daha da huzurevi vs. hakkında atıp tuttuğunu duymayayım.

Çınar Ağacı‘na geri dönelim. Film aslında baştan aşağı “huzurevi kötüdür, aile yanında ailenin başına bela olmak iyidir” fikri üzerine bina edilmiş. Sonlara doğru birtakım karakterler “ulan aslında o kadar kötü değilmiş” sonucuna ulaşıyor olsa da atı alan üsküdarı geçtiği gibi film zihinlerde sakat bir temayla yer bırakıyor. Bu arada filmin ana karakteri olan anne de oldukça şenlikli. Mevzuyu biraz zenginleştirmek adına mı girişilmiş bilinmez, teyzenin üzerine korkunç bir Atatürk fetişi yerleştirilmiş. Üstelik bu durum “eski kafalıdır, teyzedir, idare edin” gibi bir alt metin de taşımıyor. O fetiş öylece ve sebepsizce bütün film gözümüze giriyor. Teyzenin gerçekçi olmaktan uzak başka özellikleri de var elbette. Bunlara tek tek girmeden başkaca meselelere değinelim.

Yine filmin başından itibaren düzinelerce defa tekrar edilen bir “tekne kazıntısı” muhabbeti var ki belli bir noktadan sonra hakikaten kusma isteği yaratıyor insanda. Yav arkadaş insan insana bunu yapar mı? İnsan evladına, kardeşine tekne kazıntısı diye ünvan takar mı? Sonra sen o evlattan hayatta ne başarı bekleyeceksin? En sonunda gelir seni huzurevine yatırıverir işte! Tahmin edileceği üzere diğer kardeşlerle bir miktar yaş farkı olan son kız kardeş bu şekilde anılıyor. Bu kardeşte de “tekne” muhabbetinden midir bilinmez anneye karşı duyulan yer yer gizli, bazen de açığa vurulan derin bir öfke mevcut. Aslında hiç sevilmediğinden, veya diğer kardeşlerden daha az sevildiğinden falan dem vuruyor ara ara. Annenin bu konuya ilişkin savunması ise şikayetinden kendisinden geri kalır gibi değil; “seni yabancı okullarda okuttum” diyor anne, daha ne yapaydım demeye getiriyor yani. Elbette tekne kazıntısı kardeş “ya pırak allaanı seversen bu işleri” şeklinde yaklaşıyor olaya ve bu ahmakça sözde sevgi gösterisine prim vermiyor. Ama nereye kadar?

Aslında bu kadarı olmamalı, ama oluyor. Meseleler dönüyor dolaşıyor, güzel kızımız o güne kadar her nasılsa fark edilmemiş olan “yabancı okul eğitimi” ve Fransızca‘sıyla taşaklı bir terfi alıyor. Ve bir anda “evet anne, haklıymışsın, allah senden razı olsun” olgunluğuna erişiyor ve yıllardır annesiyle kuramadığı yakınlığı koduğumun terfisiyle kuruveriyor. Allahın cezası 21. yüzyılda insan anasıyla bile kariyer bağlamında ilişki kuruyor arkadaş!

Yine filmin bir diğer başrolünü üstlenen “tekne kazıntısı”nın çocuğu rolündeki genç arkadaşımızsa güzel oyunculuk kapasitesine karşın senaryo mağdurları arasına adını yazdırıyor. Muhtemelen psikiyatri bilgisi pek sınırlı olan birtakım arkadaşlar boyu bacak kadar bile olmayan çocuğu uzun erimli bir depresyona sokuyorlar senaryo gereği. Ben de öyle uzman doktor falan sayılmam ama bence hiçbir inandırıcılığı yok.

Dikkat ederseniz eski devrimci olarak feci şekilde karikatürize edilen kardeşe, beyaz eşya dükkanı sahibi olmasına rağmen nedense “pek emekçi” bir modda olmasına falan hiç girmiyorum. Yalnız bu arkadaşın “şeytana uyup” karısını aldatması, bunun üzerine de annenin aldatılan kadına affetmeyi öğütlemesi de bir kadın yönetmenin filminde görmek istemediğimiz türden bir mesaj olarak hafızalarımızda yer ediyor.

Tekrar başa dönecek olursak. Ne dedik, film izlemek kitap okumaya benzemez dedik. Bu yüzden bugün Çınar Ağacı’nı çeken ablayı dün Büyük Adam Küçük Aşk‘ı çekmişti diyerek affetme, oradan kanaat notu kullanma şansımız yok. Büyük Adam Küçük Aşk birtakım zaaflarıyla birlikte nasıl güzel bir filmse, Çınar Ağacı da pek az iyi yönüyle birlikte oldukça kötü, hele hele mesajları bakımından berbat bir film. Bu yüzden yönetmenden kendini yeni bir filmde anlatmasını, durumu mümkünse bu şekilde kurtarmasını rica ediyoruz. Ama yok, ben “Atatürk’e övgü, kadına sövgü” içerikli bir kafa olgunluğuna ulaştım diyorsa da kendisine sayın Baykal‘la arkadaşlık etmesini önermekten başka bir şey elimizden gelmez.

Yorum yaz