Düşlerin Sonsuzluğundan Uçurumun Dipsizliğine: Bunalım

Düşlerin Sonsuzluğundan Uçurumun Dipsizliğine: Bunalım

03 Şubat

Evren; keşfedilmemiş bir sonsuzluk. İnsanlığın ataları henüz bu sonsuzluğun farkında değilken kendini dünyanın merkezine, dünyayı da evrenin merkezine koyarak anlamlandırmaya çalışmıştı çevresinde olan biteni. Ve sadece durduğu yerden bakabilen, gözlemleri kendisiyle ve çevresiyle sınırlı olan bu insan istemeden daraltmıştı sınırlarını.

Biz bugün belki evrenin sonsuzluğunun farkına vardık ve bu sonsuzluğun bir kısmını keşfettik ama insan yaşamındaki sınırsızlığı, renkliliği, canlılığı kaybettik.

Hayal kurmak, umut etmek, paylaşmak, keşfetmek, düşünmek… Kısacası insan oluşumuzu belirleyen, bizi diğer canlılardan ayıran her şey gelip günümüz insanının sınırlarına takıldı. Yaşamadıklarımızla, yaşamak istemediklerimizle tanımlamaya başladık yaşamı.

Karşılanmayan ihtiyaçlar, ketlenmiş yozlaşan ve çürüyen insan ilişkileri, rekabet halindeki, birbirine ve kendine yabancılaşan çağımız insanı ve bu insanların korku ve kaygılarıyla şekillendirdikleri, umutsuzlukla besledikleri gelecek(sizlik)leri… İnsan kendi yarattığı sınırlara takıldı ve yaşamın renkliliği silinmeye, canlılığı ölmeye yüz tuttu bu sınırlarda. Gelişimin, ilerlemenin, insanlaşmanın önünde engeller belirmeye başladı.

“Ve kimse kendi kendinden akıllı değildir”

İnsanı toplumsal ilişkilerinden, toplumsal yaşamından bağımsız ele alamayız. Ki her insan doğası gereği çevresiyle ilişki kurar, yaşamı sevinçleriyle, hüzünleriyle paylaşır. Kişiliğimiz bu ilişkiler içerisinde şekillenir ve gelişir. Üretken, sınırların zorlandığı, tüm duyguların ve düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, çıkarsız ilişkiler… Bu ilişkilerin şekillendirdiği çok yönlü, özgür, özne olabilen insanlar. Yaşamda özne olmak, geleceğe şekil vermek isteyen insan için hava su kadar hayatidir paylaşım. Çağının ve kendinin sınırlarını aşmak için geçmişi deneyimleriyle, bilgi birikimiyle özümsemek, öğrendiklerini yorumlayarak, hayata geçirip geliştirmek ve gelecek kuşaklara aktarmak zorundadır. Böylelikle geleceği de güvence altına alabilecektir.

İnsanlaşma, geleceği bugünden yaratma bu geliştirici, kapsayıcı toplumsal ilişkilere dayanır. Peki içinde yaşadığımız toplumsal ilişkiler ağında bu ne kadar mümkündür?

“Çağdaş kültür, ekonomik açıdan bireysel rekabet ilkesine dayanmaktadır. Yalıtılmış birey aynı grubun öteki bireyleriyle savaşmak, onları aşmak ve sık sık onları bir yana fırlatıp atmak zorundadır. Birinin avantajı çoğu durumda bir başkasının dezavantajıdır. Bu durumun ruhsal sonucu, bireyler arasındaki yaygın düşmanca gerilimdir.” (Karen Horney, Çağımızın Nevrotik Kişiliği)

Beslenme, barınma, sağlık gibi en asgari yaşamsal ihtiyaçların en ağır çalışma ve rekabet koşullarında ve yine de en kötü biçimiyle karşılandığı kapitalizm koşullarında sosyal, kültürel, çok yönlü paylaşım ve gelişimin yerini bireyler arası “düşmanca gerilim”e bırakması insanları yalnızlaştıran ve birbirine yabancılaştıran bir süreç.

Bunun örneklerini günlük yaşamın her anında gözlemleyebiliriz. Bir örnek: iş bulma, gelecekteki yaşamını şekillendirme kaygısıyla en iyi olmaya çalışan ve bunu da yanındaki arkadaşını geçerek -ezerek- yapabileceğinin farkında olan ve çan eğrisi gibi bir sistemle bu yönelimi beslenen bir üniversite öğrencisinin arkadaşlarına ders notlarını dahi vermemesi ve zamanla not ister korkusuyla çevresiyle ilişkilerini kesmesi ve yalnızlaşması…

Ve yalnızlaşan insanın yaşadığı büyük çelişki: başarılı olmak için rekabet etme gerekliliği ve aynı zamanda toplumsallaşmak, sosyal ilişkiler geliştirmek, paylaşmak ihtiyacı… Kapitalizmin başaramayacağı, kapitalist insan ilişkilerinin sağlayamayacağı bir denge. Toplumsallaşma ihtiyacını internet arkadaşlıklarıyla, bilgisayar oyunlarıyla*, televizyon ve futbol vb. ile doldurmaya çalışan ve ancak yalnızlığını paylaşabilen insanın gittikçe toplumdan uzaklaşması ve sonunda insan olarak kendine yabancılaşması.

Sistem içerisinde çözümü imkansız bu çelişkinin sonuçları ise sapkın ilişkiler ve psikolojik sorunlar olarak kendini gösteriyor. Depresyon gerek yaygınlığı gerekse insan psikolojisi üzerinde yarattığı yıkım etkisiyle incelenmesi gereken bir olgu halini alıyor. Burjuva psikologlar tarafından “Hemen hemen herkes depresyonun bazı özelliklerini yaşıyor, kayıplarla, hatalarla, hayal kırıklıklarıyla dolu bir yaşamın doğal bir parçası” ve neredeyse bir kader olarak tanımlanan depresyonla ilgili verilere bakmak oldukça şaşırtıcı olacak.

Dünya üzerinde her yıl 100 milyon insan klinik olarak gözlemlenebilen depresyon yaşıyor ve dünya nüfusunun %25′inin gelecekte depresyonun en az bir ciddi belirtisiyle karşı karşıya geleceği belirtiliyor. İnsanların hayatlarının bir döneminde depresif belirti gösterme olasılığı ise %20.

Artık psikolojik bir rahatsızlıktan çıkarak, toplumu -depresif toplumlar-, çağımız insanını karakterize etmeye başlayan depresyonu koşullayan nedenlere baktığımızda depresyonun kader değil bugünkü toplumsal koşulların kaçınılmaz bir sonucu olduğunu görüyoruz.

Ekonomik faktörler -özellikle de yaşanan ekonomik krizler sonrasında yapılan araştırmalarda- ilk sıralarda yer alıyor: işsizlik, işten atılma korkusu, ekonomik yetersizlikler, çocuklarının geleceğini planlayamamak vb. Hayal kırıklıkları, yalnızlık, günlük yaşamın çatışmaları olarak sıralanan ve kapitalist toplumda, rekabetin şekillendirdiği insan ilişkileri ise diğer nedenler arasında.

Yaşamını idame ettiremeyen, üretim sürecinin dışında insanı kahreden bir işe yaramama duygusuyla boğuşan ve geleceğe dair en ufak bir beklentisi olmayan bir kişinin depresif bir ruh haline girmesi ne kadar doğalsa, kapitalizmin kendi iç yapısından kaynaklı bu ihtiyaçları karşılamaya yönelmesi, herkese iş olanağı ve iş güvencesi sağlaması, çok yönlü ihtiyaçlara cevap vermesi de bir o kadar hayaldir.

“Normal insandaki bir başka korku kaynağı da başarısızlık beklentisidir. Başarısızlık korkusu gerçekçi bir korkudur çünkü genelde başarısız olma şansı başarısız olma şansından çok daha büyüktür ve rekabetçi bir toplumda başarısızlıklar, ihtiyaçların gerçekçi bir engellenişini içerir” (Karen Horney, Çağımızın Nevrotik Kişiliği).

Yalnızca hayal kırıklıkları, başarısızlıklar değil, katliamlar, savaşlar, cinnet ve intiharlar da kapitalizmde günlük yaşamın doğal bir parçası halini almıştır. Toplumsallığı dumura uğratılmış, krizler içerisinde hiçbir gelecek perspektifi umudu kalmamış insanın ilişkileri de içinde bulunduğu ruh halini ele verir nitelikler taşıyor. Kral TV’nin top 10 listesinin ilk beş parçası kadın erkek ilişkileri hakkında fazlaca bir şey söylemeyi gereksizleştiriyor. şarkılar şöyle: “Sen yoluna ben yoluma, kabahat, sakın ha, lanet olsun sana, geçmiş olsun.” Üstün gelme, ezme hırsıyla; aldatılma, aşağılanma paranoyalarıyla şekillenen ilişkiler.

Kapitalizm insanlık için büyük bir tehdit oluşturmakta, gerek yozlaşan, çürüyen ilişkiler boyutuyla gerekse de karamsarlığın hakim olduğu geleceksizliğiyle… Çığ gibi büyüyen -ve insanlığın gelişiminin en önemli koşullayıcısı olan- ihtiyaçların karşılanamamasının, hayallerin gerçekleşmemesinin yarattığı büyük gerilimi yaşamak istemeyen bireylerin geliştirdiği bir savunma mekanizması: hayalleri asgariye indirme, gelecekten en asgariyi, en olabiliri, en akla yakını bekleme.** (Hayal aleminde takılıp kalma, gerçeklikten kopma şeklinde daha ağır boyutlarda yaşanan kısmına burada yer vermiyoruz.)

Düşlerin, umutların yok oluşu, hakim olan karamsarlık ve beklentisizlik insanlık için olduğu kadar kapitalizm için de -ve hatta asıl onun için- büyük bir tehlike oluşturmakta. Tehlikenin boyutlarını ayrıntılarıyla ele almak yerine -ki bu ayrı bir yazı konusu olacak kadar kapsamlıdır- bir alıntıya yer vermek daha yerinde olacak. “Rüyalarım olayların doğal gidişatının önünden yürüyor olabilir ya da olayların gidişatının asla gitmeyeceği yönde uçuyor olabilir. Birinci halde, rüyalarımın hiçbir sakıncası yoktur, hatta emekçi insanların enerjisini destekliyor ve genişletiyor olabilir. Öte yandan eğer insan bu çeşit rüya görme yeteneğinden yoksun olsaydı, zaman zaman önden koşup bütün ve tamamlanmamış bir tabloyu kafasında canlandıramayacak olsaydı o zaman sanat, bilim ve pratik çaba sahasında uzun ve zorlu işlere girişmek için insanoğlunu teşvik edecek ne gibi bir dürtü olabileceğini hayal edemiyorum…” (Pisarev’den aktaran Lenin, Ne Yapmalı).

Depresyondayım

Yaşama dürtüsünü hepten kaybedip intihar edenlerin sayısındaki artış herkesçe bilinen bir gerçek. İntihar edenlerin %70′inde intihar öncesi depresif atak olması ise depresyonun toplamda kazanmış olduğu boyutu ve oluşturduğu tehlikeyi gözler önüne seriyor.

Kuşkusuz tek sonucu intihar değildir depresyonun. şiddetine ve türüne göre de değişen farklı belirtileri vardır. Kendini değersiz, aşağılık ya da suçlu hissetme, kronik yorgunluk, çökkün bir ruh hali, ilgi kaybı ve yaptıklarından zevk alamama, günlük iş ve gücünü yapamama, günlük işlere karşı isteksizlik, aşırı uyuma veya uykusuzluk, dikkatini bir noktaya toplayamama, sıkıntı ve huzursuzluk gibi.

Yaşamda ihtiyaçlarıyla, ilişkileriyle bir bütün oluşturan varlığına yer bulamayan bireyin özgürleşmeye ve insanlaşmaya duyduğu özlem, ihtiyaç olmanın ötesinde bir zorunluluk haline geliyor ama bireyin zihninde daha bulanık bir biçimde. Bu da öncesinden çok daha büyük bir iradi çabayı gerekli kılıyor.
***
Yaşam coşkusu ve dinamizmin daha yoğun yaşandığı gençlikte durum farklı değil. Sanıldığının aksine depresyon oranı gençlerde orta yaşlılara oranla daha yüksek. Veriler insanın kanını dondurmaya yetiyor. İntihar olaylarının %35′i 15-24 yaş arası gençlerde görülüyor. Son 8 yılda üniversite mezunlarının intihar oranı %47 oranında arttı. Üniversiteye hazırlık dönemi ise bunalımın en yoğun yaşandığı süreç.

Bunun nedenlerini gençliğin karakteristik özelliklerinde aramak gerekiyor.
Dinamizmi ve öğrenme, keşfetme, kapasitesinin yüksekliği karşısında ulaşabildiklerinin sınırlılığı ve oluşan uçurum; geleceğe dair umutların henüz kararmadığı, ideallerden, beklentilerden henüz vazgeçilmediği, gerçekleşmesinin içinde bulunduğu koşullarda imkansız oluşunun yarattığı çatışma. Ya hayallerin kanatları kırpılıp ayakları yere basacak -basacak yer bulamazsa da uçuruma yuvarlanır artık- ya da gerçeklikten koparak hayal alemine takılıp kalacak ve gerçek yaşama her dönüp baktığında sıkıntı daha da derinleşecek. Tam da bu çatışmanın içerisinde bireyin yaşadığı iç çatışma, kişiliğin şekillenme süreci.
***
Depresyondan yalnızca toplumsal ilişkiler ve bireyler zarar görmüyor, burjuvazinin kendisi de maddi manevi (tamamen duygusal) zarar görüyor.
Örneğin gizli depresyon olarak bilinen ve baş ağrısı, sırt ağrısı, mide ağrısı, kronik yorgunluk gibi rahatsızlıklarla ortaya çıkan ve çoğu zaman hastalığın nedenlerinin pek anlaşılmadığı bir depresyon türü özellikle bizimki gibi, insanların kendini rahatlıkla ifade edemediği toplumlarda, çok yaygın olarak görülüyor. Ortaya çıkan hastalıkların tedavisi için trilyonlar harcanıyor ve ilaç tedavisi hiçbir zaman yeterli olmuyor. Üretkenlikteki düşüş, intiharlar, sosyal zararlar, evlilik ve aile çatışmalarıysa kapitalizm için tehdit oluşturan diğer olgular.

Sorunlara çözüm bulabilmek için yüzlerce araştırma yapılıyor. Sorun hep kapitalizm ve kapitalist toplum ilişkileri dışında tanımlandığı için çözüm ya sırf ilaçlarda aranıyor ya da “Depresyonla başa çıkmanın yolları” safsatalarında. Ve tabii ki yüzeysel kalıyor. Depresif toplum kavramının yanına bir de Prozac (mutluluk ilacı) toplumu kavramı ekleniveriyor.

“İnsanoğlunun Kaderi İnsanoğludur”

Fakat ilaç derde deva olmuyor. Markaların, korkuların ve kaygıların araya girmediği dolayımsız insan ilişkileri, baskılardan arındırılmış bir iş yaşamı, aldatmak ve aldatılmanın uzman kadrolu bir sanat sektörü haline gelmediği kadın erkek ilişkileri, geleneklerle, önyargılarla duygu ve düşünce dünyası ketlenmeyen bir çocukluk ve gelişim dönemi. Gerçekleşebilen düşler. İhtiyaçların sıkıntıyı değil gelişimi koşulladığı ilişkiler bütünü içerisinde ancak depresyonun koşulları ortadan kaldırılabilir. Ve tabii aynı zamanda insanlığın gelişiminin önündeki engeller de!

Son olarak da bir ufuk turu, Marx’ın toplumsal düşü:
“…oysa herkesin başka işe olanak tanımayan bir faaliyet alanı olmadığı ama herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmaksızın sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak (bilinmeyen bir gezegene doğru yola çıkmak, kendimin bulduğu bir genetik bitkiyi yağmur ormanlarında yetiştirebilmek, imamlara, papazlara, hahamlara ihtiyaç duyulmayan bir dünyada yaşamak, komünizm ve sonrası üzerine spekülatif tartışmalara girmek, bütün ulusların kendi dillerinden söyledikleri ve tek bir dile dönüşen bir koronun dinleyicisi olmak, güneşte kaybolmak…) olanağını yaratır”. (Karl Marx, Alman İdeolojisi, 62)

Sizce de bu düş günümüz insanının kendine çizdiği tüm sınırları ortadan kaldırarak tüm canlılığıyla, gerçekliğiyle ve zorunluluğuyla karşımızda durmuyor mu?
1 “EverQuest” adlı internet tabanlı oyunda herkes sanal bir dünyanın içindeki bir karakteri canlandırıyor. Karakterinizi oynadıkça geliştiriyorsunuz. Örneğin bir marangoz giderek daha uzmanlaşıyor, bir asker daha iyi savaşıyor. Oyunun gerçek yaşamla paralel yürümesi sebebiyle başından kalkamıyorsunuz çünkü hayat sürekli devam ediyor. Batıda bu oyun yüzünden 3 aydır evinden çıkamayanlar var ve “EverQuest dulları” adı altında bu oyunu oynadıkları için eşlerinden boşananların toplandığı kulüpler bile var. (Radikal, 7 Ekim 2002)

2 Tayfun Talipoğlu Bam Teli programında çocuklarla sohbet ederken her birine hayallerini soruyor, cevaplar ise iyi yaşamla sınırlı, ki bu da bir evi, arabası ve işinin olması anlamına geliyor. En çok tercih edilen mesleklerden biri ise polislik, nedeni de devlet güvencesinin olması. Düşlerin sınır tanımadığı, geleceğin hep iyimserlikle ve uçarı bir şekilde ifade edildiği çocukluğun ve çocukların “hayal aleminden” “gerçeğe” dönüşünün en çarpıcı örneklerinden.

Yorum yaz