dışlar mışlar çarpımı

dışlar mışlar çarpımı

06 Ekim

3=5/7 (İtirazı olan varsa mahkemeye versin, hodri meydan! İtirazı olmayan varsa dizini okşasın, hurda meydan! Zerre umurumda değil diyen varsa, dikenli teller yokmuş gibi davranıp ayranını yudumlaya devam etsin. Ayranı yoksa içmeye; onu ben bilemem. Alsaymış veya yapsaymış. Bana mı sormuş? Yoo, bana kimse sormadı. Sorsaydı cevaplardım. Öyle cevaplar verirdim ki iyi şeyler olabilirdi. O yüzden her zaman derim; dost başa düşman ayağa bakarmış. O yüzden savaşlarda düşmanlar birbirlerinin yüzünü görmezmiş. Savaştan sonra sağ kalanlar birbirlerini ayaklarından tanırlarmış. “Aha bu düşman askeri!” diye bağırırlarmış ayakları görünce. Kül Kedisi ile Geri zekalı Prens de sanki düşman gibiymiş. Sapık Prens hep kızın ayağına bakmış. Sonra da neymiş, ayağına uyarsa Prensesim olacakmış. Eşşek herif, ayağına ne bakıyorsun, yoksa sen düşman mısın ha? Zalim adam! İşte bu adam, başka bir öyküdeki Kurbağa Prens olmayı hak ediyor ancak. Hem de ıssız bir adada. Öpecek kimse de yok. Ancak kızgın çöllerde serap görüp ona öptürür kendini. Mal adam. Klima da yok, terli kurbağa olur. Kıymet bilmediği için böyle oluyor. İki muhabbetin belini kıracak insan evladına hasret, o adalarda, çöllerde helak olup gider işte böyle. Ben mi istedim böyle olmasını? Ben istemedim. Bir isteyen var mı ondan da emin değilim. Zaten şu hayatta emin olduğum bir şey varsa o da hiçbir şeyden emin olmadığımdır. Nasıl paradoks ama? Beğenmedim. Emin değilim. Belki beğenmişimdir de çaktırmıyorumdur. Çivim yok çünkü. Çivi sahibi bir insan olsam çaktırırdım çivilerimi duvarlara, tahtalara, fayanslara ve o uçsuz bucaksız betonlara… Kim derdi ki böyle bir hayat beni bekleyecekti? Kim derdi? Bazı insanlar belki derdi. El alemin derdi, onları mı gerdi? Hayır, Ajda Pekkan’ı gerdi. Ağzı, gözü kapanmıyor kadıncağızın. Somali’ye verilen yardımın yarısı Ajda’ya verilseydi, gözü açık gitmezdi. Çok açıkgöz bir insan gibi duruyor çünkü. Anlayabildiğim kadarıyla da her insanın böyle olma olasılığı vardır. Yaradılış, ne gelir elden. Sonrası için diyeceğim şeyler çok kısıtlı. Herhangi bir nedeni yok kısıtlamaların. Uydurdum. Aynı şarkıdaki gibi: “Rimi rimi leyli leyli rimi ley!” Ne güzel söylemiş üstad… Adeta İstanbul’un o serin boğazından gelen bir esinti, Büyük Okyanus’un haritalardaki küçülmüş gibi görünen görüntüsünün sağladığı o eşsiz başkalaşım hissi ve tabii ki de gökyüzündeki yıldızların çıkaramadığı seslerdeki donuk şarkılar gibi hüzünle bekleşen böcekler… Hepsi bana bir şeyler çağrıştırıyor. Acaba ben de onlara bir şeyler çağrıştırıyor muyum? Hep merak işte. Başına gelen şeylerin nelerden geldiği malum. Aptala malum olurmuş. Şaka yahu, abdala malum olurmuş. Hep benziyorlar. Ünsüz benzeşmesi. Ama bunlardan biri değişebilir. İkisi de değişebilir. Bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum. İstesem de fayda etmiyor gerçi, ne çare. Harikulade olaylar silsilesi karşılar gibi sanki beni, seviniyorum bazen. İşte bu nedenledir o sırıtmalarım. Aslında nedensiz bir şey de yokmuş galiba, onu anlıyorum. Tek nedensiz şey benim bu dünyada. Bundan da emin değilim. Çok kötü şeylermiş be!)

Yorum yaz