<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Üreti-Yorum</title>
	<atom:link href="http://uretiyorum.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://uretiyorum.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 20 Jan 2012 09:10:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
<xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" />
		<item>
		<title>merhaba mahiyetine</title>
		<link>http://uretiyorum.org/merhaba-mahiyetine/</link>
		<comments>http://uretiyorum.org/merhaba-mahiyetine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2012 09:10:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>mrsmeyman</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://uretiyorum.org/?p=2387</guid>
		<description><![CDATA[merhaba üretiyorum sakinleri uzun bir aradan sonra mersin&#8217;den selam ve saygılarımı yolluyorum. ben Mersin üreti-yorum Fotoğraf atölyesinden selçuk. umuarım bundan sonra ayrıklık yaşamayız. &#8220;Üreti-yorum o Halde Varım&#8221; dileğiyle görüşmek üzere.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>merhaba üretiyorum sakinleri uzun bir aradan sonra mersin&#8217;den selam ve saygılarımı yolluyorum. ben Mersin üreti-yorum Fotoğraf atölyesinden selçuk. umuarım bundan sonra ayrıklık yaşamayız. &#8220;Üreti-yorum o Halde Varım&#8221; dileğiyle görüşmek üzere. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://uretiyorum.org/merhaba-mahiyetine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ŞAFAĞA DEĞİN PENCEREMDE YAKTIĞIM BİR MUM</title>
		<link>http://uretiyorum.org/safaga-degin-penceremde-yaktigim-bir-mum/</link>
		<comments>http://uretiyorum.org/safaga-degin-penceremde-yaktigim-bir-mum/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 10:05:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>idris yigit</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://uretiyorum.org/?p=2385</guid>
		<description><![CDATA[  Erkenden kalktı. Her günkü alışkanlıkla başörtüsünü gelişi güzel başına attı. Dilinde son dönemde okuduğu kadınların şiirleri, camın önüne gitti, perdeyi çekti. Hava henüz karanlıktı. Pencerenin kanadını açtı. Kollarını pervaza dayadı, ayağının altındaki kente baktı.    Kent solgun beyaz, sarı, yer yer ise kırmızı, mavi ışık demedi altında uyuyordu. Sokak lambalarının yaydığı ışık, binalarla göğün arasında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Erkenden kalktı. Her günkü alışkanlıkla başörtüsünü gelişi güzel başına attı. Dilinde son dönemde okuduğu kadınların şiirleri, camın önüne gitti, perdeyi çekti. Hava henüz karanlıktı. Pencerenin kanadını açtı. Kollarını pervaza dayadı, ayağının altındaki kente baktı.    Kent solgun beyaz, sarı, yer yer ise kırmızı, mavi ışık demedi altında uyuyordu. Sokak lambalarının yaydığı ışık, binalarla göğün arasında gri bir bulut tabakası oluşturmuştu. Sokaktan geçen karaltıyı görür görmez kollarını çekti, başörtüsünü kontrol etti. Kocasının ve kayın babasının hemen dönmeyeceklerini anımsayınca derin bir soluk aldı.<span id="more-2385"></span></p>
<p>İki gün önce bu saatlerde hacca gitmişlerdi. Kapıya kadar yolcu etmişti onları. Eşi ve kayın babası,</p>
<p>“Allah’a emanet,” demişlerdi.</p>
<p>“Güle güle,”deyince başlarını çevirdiler, karanlığın içinde iki sivri bıçağa döndüler. Tespih böceği gibi tortop oldu, beyaz giysileri içinde, cennete gidercesine yürüyen ikisi karanlıkta silinene kadar.</p>
<p>Yeniden kollarını pervaza dayadı. Üçüncü yılına giren evliliklerini, kocasını düşündü. Kocasının yüzünü bir hilal ay gibi dolaşan İnce sakalını başındaki başörtüye benzetti. İçine söylendi, “Yumuşak biriydi, bakışları da öyle. Bana çok iyi davranırdı. Bir yıl önceye kadar öyleydi.”  Ela gözlerini kıstı, ince uzun yüzünü buruşturdu, karşısında biri varmış gibi,</p>
<p>“Biz birbirimizi nasıl seviyorduk,” dedi.</p>
<p>Cevabını kocasıyla geçirdiği zamanlarda aradı.</p>
<p>“ Akşamları yemek masasını kurarken, kaldırırken hayran hayran beni izlerdi.  Tabağına yemek, bardağına çay doldururken yüzü titrer, gözleri üzerime yapışırdı. Diline taşımayı küçüklük saydığı teşekkür sözcüğü bakışlarında donuklaşırdı. Yüzünde hareketlenen ilgi bakışlarından yitmesin diye hizmetten kusur etmezdim.”<!--more--></p>
<p> “Katlanamaz yanlara dökülmüş saçlarla ulu orta dolaşmama. Başımı kapalı ister. Oysa akşamları, yatak odasına çekilince durum farklılaşıyor.  Omuzlarıma yaydığım güngörmez saçlarımı parmaklarıyla dakikalarca okşar. Bedenimi hayranlıkla inceler. Sanki bu saatler için kapatırım başımı ve beden hatlarımı. Dili çözülür, bedenime olan ilgisi sözcüklere dönüşür: ‘Sen her şeyinle harikasın ve benimsin.’  Bu sözlerle gevşer, kollarına sererdim kadınlığımı.</p>
<p> “Önceleri bu davranışları, sözleri beni pek sevindirirdi. Kocamı mutlu etmekten başka ne isteyebilirdim ki? Onun ‘her şeyi’ olmak için daha fazla çaba içine girdim. Yaptıklarımdan iç rahatlığı duyuyordum.</p>
<p>Oysa mutluluk oyunu oynayan iki büyük çocuk gibiymişiz.</p>
<p> Oyunumuz, arkadaşımın şair kadınları hayatıma katmasına kadar sürdü. Şair kadınların şiirlerini, yaşantılarını okuyunca içime bir kurt düştü. Bu kurt sokağa taşıdı beni.  Kadın dernekleri, kütüphaneler derken hem sosyal biri hem de kitap kurdu oldum çıktım. Okudukça, sosyal yönüm geliştikçe eşimle ilişkimden gariplikler ve giderek yanlışlıklar görür oldum. İç sorgu başlamıştı. Kendime en çok sorduğum soru şuydu,<!--more--></p>
<p>“Ben neresindeyim bu evliliğin. Günlerce bu sorunun cevabını aradım…”</p>
<p>Durakladı. Gün ağarmıştı. Başını kaldırdı, şafağı, Anna Ahmatov’un şu dizeleriyle karşıladı,</p>
<p>“Şafağa değin penceremde yaktığım bir mum</p>
<p>Ve çekmiyorum özlemini kimselerin</p>
<p>Ve bilmek de istemiyorum</p>
<p>Nasıl öpüldüğünü sevgililerin.”<!--more--></p>
<p>“Ne kadar yalın yazmış, bir kadının iç dünyasını. En azından benim gibi birinin.”</p>
<p>“Evet şair kadınlar bana sordurdu, “Neresindeyim ben bu evliliğin?” Onların sorusunu yanıtsız bırakmadım. Sevmek, paylaşmak karşılıklı olmalıydı. Mademki sevgi iki kişilik paylaşımda karşılıklı olmalıydı. Bunun üzerine kocamın her hareketini bir onun, bir de benim açımdan irdeledim. Soruma noktayı koymadan önce şöyle düşündüm: Sevgi hizmet, sevişmek de kendini erkeğin kollarına bırakmak değildir. Çıkarımlarımı kendisine açtığım gün kocamı görmeliydiniz. Her zaman uyuyan bir güzele bakmaya alışık gözleri, yüzünün ortasında alevle tutuşan iki şimşeğe dönüştü. Ona benliğimi her anımsatışımda gözleri uysallığını bozdu. Dahası yumuşak davranışları sertleşmeye başladı. Artık onun ne istediğini iyi biliyordum. Aramızdakinin de sevgi olmadığını. Buna karşın iki gün önceye kadar farklı bir davranış geliştirmeyi göze alamadım.”</p>
<p>Gün batımına kadar kendiyle ve şair kadınlarla söyleşti. Güneş el etek çekince, bahçeye bakındı. Akşamsefaları gülücükler saçıyordu. Yapraklarına rengarenk tokalar takmışlardı. Elini başına götürdü, başörtüsünü sıyırıp yere fırlattı. Büyük bir yükten kurtulmuş, içi rahatlamıştı. Akşamsefaları gibi gülümseyerek güvenle söylendi:</p>
<p>“Seven kendisinin kılmadan sevmeli. Eğer sevecekse, içimden serpilip gelişen benimi tanımalı, saygı duymalı. Böylesine, karşılıklı bir sevgiyi kabul eder mi? Varlığımı insan olarak kabul ederse neden olmasın, denemeliyim. Üç gün sonra ikisi birlikte gelecekler. Kocamı başı açık karşılayacağım. Yüzünü belki de ilk ve son kez olarak,  ellerimin arasına alıp, çekinmeden, isteğimce öpeceğim. Davranışlarımdan pek hoşlanmayacağını biliyorum. Ama artık kendim olmalıyım.” Bu düşüncelerle içi titredi, olacaklardan gece gibi korkuyordu. Aklına gelen bir şarkının şu dizeleri döküldü dudaklarından:<!--more--></p>
<p>“Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu.</p>
<p>Derdim bana arkadaş bugün de akşam oldu.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://uretiyorum.org/safaga-degin-penceremde-yaktigim-bir-mum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ben Yabancı</title>
		<link>http://uretiyorum.org/ben-yabanci/</link>
		<comments>http://uretiyorum.org/ben-yabanci/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Dec 2011 18:39:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BalBocegi</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://uretiyorum.org/?p=2376</guid>
		<description><![CDATA[Bu gece benimle savaşıyor, Bana yabancı olmayan ben Tırnaklarını geçiriyor damarımın canına Ölmüyor yine yabancı olmayan ben Gözyaşları akıyor Ve Soruyor; Bana yabancı olmayan ben&#8230; Acaba hiç girmemeli miydin hayatıma? Ya da girdiğin gün çıkmalı mıydın? Off!!! Ya da ben&#8230; Seni tanıdığım gece Bana yabancılaşan beni Vurmalı mıydım? &#160; Konuşma! Senin bir suçun yok&#8230; Nasıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu gece benimle savaşıyor,</p>
<p>Bana yabancı olmayan ben</p>
<p>Tırnaklarını geçiriyor damarımın canına</p>
<p>Ölmüyor yine yabancı olmayan ben</p>
<p>Gözyaşları akıyor</p>
<p>Ve</p>
<p>Soruyor;</p>
<p>Bana yabancı olmayan ben&#8230;</p>
<p>Acaba hiç girmemeli miydin hayatıma?</p>
<p>Ya da girdiğin gün çıkmalı mıydın?</p>
<p>Off!!! Ya da ben&#8230;</p>
<p>Seni tanıdığım gece</p>
<p>Bana yabancılaşan beni</p>
<p>Vurmalı mıydım?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Konuşma!</p>
<p>Senin bir suçun yok&#8230;</p>
<p>Nasıl olsun?</p>
<p>Daha kendimi vuramadan</p>
<p>Sana vurulduğumu bilmiyordun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu gece benimle savaşıyor,</p>
<p>Bana yabancı olan ben.</p>
<p>Ve</p>
<p>Soruyor&#8230;</p>
<p>Hepsinden evvel görmeli miydim?</p>
<p>Senin hayatıma giren bir yabancı olduğunu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://uretiyorum.org/ben-yabanci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FULAR</title>
		<link>http://uretiyorum.org/fular/</link>
		<comments>http://uretiyorum.org/fular/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2011 21:28:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>idris yigit</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://uretiyorum.org/?p=2372</guid>
		<description><![CDATA[                 FULAR “Komutanım bu da yumruğunu açmıyor!” “Bağırma oğlum. Siz açın!” “Komutanım her yanından kan akıyor.” “Beynini de akıtın,” diye bağırıp göklere bakarak yürüdü komutan. Yüzükoyun yerde yatan kanlı bedene baktı, “Aferin size çocuklar yola gelmeyeni…” “Sağ yumruğu komutanım sağ…” “Kanlı amcığa çevirmişsiniz.” “Komutanım açamadık, kerpeten gibi&#8230;” “Bir teröristin acımakla yola gelmeyeceğini kafanıza sokamadım. Acımayın. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>                 <strong>FULAR</strong></p>
<p>“Komutanım bu da yumruğunu açmıyor!”</p>
<p>“Bağırma oğlum. Siz açın!”</p>
<p>“Komutanım her yanından kan akıyor.”<span id="more-2372"></span></p>
<p>“Beynini de akıtın,” diye bağırıp göklere bakarak yürüdü komutan. Yüzükoyun yerde yatan kanlı bedene baktı,</p>
<p>“Aferin size çocuklar yola gelmeyeni…”</p>
<p>“Sağ yumruğu komutanım sağ…”<!--more--></p>
<p>“Kanlı amcığa çevirmişsiniz.”</p>
<p>“Komutanım açamadık, kerpeten gibi&#8230;”</p>
<p>“Bir teröristin acımakla yola gelmeyeceğini kafanıza sokamadım. Acımayın. Sözle ya da zorla asker dediğin sonuç alır,” deyip yüksek sesle bağırdı: “Aç ulan elini. Hey sana diyorum vatan haini,” deyip, ayağıyla dürttü. Rıza’dan ses çıkmadı. Subay, “Ben ne yumruklar gördüm, zevkle açtığım,” deyip ayağını kaldırdı. Botun ucuyla yumruğa vurdu.</p>
<p>Rıza’nın kolu yükseldi havada bir yay çizip betona düştü. Parmakları çözüldü, büzülmüş mavi fular yayıldı, kanlı eli gökyüzü&#8230;<!--more--></p>
<p>Rıza irkildi, zorlukla başını kaldırıp baktı. Alnı, yanaklarının derisi yer yer soyulmuştu. Kanlı yüzünün ortasındaki gözleri fularda alevlendi. Parmaklarını sıkmaya çalıştı ama güç yettiremedi. Boynu geriye doğru düştü, gözleri kapandı.</p>
<p>“Yoldaşlar aşağıya iniyoruz,” sesi çınladı kulaklarında.</p>
<p>                                      * * *</p>
<p>Silahlardan, gaz bombalarından korunmak için son mevziye inmişlerdi. Günlerden 22 Aralık’ dı. Direnişin üçüncü günüydü. Açık camlardan içeriye temiz hava doluyor. Gökte lapa lapa kar iniyor. Kar tanelerin arasında, karşı koğuşun camlarının önünde mevzilenen askerlerin soğuk silah namluları uzanıyor. Bir kadın sesi duydu, gözlerini camdan aldı sağa sola baktı. Bir kadın yoldaşı konuşuyordu. Gözleri parladı, bakındı, arandı. Onu arayan iki badem rengi, yorgun gözle karşılaştı. Elleriyle kalabalığı yararak ilerledi. Karşı karşıya gelince birbirinin kararmış yüzlerini incelerken elleri buluştu.<!--more--></p>
<p>“Yüzünü, esmer yüzünü kuruma dönmüş Nergis,” dedi gülümseyerek.</p>
<p>“Senin yüzün Farklı mı Rıza.”</p>
<p>“Desene hepimizi birbirimize benzettiler.” İkisi birlikte gülümsedi. Çevredekiler bakışlarını onlardan aldılar. Onca kalabalığın ortasında yalnız başına gibiydiler. Nergis’in ıslak, gülen, tedirgin gözlerine bakarak:</p>
<p>“İlk günden beri aklım sende. Bir kez daha görebilirsem yapacağım ilk şey elinden tutmak, diye düşündüm.”</p>
<p>“Benim kulaklarımda sürekli ‘erkek yoldaşlara’ sözlerindeydi. ‘Aşağıya iniyorlarmış,’ sözünü duyunca özel bir buluşmamız varmış gibi çaptı yüreğim.</p>
<p>“Birkaç gün daha dayanabilseydim, baş başa.”<!--more--></p>
<p>“Ya da birkaç saat…” <strong></strong></p>
<p>Ansızın tavanda matkap sesleri yükseldi. Sanki her yer, duvarlar, tavan, zemin aynı anda deliniyordu. Kısa süre sonra tavanın belli yerlerinde beton parçaları yere düştü, birçok delik açıldı. Sonra operasyona son verilmişçesine sessizlik başladı.</p>
<p>İkisi biraz daha birbirine sokuldu. Giysilerinin içinde birbirinin ten sıcaklığını duyumsuyorlardı. Rıza kulağına eğilerek,</p>
<p>“Aynı hapishaneye düşersek…”</p>
<p>“Sağ kalırsak Rıza,” diye yanıt verdi gözlerinde iki yaş beliren Nergis.<!--more--></p>
<p>“Böyle düşünmemelisin”</p>
<p>“Ama yaşadığımız gerçekler…” sözü bitmeden tavanın deliklerinden aşağıya gaz bombaları atıldı peş peşe. İçerdeki her şey altüst oldu, iç içe geçti. Üst üste yerlere yatanlar, camlara, duvarlara tırmananlardan bağırtılar, uğultular, sloganlar yükseldi. Gaz kokusuna yanık et kokusu karıştı. Birkaç dakika sonra Rıza ile Nergis iki ürkek güvercin gibi yerden kalktılar. İkisinin de parmakları korkudan, heyecandan titriyordu. Öndekiler kapıya doğru yürüdüler, kalabalık seyrekleşti. Nergis bir boşalan odaya bir Rıza’ya baktı. Yanındakiler hareketlenince koynuna gizlediği fuları çıkarıp Rıza’nın boynuna sardı. “Duygularımızın simgesi…” tümcesini tamamlayamadan el ele yürüdüler. Kapıda bekleyen askerler onları ayırdı. Son kez bakıştılar, Rıza boynundaki fuları,  Nergis’in teninin sıcaklığını taşıyan sağ ayasının içine alıp sıkmaya başladı. Onları küçük gruplara ayırıp farklı odalara soktular. Bir subay nara atarcasına; “Her şey bitti! Devlete karşı diklenmenin anlamsız olduğunu kafanıza iyice sokun!. Şimdi ya dediklerimize harfiyen uyarsınız, ya da…”</p>
<p>                                * * *</p>
<p>Bir asker fuları alıp havada salladı, birkaç kandamlası betona vurdu.</p>
<p> <!--more--></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://uretiyorum.org/fular/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çınar Ağacı üzerine uzun boylu bir karalama</title>
		<link>http://uretiyorum.org/cinar-agaci-uzerine-uzun-boylu-bir-karalama-2/</link>
		<comments>http://uretiyorum.org/cinar-agaci-uzerine-uzun-boylu-bir-karalama-2/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Nov 2011 16:29:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yavuzhirsiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[çınar ağacı]]></category>
		<category><![CDATA[handan ipekçi]]></category>
		<category><![CDATA[SİNEMA]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye sineması]]></category>
		<category><![CDATA[yavuzhirsiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://uretiyorum.org/?p=2349</guid>
		<description><![CDATA[Bir film izlemekle bir kitap okumak arasında fark vardır. Tabi herkes bunu bilmez. Arada bir sinemaya gidiyor olmak, bir de tabi Kemal Kara Ortaöğretim Tarih dışında kitap yüzü görmüş olmak gerekir. Ben arada bir sinemaya gitmiyorum aslında, ama yine de giden arkadaşlardan işittiğim kadarıyla birkaç söz söyleyeyim. Bir kitabı elinize aldığınızda, okumaya başlamadan önce atlatmanız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"><a href="http://4.bp.blogspot.com/-VOu9S06xulg/TjW7TEAAhBI/AAAAAAAAAHE/EFqHVSjKJbM/s1600/655095_0.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"><img src="http://4.bp.blogspot.com/-VOu9S06xulg/TjW7TEAAhBI/AAAAAAAAAHE/EFqHVSjKJbM/s200/655095_0.jpg" border="0" height="200" width="150" /></a></div>
<p>Bir film izlemekle bir kitap okumak arasında fark vardır. Tabi herkes bunu bilmez. Arada bir sinemaya gidiyor olmak, bir de tabi <b>Kemal Kara </b>Ortaöğretim Tarih dışında kitap yüzü görmüş olmak gerekir. Ben arada bir sinemaya gitmiyorum aslında, ama yine de giden arkadaşlardan işittiğim kadarıyla birkaç söz söyleyeyim.</p>
<p>Bir kitabı elinize aldığınızda, okumaya başlamadan önce atlatmanız gereken birtakım engeller bulunur. Giriş, sunuş, <b>önsöz</b>, yayıncının notu vb. lüzumsuzlukların biri ya da birkaçı pekçok kitabın önünde yer işgal eder. Keza yazarın hayat hikayesi, hatta yer yer son derece yersiz biçimde çevirmenin hayatı da kitaplarda yer alan algı dağıtıcı unsurlardır. Hatta kitabın kapağını, yine bazı rezil yayınevleri tarafından <i>&#8220;The Times bu kitapla ilgili şunu söyledi.&#8221; </i>gibi mesnetsiz ve ucuz reklamlarla süslediği arka kapakları da kitabın içeriğiyle aranıza giren engeller arasında sayabiliriz. Bir de akademik yayın ve kitaplardaki dipnot ve kaynaklar meselesi var ki oraya hiç girmeyeyim, evlerden ırak.<br />
<span id="more-2349"></span></p>
<p>Hülasa kitabın konusuna ulaşana kadar bir sürü bok püsür sizi yönlendirir, manipüle eder. Fakat bu bok püsür her durumda bu kadar lüzumsuz değildir. Söz gelimi sosyal bilimlerle ilgili bir şeyler okuyorsanız, yazarın hayatı da, çevirmenin hayatı da ve hatta editörün hayatı da önem arz eder ve bunların detaylarıyla kitabın girişinde yer alması gayet işe yarayabilir. Zira bazılarınızın bildiği, tecavüz pornosu ararken siteyi bulup<i> &#8220;en azından erotik hikaye çıkar belki amk&#8221;</i> diyerek yazıları okuyan bazılarınızınsa bilmediği üzere, sosyal bilimlerde faaliyet gösteren kimselerin kişisel görüşleri kaçınılmaz olarak eserlerine sirayet eder. Hatta bu durum fen bilimlerinde bile çoğu kez böyledir de, oradaki bağlamları daha karmaşıktır, her neyse. Sonuçta yazarının geçmişi, yaşam deneyimi, eğitimi, cinsiyeti ve sair özellikleri yazdığı eseri belirler. Nitekim bu alanların okuyucusu da buna göre konumlanır, azıcık aklı başındaysa her duyduğuna, her okuduğuna inanmaz. Söz gelimi gidip de <b>Ötüken</b> Yayınları&#8217;ndan tarih kitabı almaz. İçinde ne olduğu yayınevinin adında bellidir zira. Önyargılı olmakla beni eleştirecek arkadaş varsa şimdiden söyleyeyim Ötüken örneğini hakikaten test ettim, işkembeden atmıyorum.</p>
<p>Hiç gereği yokken feci şekilde uzattık yine. Efendim sinemada ise durum pek böyle değildir. Örneğin az çok konuyla ilgili olmama rağmen benim bile, adını, yönetmenini, oyuncularını hiç bilmeden girip izlediğim, sonra çok beğendiğim ama hala ne yönetmenini ne de başka bişeysini bilmediğim pekçok film olmuştur. Zira sinema öyle bir şeydir, en azından buna müsaittir. Siz filmin içeriğini kavramakta zerre yararı olmayan milyonlarca detayı ezberleyip sağda solda prim yapmak derdindeyseniz onu bilemem. Ama bir filmi anlamak için önünde ya da arkasında ekstra bir şey gerekmez. Gerekiyorsa zaten o film sıçmış demektir.</p>
<p>Aslında anlatmak istediğim bu değildi. Ama yeri gelmişken buna da değineyim. İzleyip izleyip hiçbir şey anlamanın mümkün olmadığı filmleri sevmem. Yalnız kendim anlamadığım için değil, başkalarının da anlama hakları çalındığı için, anlaşılmaz bir film sinemalarda yer işgal ettiği için de öfkelenirim anlaşılmaz filmlere. Gıcık olurum. Bizim gibi kültür fakiri ülkelerde de zaten bu filmler halk tarafından ağır cezalara çarptırılıyor. Hoş bir sürü şahane film de aynı akıbete uğruyor ya, bu da yine bir memleket klasiği. Kurunun yanında yaş da yanıyor, daha doğrusu <b>yaşı zorla yakıyorlar o alev kuruyu zaten götürüyor</b>.</p>
<p>En başa dönecek olursak. Bir filmi izlemek, bir filmi anlamak için önsöz, sonsöz, yazarın hayatı vb. ile uğraşmazsınız. İyi kötü bir jenerikle (ki o bile filmin üzerine akar genellikle) filme girer, ne anlayacaksanız anlayıp çıkarsınız. Ben de bu yıl gösterime girmiş olan Çınar Ağacı&#8217;nı evde izlerken aynen böyle yaptım. Bakın böyle yapınca neler oldu.</p>
<p>Efenim filmde 2 kız 2 erkek olmak üzere hepsi yaşını başını almış 4 kardeş ve bunların anası konu edilmiş. Elbette kardeşlerin kendi karıları/kocaları, çocukları vs. ayrı ayrı hayatları da var. Topluca bir konakta yaşıyor falan değiller. Film <b>&#8220;keşke topluca bir konakta yaşıyor olaydık, keşke aile değerlerimiz hiç kaybolmayaydı&#8221;</b> teması üzerine bina edilmiş olsa da maalesef ortada böyle bir konak yok. Bunun yerine, eşinden ayrılmış ve çocuğuyla yalnız yaşıyor ve maaşlı çalışıyor olmasına rağmen hayvan kadar lüks bir dairede oturan &#8220;tekne kazıntısı&#8221; küçük kardeş, kılıbıklıkta her gün yeni çığırlar açan, öyle ki bırakınız sinemayı kötü mizah dergilerine karakter olacak kadar bile gerçekliği olmayan, Hanımköy&#8217;ün muhtarlığına ambargo koymuş bir küçük erkek kardeş, &#8220;aman düzenim de vay benim düzenim&#8221; bozulmasın diye diye hayatı hem anasına hem çocuklarına ve dahi zamanla kendine de zehreden büyük kız kardeş ve nihayet ortadoğu ve balkanlarda son 20 yıldır çizilmiş en kötü &#8220;eski devrimci&#8221; tipine başarıyla hayat veren büyük erkek kardeş var.</p>
<p>Burada filmden biraz uzaklaşıp önemli bir meseleyle araya girmek istiyorum. Daha önce <b>yaşlılık</b>, çocukluk, <b>ergenlik </b>gibi insanoğlunun başına bela olmuş ve nüfusun büyük çoğunluğunun bir şekilde içinden geçmek zorunda olduğu birtakım dönemlerle ilgili <a href="http://yavuzhirsiz.blogspot.com/2010/09/bir-zulum-hikayesi-yasllk.html">görüşlerimi açıklamış idim</a>. Yine ilgili yazılarda kısmen belirttiğim üzere, bu dönemlerin gerek bizzat onu yaşayanlar, gerekse de bu süre boyunca yaşayan kişiden sorumlu olanlar açısından sağlıklı biçimde geçirilmesinin yegane şekli de profesyonel kurumlarla mümkündür. Nedir efendim bu kurumlar? <b>Huzurevi</b>, yurt, <b>bakımevi</b>, kreş vb. şu anda elimizde mevcut olanlar. Çocuk ve ergenlerin tamamının zorunlu olarak istihdam edildiği özel <b>&#8220;gelişim kurumları&#8221;</b> ise henüz toplumlar tarafından kabul görmüyor. O günleri de görürüz bir gün diye ümit ediyorum. Her neyse. Efenim doğu-batı kültürleri arasına kuyruğunu sıkıştırmış ve yüzyıllardır, bilhassa da son yüz yıldır deli beygiri gibi debelenen toplumumuz bu tür kurumlara nedense büyük bir antipati ile, hadi olsun olsun acımayla bakmaktadır. Anne-babası öldüğü veya kendisine bakmayı reddettiği için <b>SHÇEK </b>yurtlarında büyümekte olan çocuklara, yine oğlu-kızı tarafından şu ya da bu gerekçeyle huzurevine yerleştirilmiş yaşlı kimselere feci şekilde acır, &#8220;acılarına&#8221; sözde ortak olur ve onların namına içleniriz. Bu kadarla da kalmayız çoğu kez. Toplum içinde bu görüşlerimizi saldırgan bir üslupla açık etmekten bile kaçınmayız. Örneğin anne/babasını huzurevine gönderen evladı &#8220;orrrrospu çocuğu&#8221; ilan etmekte bir an bile tereddüt göstermeyiz. Halbuki bu ahmakça görüşlerimiz oldukça sınırlı deneylere, hatta daha ziyade &#8220;<b>Beyaz Melek</b>&#8221; ve Yeşilçam&#8217;da sayısız örneği bulunan benzeri melodramlara dayanmaktadır. Huzurevlerinde yaşlılara, yurtlarda çocuklara insanlık dışı muamele edildiği zihnimizin derinliklerine kodlanmıştır. Ve bizim şerefsiz zihinlerimiz <i>&#8220;ulan hangi alçağın evladı yaşlıya ve/veya çocuğa kötü muamele ediyor, bu ibnenin devleti neden buralara el atmıyor&#8221;</i> sorularını bile sormaya yanaşmaz. Ama soran olursa görüşümüz bellidir, <b>huzurevi kötüdür, yurtlar kötüdür.</b></p>
<p>Bu kurumlar kötü falan değildir sevgili okur. Hatta buralar ölesiye şahane kurumlardır. Gelgelelim memleketimizde hiçbir halt doğru düzgün işlemediği üzere bu kurumlar da zaman zaman boka sarmakta, sakat olaylar yaşanmaktadır. Ama bu deneyimler bu kurumları kötü yapmaya yetmez. Aklı başında normal yetişkinler bile bugün sosyalleşme adına nice maymunluklara, ne &#8220;insanlık dışı&#8221; hareketlere soyunuyorlar. Peki o zaman çocukluk, ergenlik, yaşlılık gibi &#8220;<b>tehlikeli</b>&#8221; dönemlerin, nefis bir şekilde sosyalleşerek ve profesyonel yardımdan yararlanarak atlatılması neden kötü sayılıyor? Bir babaanne veya dede kişisinin, evde ekseri gelininden azar işiterek, <b>torun torbanın maskarası olarak </b>hem kendine hem çevresine eziyet etmesi, ekmek elden su gölden yaşayacağı ve nice akranıyla gönlünce vakit geçireceği, üstelik her dakika tıbbi yardımın elinin altında olduğu huzurevinden nasıl yeğ olabilir! Araba kullanmak gibi bir işin bile tüm dünyada ehliyete tabi olmasına karşın çocuk sahibi olmak için hiçbir ehliyet aranmaması dehşet verici değil midir? Zengin, fakir, katil, sapık veya başka herhangi bir sıfata sahip kişinin, yani <b>canı isteyen her kişinin çocuk sahibi olabilmesi</b>, onu dilediği gibi yetiştirip sonra da topluma salabilmesi, nasıl olur da çocukların birarada, eşit şartlarda, eşit imkanlarla, yeteneklerine göre eğitilip gönüllerince sosyalleşecekleri bir ortamda büyümesinden daha iyi olabilir? <b>Bunu bir düşün sevgili okur. </b>Ezberlerini, kodlarını 5 dakka unut, ve iyice düşün. Bi daha da huzurevi vs. hakkında atıp tuttuğunu duymayayım.</p>
<p><b>Çınar Ağacı</b>&#8216;na geri dönelim. Film aslında baştan aşağı &#8220;huzurevi kötüdür, aile yanında ailenin başına bela olmak iyidir&#8221; fikri üzerine bina edilmiş. Sonlara doğru birtakım karakterler <b>&#8220;ulan aslında o kadar kötü değilmiş&#8221; </b>sonucuna ulaşıyor olsa da atı alan üsküdarı geçtiği gibi film zihinlerde sakat bir temayla yer bırakıyor. Bu arada filmin ana karakteri olan anne de oldukça şenlikli. Mevzuyu biraz zenginleştirmek adına mı girişilmiş bilinmez, teyzenin üzerine korkunç bir <b>Atatürk fetişi </b>yerleştirilmiş. Üstelik bu durum<i> &#8220;eski kafalıdır, teyzedir, idare edin&#8221;</i> gibi bir alt metin de taşımıyor. O fetiş öylece ve sebepsizce bütün film gözümüze giriyor. Teyzenin gerçekçi olmaktan uzak başka özellikleri de var elbette. Bunlara tek tek girmeden başkaca meselelere değinelim.</p>
<p>Yine filmin başından itibaren düzinelerce defa tekrar edilen bir <b>&#8220;tekne kazıntısı&#8221; </b>muhabbeti var ki belli bir noktadan sonra hakikaten kusma isteği yaratıyor insanda. Yav arkadaş <b>insan insana bunu yapar mı? </b>İnsan evladına, kardeşine tekne kazıntısı diye ünvan takar mı? Sonra sen o evlattan hayatta ne başarı bekleyeceksin? En sonunda gelir seni huzurevine yatırıverir işte! Tahmin edileceği üzere diğer kardeşlerle bir miktar yaş farkı olan son kız kardeş bu şekilde anılıyor. Bu kardeşte de &#8220;tekne&#8221; muhabbetinden midir bilinmez anneye karşı duyulan yer yer gizli, bazen de açığa vurulan derin bir öfke mevcut. Aslında hiç sevilmediğinden, veya diğer kardeşlerden daha az sevildiğinden falan dem vuruyor ara ara. Annenin bu konuya ilişkin savunması ise şikayetinden kendisinden geri kalır gibi değil; <b><i>&#8220;seni yabancı okullarda okuttum&#8221; </i></b>diyor anne, daha ne yapaydım demeye getiriyor yani. Elbette tekne kazıntısı kardeş &#8220;ya pırak allaanı seversen bu işleri&#8221; şeklinde yaklaşıyor olaya ve bu ahmakça sözde sevgi gösterisine prim vermiyor. Ama nereye kadar?</p>
<p>Aslında bu kadarı olmamalı, ama oluyor. Meseleler dönüyor dolaşıyor, güzel kızımız o güne kadar her nasılsa fark edilmemiş olan &#8220;yabancı okul eğitimi&#8221; ve <b>Fransızca</b>&#8216;sıyla taşaklı bir terfi alıyor. Ve bir anda<i> &#8220;evet anne, haklıymışsın, allah senden razı olsun&#8221;</i> olgunluğuna erişiyor ve yıllardır annesiyle kuramadığı yakınlığı koduğumun terfisiyle kuruveriyor. Allahın cezası <b>21. yüzyılda insan anasıyla bile kariyer bağlamında ilişki kuruyor arkadaş! </b></p>
<p>Yine filmin bir diğer başrolünü üstlenen &#8220;tekne kazıntısı&#8221;nın çocuğu rolündeki genç arkadaşımızsa güzel oyunculuk kapasitesine karşın senaryo mağdurları arasına adını yazdırıyor. Muhtemelen psikiyatri bilgisi pek sınırlı olan birtakım arkadaşlar boyu bacak kadar bile olmayan çocuğu uzun erimli bir depresyona sokuyorlar senaryo gereği. Ben de öyle uzman doktor falan sayılmam ama bence hiçbir inandırıcılığı yok.</p>
<p>Dikkat ederseniz eski devrimci olarak feci şekilde karikatürize edilen kardeşe, beyaz eşya dükkanı sahibi olmasına rağmen nedense &#8220;pek emekçi&#8221; bir modda olmasına falan hiç girmiyorum. Yalnız bu arkadaşın &#8220;şeytana uyup&#8221; karısını aldatması, bunun üzerine de annenin aldatılan kadına <b>affetmeyi öğütlemesi </b>de bir kadın yönetmenin filminde görmek istemediğimiz türden bir mesaj olarak hafızalarımızda yer ediyor.</p>
<p>Tekrar başa dönecek olursak. Ne dedik, film izlemek kitap okumaya benzemez dedik. Bu yüzden bugün Çınar Ağacı&#8217;nı çeken ablayı dün <b>Büyük Adam Küçük Aşk</b>&#8216;ı çekmişti diyerek affetme, oradan kanaat notu kullanma şansımız yok. Büyük Adam Küçük Aşk birtakım zaaflarıyla birlikte nasıl güzel bir filmse, Çınar Ağacı da pek az iyi yönüyle birlikte oldukça kötü, hele hele mesajları bakımından berbat bir film. Bu yüzden yönetmenden kendini yeni bir filmde anlatmasını, durumu mümkünse bu şekilde kurtarmasını rica ediyoruz. Ama yok, ben <i><b>&#8220;Atatürk&#8217;e övgü, kadına sövgü&#8221; </b></i>içerikli bir kafa olgunluğuna ulaştım diyorsa da kendisine <b>sayın Baykal</b>&#8216;la arkadaşlık etmesini önermekten başka bir şey elimizden gelmez.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://uretiyorum.org/cinar-agaci-uzerine-uzun-boylu-bir-karalama-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>dışlar mışlar çarpımı</title>
		<link>http://uretiyorum.org/dislar-mislar-carpimi/</link>
		<comments>http://uretiyorum.org/dislar-mislar-carpimi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Oct 2011 17:38:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>cagri</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://uretiyorum.org/?p=2320</guid>
		<description><![CDATA[3=5/7 (İtirazı olan varsa mahkemeye versin, hodri meydan! İtirazı olmayan varsa dizini okşasın, hurda meydan! Zerre umurumda değil diyen varsa, dikenli teller yokmuş gibi davranıp ayranını yudumlaya devam etsin. Ayranı yoksa içmeye; onu ben bilemem. Alsaymış veya yapsaymış. Bana mı sormuş? Yoo, bana kimse sormadı. Sorsaydı cevaplardım. Öyle cevaplar verirdim ki iyi şeyler olabilirdi. O [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>3=5/7 (İtirazı olan varsa mahkemeye versin, hodri meydan! İtirazı olmayan varsa dizini okşasın, hurda meydan! Zerre umurumda değil diyen varsa, dikenli teller yokmuş gibi davranıp ayranını yudumlaya devam etsin. Ayranı yoksa içmeye; onu ben bilemem. Alsaymış veya yapsaymış. Bana mı sormuş? Yoo, bana kimse sormadı. Sorsaydı cevaplardım. Öyle cevaplar verirdim ki iyi şeyler olabilirdi. O yüzden her zaman derim; dost başa düşman ayağa bakarmış. O yüzden savaşlarda düşmanlar birbirlerinin yüzünü görmezmiş. Savaştan sonra sağ kalanlar birbirlerini ayaklarından tanırlarmış. &#8220;Aha bu düşman askeri!&#8221; diye bağırırlarmış ayakları görünce. Kül Kedisi ile Geri zekalı Prens de sanki düşman gibiymiş. Sapık Prens hep kızın ayağına bakmış. Sonra da neymiş, ayağına uyarsa Prensesim olacakmış. Eşşek herif, ayağına ne bakıyorsun, yoksa sen düşman mısın ha? Zalim adam! İşte bu adam, başka bir öyküdeki Kurbağa Prens olmayı hak ediyor ancak. Hem de ıssız bir adada. Öpecek kimse de yok. Ancak kızgın çöllerde serap görüp ona öptürür kendini. Mal adam. Klima da yok, terli kurbağa olur. Kıymet bilmediği için böyle oluyor. İki muhabbetin belini kıracak insan evladına hasret, o adalarda, çöllerde helak olup gider işte böyle. Ben mi istedim böyle olmasını? Ben istemedim. Bir isteyen var mı ondan da emin değilim. Zaten şu hayatta emin olduğum bir şey varsa o da hiçbir şeyden emin olmadığımdır. Nasıl paradoks ama? Beğenmedim. Emin değilim. Belki beğenmişimdir de çaktırmıyorumdur. Çivim yok çünkü. Çivi sahibi bir insan olsam çaktırırdım çivilerimi duvarlara, tahtalara, fayanslara ve o uçsuz bucaksız betonlara&#8230; Kim derdi ki böyle bir hayat beni bekleyecekti? Kim derdi? Bazı insanlar belki derdi. El alemin derdi, onları mı gerdi? Hayır, Ajda Pekkan&#8217;ı gerdi. Ağzı, gözü kapanmıyor kadıncağızın. Somali&#8217;ye verilen yardımın yarısı Ajda&#8217;ya verilseydi, gözü açık gitmezdi. Çok açıkgöz bir insan gibi duruyor çünkü. Anlayabildiğim kadarıyla da her insanın böyle olma olasılığı vardır. Yaradılış, ne gelir elden. Sonrası için diyeceğim şeyler çok kısıtlı. Herhangi bir nedeni yok kısıtlamaların. Uydurdum. Aynı şarkıdaki gibi: &#8220;Rimi rimi leyli leyli rimi ley!&#8221; Ne güzel söylemiş üstad&#8230; Adeta İstanbul&#8217;un o serin boğazından gelen bir esinti, Büyük Okyanus&#8217;un haritalardaki küçülmüş gibi görünen görüntüsünün sağladığı o eşsiz başkalaşım hissi ve tabii ki de gökyüzündeki yıldızların çıkaramadığı seslerdeki donuk şarkılar gibi hüzünle bekleşen böcekler&#8230; Hepsi bana bir şeyler çağrıştırıyor. Acaba ben de onlara bir şeyler çağrıştırıyor muyum? Hep merak işte. Başına gelen şeylerin nelerden geldiği malum. Aptala malum olurmuş. Şaka yahu, abdala malum olurmuş. Hep benziyorlar. Ünsüz benzeşmesi. Ama bunlardan biri değişebilir. İkisi de değişebilir. Bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum. İstesem de fayda etmiyor gerçi, ne çare. Harikulade olaylar silsilesi karşılar gibi sanki beni, seviniyorum bazen. İşte bu nedenledir o sırıtmalarım. Aslında nedensiz bir şey de yokmuş galiba, onu anlıyorum. Tek nedensiz şey benim bu dünyada. Bundan da emin değilim. Çok kötü şeylermiş be!)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://uretiyorum.org/dislar-mislar-carpimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Belgesel Fotoğraf üzerine&#8230;&#8230;</title>
		<link>http://uretiyorum.org/belgesel-fotograf-uzerine/</link>
		<comments>http://uretiyorum.org/belgesel-fotograf-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Sep 2011 20:29:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pirasa</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://uretiyorum.org/?p=2316</guid>
		<description><![CDATA[Amatör bir fotoğrafçı olarak, uzun zamandır kafamı kurcalayan, hatta kendi kendime çok da fazla sorgulamasam diyip geçiştirdiğim bir konuyu irdelemek ve tartışmaya açmak istedim. Günümüzde fotoğraf, sanırım nerdeyse çağın başından beri toplumları hem psikolojik hem de sosyolojik olarak etkileyen bir alan. Dolayısıyla insanlık tarihinde önemli yeri olan bu teknik buluşun, tekniğin çok ötesinde tartışmaya açık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Amatör bir fotoğrafçı olarak, uzun zamandır kafamı kurcalayan, hatta kendi kendime çok da fazla sorgulamasam diyip geçiştirdiğim bir konuyu irdelemek ve tartışmaya açmak istedim. Günümüzde fotoğraf, sanırım nerdeyse çağın başından beri toplumları hem psikolojik hem de sosyolojik olarak etkileyen bir alan. Dolayısıyla insanlık tarihinde önemli yeri olan bu teknik buluşun, tekniğin çok ötesinde tartışmaya açık tarafları var. Bu konuda birçok makale, kitap, tez falan da yazılıyor. Fotoğrafa ilişkin sonsuz sayıda tartışma başlığı açılabilir ancak ben biraz da amatör kanatta neler olup bittiğini, gözlemlediğim bazı konuları sizlerle tartışmak istiyorum. Fotoğrafa ilgim yaklaşık 10 sene kadar önce başladı ve ben de çoğu insan gibi bir fotoğraf derneğinde temel eğitim aldıktan sonra fotoğrafla haşır neşir olmaya başladım. Bu nedenle özellikle amatör camiada neler olup bittiğni az çok gözlemleme fırsatım oldu. Uzunca bir dönem fotoğraf üstüne üniversite düzeyinde bir eğitim verilmediği ve açıkcası bu işi alaylı dediğimiz insanlar sürükleyip götürdüğü için amatör fotoğraf dernekleri oldukça etkin ve etkili bir konuma sahipler Türkiye&#8217;de. İşte bu süreç aslında bir yandan da fotoğrafı, iyi eğitim almış orta sınıf bireylerin uğraş alanı haline getiriyor. Derneklerin fotoğraf camiasına kazandırdığı dinamizmi göz ardı etmek olanaksız olmakla birlikte, bazı sorunlu alanlar da yarattıklarını itiraf etmemiz gerekiyor.  Fotoğraf,  çoğu zaman görsel ve plastik sanatlarla birebir etkileşim içinde olmasına karşın kendi rotasını, dilini ve alanlarını yaratabilmiştir. Örneğin bugün fotoğrafın pekçok alanından bahsetmek mümkün, moda fotoğrafı, belgesel, kavramsal, soyut fotoğraf v.b. Benim burada tartışmak istediğim konu ise daha çok amatör fotoğraf camiasında gözlemlediğim fotoğrafçıların belgesel fotoğrafla kurdukları sorunlu ilişki. Kendine ve yaşadığı topluma yabancılaşan bireyin çıkış noktası çoğu zaman kendine bazı uğraş alanları yaratmaktır. Dernekler ise kaçınılmaz olarak bu ihtiyaca cevap veririler. Özellikle fotoğraf konusunda lisans düzeyinde eğitim verebilen  kurumlar az olduğu için de  de fotoğraf dernekleri  toplumumuzda  etkili bir konuma sahip olmuş ve gelişen süreçte de fotoğrafın çeşitli alanlarıyla ilgilenmeye ve eğitimler vermeye başlamışlardır. Buraya kadar herhangi bir sorun yoktur. Ancak belgesel fotoğraf doğası gereği toplumsal, sanatsal, psikolojik ve sosyolojik birçok sorunsalı bünyesinde barındırır. Örneğin toplumsal bir sorunu ya da olayı  gündeme getirirken konunun etik ve insan hakları gibi boyutları gündeme gelebilir.  Daha somut düzeyde tartışma  açmak adına bir örnek  vermek istiyorum:  Gelir düzeyi yüksek amatör bir fotoğrafçı pahalı makinesiyle şehrin kıyısında kalmış bir gecekondu mahallesine gider ve  insanlarla  zaman geçirmeden  orda yaşayan insanları anlamadan fotoğraflar  çekip ardından da şehrin merkezinde yer alan steril, güvenlikli alanlarda  bu fotoğrafları &#8220;belgesel fotoğraf&#8221;  diye sergilerse  ne kadar etik davranmış olur? İşte bu noktada kendini &#8220;belgesel fotoğrafçı&#8221; olarak adlandıran fotoğrafçıların içlerine dönüp ne kadar dürüst ve samimi davrandıklarını kendilerine sormaları gerekir. İşin bir de etik ve insan hakları boyutu vardır ki işler iyice sarpa sarar.  Ne yazık ki konunun etik ve insan hakları boyutunu içselleştiremeyen bir kesim  belgesel fotoğrafın gerçekte ne gibi ilkelere dayandığını  sorgulamadan fotoğraflar çekiyor ve adına da belgesel fotoğraf diyor.  Belgesel fotoğrafa  ilişkin diğer bir sorunsal da &#8220;belgesel fotoğrafla hemhal olmanın yarattığı ego şişkinliğidir.  Belgesel fotoğraf çektiğni iddia eden kişinin öncelikle “ben” fikrinden arınması  gerekir. Belgesel fotoğrafçı  belli bir konuyu, sorunsalı aktaran kişidir.  Yani yalnızca bir araçtır. Ne anlattığımızdan çok nasıl anlattığımız önemlidir.  Belgesel fotoğrafçı ahlaklı insan olmak durumundadır. Anlattığı konunun öznesine yani insana yabancı olmamalı ve onu aşalayıcıyıcı ya da ötekileştirici  herhangi bir duruma karşı tavrını koymalıdır.  Görüldüğü gibi çok sorunlu ve sorumlu bir alandır belgesel fotoğra f. Ancak bu konuda düşünmeye, kafa yormaya ve fotoğraf üretmeye değer, çünki aslolan insandır ve fotoğrafın  mücadele alanlarından  biri de insanı anlamak ve anlamlandırmaktır.    <br />
Funda Börtücene Öztürk</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://uretiyorum.org/belgesel-fotograf-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Süreç, Hak, Hukuk ve Ahlak Üzerine</title>
		<link>http://uretiyorum.org/surec-hak-hukuk-ve-ahlak-uzerine/</link>
		<comments>http://uretiyorum.org/surec-hak-hukuk-ve-ahlak-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Aug 2011 15:11:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>cagri</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://uretiyorum.org/?p=2305</guid>
		<description><![CDATA[Anlatmayı beceremediğim şeyler düşünüyor, düşünmekle kalmayıp özümsüyor, özümsemekle kalmayıp yapmaya çalışıyor, yapmaya çalışmakla kalmayıp sonunda beceremeyerek hayal kırıklığı yaşıyor, bu da yetmezmiş gibi sonra başka şeyler düşünmeye başlıyorum. Zaman zaman bu durumdan haz almıyor değilim, yani ara sıra haz alıyorum. Zaman zaman da bu durumdan haz alıyor değilim, yani haz almıyorum. Zaten çoğu durum da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Anlatmayı beceremediğim şeyler düşünüyor, düşünmekle kalmayıp özümsüyor, özümsemekle kalmayıp yapmaya çalışıyor, yapmaya çalışmakla kalmayıp sonunda beceremeyerek hayal kırıklığı yaşıyor, bu da yetmezmiş gibi sonra başka şeyler düşünmeye başlıyorum. Zaman zaman bu durumdan haz almıyor değilim, yani ara sıra haz alıyorum. Zaman zaman da bu durumdan haz alıyor değilim, yani haz almıyorum. Zaten çoğu durum da böyle sonuçlanır. Süreç vardır, uygularım, en aznından uygulamaya çalışırım, sonra ya haz alırım ya da haz almam. Bazı süreçlerde ikisi bir arada vardır ki değmeyin keyfine! Tekrarlamak için can atmam belki ama tekrarlasam da fena omaz gibi bir düşünceye de kapılabilirm. İşte o zaman <strong>kaçınılmaz bir son</strong> beni bekler. Şaka şaka, beklemez. <strong>Kaçınılmaz son</strong>un işi gücü yok da beni mi bekleyecek? Genelde başka şeyleri bekler. Özellikle <strong>acı son</strong>la beraber beklerler hep. Aman beni beklemesinler, benim de hiç umrumda değil. Şikayetçi miyim? Yoo&#8230; En güzeli şikayetçi olup içinden şikayette bulunmak. Ya öyle de değil aslında. Şikayet edecek bir şey olmaması en güzeli ama, bunu inkâr edemem. Kimileri diyor ki <strong>yok neymiş bilmem neymiş</strong>. Yok arkadaş! Ben istemiyorum! Neden ısrar ediyorsun? Herkesin düşüncesi kendinedir. Anlat derdini, s*ktir git!<strong> Israr etme! </strong>Tamam hakkın var; ama kendine göre. <strong>Herkes kendine göre haklıdır. Ben bile.</strong> Keşke herkes herkese göre haklı olsaydı. Hiç tartışma çıkmaz, dünya on numara mekan olurdu. Belki de olmazdı. Kim bilir? Bir bilene sormalı, çünkü ben bilmiyorum. Bilen herhangi bir kimsenin de çıkacağını düşünmüyor, düşünmemekle de almayıp böyle bir şeyin gerçekleşmesini ummuyor, ummamakla kalmayıp umumumuza bir mum almak istiyor, sonra da o mumu çakmak vasıtasıyla yakıp etrafıma ışıklar saçmak, etrafıma ışıklar saçmakla kalmayıp insanları aydınlatmak istiyorum. Mumlar yanmazsa nasıl çıkar karanlıklar aydınığa ektrikler kesildiğinde? <strong>Şarjlı fener</strong>lerle çıkabilir. Ama şimdi şarjlı feneri olan var, olmayan var. Her yerde konuşulmaz bu tarz şeyler, ayıp vallahi. Böyle konuşan bir iki kişiyi <strong>Taksim Meydanı&#8217;nda sallandıracaksın ibret-i alem için</strong>, bak bir daha yapan oluyor mu? Olmaz efendim! Hep batının ahlaksızlığını alıp alıp duruyorlar, sonra da neymiş efendim şarjlı feneri varmış! Bırak Allah aşkına yav, bırak!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://uretiyorum.org/surec-hak-hukuk-ve-ahlak-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Toplumcu Gerçekçi Şiirin En Genç Neferi Cihan Barış Budak Sorularımıza Cevap Verdi…</title>
		<link>http://uretiyorum.org/toplumcu-gercekci-siirin-en-genc-neferi-cihan-baris-budak-sorularimiza-cevap-verdi%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://uretiyorum.org/toplumcu-gercekci-siirin-en-genc-neferi-cihan-baris-budak-sorularimiza-cevap-verdi%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Aug 2011 18:50:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ali_abali</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT]]></category>
		<category><![CDATA[ÜRETİ-YORUM]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://uretiyorum.org/?p=2284</guid>
		<description><![CDATA[Toplumcu gerçekçi şiirin en genç neferlerinden biri olarak gösterilen Cihan Barış Budak; 19 Ocak 1996 yılında Mersin&#8217;de doğdu. Çocukluğu, öğretmen babasının görevi nedeniyle Mardin- Mersin arasında geçti. İlk yazıları öğrencisi olduğu okulun duvar gazetesinde yayınlandı. Eleştiri-deneme yazılarını Mersin&#8217;de günlük olarak yayınlanmakta olan yerel bir gazetede sürdürüyor. Şiire tutkun olan Budak genç yaşta başlayan edebiyat tutkusunu, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Toplumcu gerçekçi şiirin en genç neferlerinden biri olarak gösterilen Cihan Barış Budak; 19 Ocak 1996 yılında Mersin&#8217;de doğdu. Çocukluğu, öğretmen babasının görevi nedeniyle Mardin- Mersin arasında geçti. İlk yazıları öğrencisi olduğu okulun duvar gazetesinde yayınlandı. Eleştiri-deneme yazılarını Mersin&#8217;de günlük olarak yayınlanmakta olan yerel bir gazetede sürdürüyor. Şiire tutkun olan Budak genç yaşta başlayan edebiyat tutkusunu, şiirle devam ettiriyor. Şiirleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandı. İlk şiir kitabı 2009 yılında “Yitik Düşlerin Ardından” adıyla Etki Yayınları tarafından yayınlandı. Şiirleri Azerice ve Bulgarcaya çevrildi. “Sesim Boğuluyor Denizlerde” adlı ikinci şiir kitabı Mart 2011’de Etki Yayınları tarafından yayınlandı. Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği üyesi olan Budak, Mersin Eyüp Aygar Anadolu Lisesi&#8217;nde okuyor. Cihan Barış Budak’la ‘Yitik Düşlerin Ardından’ adlı kitabını konuştuk.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Cihan Barış Budak’ın kitaplarına baktığımızda toplumsal gerçekçi şiiri gözlemliyoruz. Neden toplumsal gerçekçi şiir?</strong></p>
<p>Cihan Barış Budak şiiri, ezilenin ve sömürülenin yanında olan bir şiirdir. Bu şiir popüleriteden ve içi boş sloganlardan uzak; aşkın, mahzunluğun ve isyanın koyun koyna yattığı bir şiirdir. Bunun yanında pısırıklaşmış bir topluma ışık tutmaya çalışarak isyanı kalbe yerleştirme, her an mazlumun yanında olup onun yarasına derman bulma çabası barındıran ve ucuz duygu avcılığından uzak, insana ve hayata karşı sorumluluğunun olduğunu bilen insanların kendisini bulabileceği bir şiiridir. Ancak şiirle insanların kanayan yüreklerini sarabilirsiniz. Bir halkın kabuk bağlayan yarasına ancak şiirle mehlem olabilirsiniz. İşte, bunun için içinde toplumsal gerçekçilik barındıran şiirlerle yaşamak istiyorum. Kendimi bu şekilde daha temiz ve onurlu hissedebiliyorum. Gerçek şiir bu temeli barındırabildiği sürece yaşar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>On üç yaşında Yitik Düşlerin Ardından adlı şiir kitabın yayınlandı. Ardından on beş yaşında yeni yayımlanan ikinci şiir kitabın Sesim Boğuluyor Denilerde okuyucuyla buluştu. İki kitabı genç yaşta yazı hayatına sığdırmak nasıl bir duygu?  </strong></p>
<p>Bir evli çifte bakalım. İki sene üst üste çocukları oluyor. İkinci çocuğun dünyaya erken geldiğini düşünür çoğu insan. Oysa aradan uzun bir süre geçtikten sonra iki çocuğun da dünyaya kattığı farklı fakat güzel şeyler olur. Ama iki çocuğu ardı ardına doğuran annenin sağlık bakımından olumsuz etkilenmesi büyük ihtimal taşır. İki kitabın da ard arda yayınlanmasındaki olay aynen bu şekildedir. Aradaki sürede isteseydim on tane de şiir kitabı yayınlatabilirdim. Açıkçası ikinci kitap için beklemeyi de düşündüm fakat kendi içine sığmayan şiirler bunlar. Bıraksam belki de bu şiirlerin sesleri gerçekten bir denizde boğulacaktı. Kitap yayınlandıktan sonraki eleştirileri de göz önünde tutunca yanlış bir iş yapmadığım konusundaki fikrimi kesinleştirdim. Annenin sağlığı olayına gelirsek; yüreğim ve belleğimde çöküntü yaşadım fakat bu şiirleri okudukça onardım kendimi. Tıpkı bir annenin çocuğunun büyüyüşünü gördükçe yeniden doğmuş gibi olmasına benzer bu olay…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kitaplarına baktığımızda popüler kültüre karşı sağlam bir duruş görülüyor. Ülkede ya da dünyadaki politik durumların, olumsuzlukların Yitik Düşler Ardından adlı kitabına nasıl yansıdığını biraz açar mısın?</strong></p>
<p>Piyasada zaten birçok şair, müzisyen, ressam veya heykeltıraşın değer taşımayan sadece popülerlik için üretilen içi bomboş yapıtları bulunmakta. Bunu yapmak kolay bir şey zaten. Ben bunu istediğim gibi yapabilirdim medyanın, para babalarının veya yalnızca boşlukta yaşayan bir halkın bana kattıklarıyla. Ama benim istediğim şey daha dolu, her şeyin farkında ve bu sorumlulukla yaşayan, olup bitenleri sorgulayabilen bir halk yaratabilmek ve onlar için şiir yazmak, sanat yapmak. Bu anlamda çabam Erdal Eren’lerle, 2 Temmuz 1993’de yakılan Can’larla, 12 Eylül 1980’de asılan ve işkence çeken benim görmediğim yoldaşlarımla, aynı yolu paylaştığım, onların izini sürdüğüm insanlarla ve belleğimdeki yaraları, aydınlık yüzlere ulaşma çabamı bilerek beslenmektedir şiirim. Böyle olmadığı müddetçe başta onurumu kaybetmiş olurum!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yaşadığımız dünyanın gidiş hattı ve sorunları senin şiirlerine nasıl yansıyor?</strong></p>
<p>Yaşadığımız dünyanın sorunları gencecik yaşta idam edilen, darağacında hala izleri kalan üç fidanla yansıyor. Mustafa Suphilerin Karadeniz’de denize karışan kanlarıyla yansıyor. Ülkemin kara bulutlarıyla, kurşunlarıyla yansıyor. Ayrıca çocukların, özellikle Uğur Kaymaz ve Ceylan’ının katledilişine seyirci kalan bir toplumu seyretmekle yansıyor. En çok da Hrant’ın katiline “yiğit” denmesiyle, Düşleri Yıkık Bir Çocuk şiirimde yazdığım Mardin’in Bilge Köyü’nde öldürülen 45 canla yansıyor…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yitik Düşlerin Ardından adı kitabında, Düşleri Yıkık Bir Çocuk adlı şiirin bende iz bırakan şiirlerinden biridir. Biraz açar mısın şiiri ve konusunu?</strong></p>
<p>Mardin benim çocukluğumun geçtiği, büyüdüğüm coğrafya. Ben Mardin’de daha çocukken kardeşliği öğrendim. Hıristiyan arkadaşlarımla Paskalya’da renkli yumurtaları tokuşturuyorduk. Ermeni arkadaşımla beraber öğlen bizim evde annemin yaptığı yemekleri yiyorduk. Yahudi arkadaşımla akşam yıldızları seyrediyorduk. Süryani arkadaşımla Ramazan Bayramı’nda şeker topluyorduk. Yani Mardin daha ben çocukken barış içinde bir arada yaşamayı öğretti bana. Bu kardeşliğe savaş ya da dökülen kanlar yansıyınca kalbimin tam ortasında bir şeyler yanıyor, bir şeyler batıyor, canım sızlıyor, yüreğimden yaşlar akıyor. Bu olay Muğla’da geçmiş olsaydı yine yazardım fakat Mardin’de geçmesi ayrı bir iz bıraktı bende. Bilge Köyü’nü Haziran 2010’da gördüm, gezdim. Orada öldürülen o canların mezar taşlarını, küçücük çocuk bedenlerinin olduğu mezarları gördüm. İçim kanadı. Kanayan yüreğimle, o coğrafyada soluduğum havanın sorumluluğuyla yazdım bir şiir bu!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Duygu dolu düşüncelerini aktardığın için öncelikle teşekkürler. Yine Yitik Düşlerin Ardından adlı kitabına dönelim. Asmin… Neden Asmin? Biraz açar mısın bu şiiri?</strong></p>
<p>Belli başlı kelimeler var, benim çok hoşuma gider bu kelimeler… Tabiî ki sevdiğim kelimelerin anlamlarını da bilmek zorundayım. Asmin de o çok sevdiğim kelimelerden birisi. Kattığı anlamsa dağda yetişen, çok güzel görünüme sahip bir çiçek… Tabi biraz da hırçın bir çiçek… O dönem bir kızı seviyordum ve “Asmin” diyordum onun için&#8230; O’nu halkın soluğu, düşleri, geleceği gibi seviyordum… O kızdan ayrılmıştım. Daha doğrusu hiç beraber olmamıştık ama ben onu seviyordum ve artık onu göremiyordum. Onun izini parklarda, sokaklarda arıyor ve görüyor gibiydim. Bu anlamda Asmin benim haykırış şiirimdir. Bu şiir de yine asiliği, insanlarda olmayan ve olmasını çok istediğim isyanı, haykırışı barındırıyor… Özlemek, özlediğin birini görememek bir haykırıştır…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir Çocuk Gördüm adlı şirin üstüne konuşalım mı biraz? Beni etkileyen şiirlerinden birisi de o şiir. </strong></p>
<p>Tabii ki… O şiir, bu kitaptaki yapı taşlarından birisi mutlaka. Bunu göz ardı edemeyiz… Çünkü açlığın, yoksulluğun, kuraklığın gittikçe büyüdüğü, kol gezdiği bir dünyada özellikle Türkiye’de çocukların ezilmeleri, sömürülmeleri canımı sıkıyor! Bu tür sömürülere karşı yürütülen kampanyalarda ise “Sokak Çocuklarından Mendil Almayın”, “Dilenen Çocuklara Para Vermeyin” gibi sloganlar kullanılıyor. O çocuk eğlencesine mi dileniyor? Hadi doyur o çocuğun karnını da dilenmesin. İnsanın oturduğu koltuktan böyle kampanyalar başlatması ne kadar kolay değil mi? Bir toplumda çocuklara gereken imkânlar sunulmamışsa, çocukların sokakta çalışmasına zemin hazırlanmışsa o toplumda çok büyük bir sorun var demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://uretiyorum.org/?attachment_id=2285" rel="attachment wp-att-2285"><img class="alignleft size-full wp-image-2285" src="http://uretiyorum.org/wp-content/uploads/2011/08/cihan8.jpg" alt="" width="347" height="298" /></a></p>
<p><em>“Bir çocuk gördüm / Ayakkabı boyuyordu / Dalıp dalıp uzaklara / Yüzü solgun, elleri kara / Belikli çocuğun bahtı / Ellerinden kara / Bir çocuk gördüm / Mendil satıyordu / Alıcı bulmak için bağırıyordu / Bağır çocuğum, bağır / Belli ki insanlığın kulağı sağır”</em></p>
<p>İnsanlığın kulağı gerçekten sağır! Bir çocuğun okulda olup eğitim görmesi gerekirken neden sokakta çalışmak ya da dilenmek zorunda kalır? Tabi ki karnını doyurabilmek için… Bu bir devlet ayıbıdır! Bu bir yönetim ayıbıdır! Bir çocuğun düşleri vardır, düşleriyle yaşar… Çocuğun eğitim görmesi, doyasıya oyun oynaması şart. Daha aydınlık bir toplum çocuklarla oluşur!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Toplumcu gerçekçi şiirin en genç şairlerinden biri olduğun şiirin ustaları tarafından sana yakıştırıldı. Bu yakıştırmanın şiirindeki kazanımları ya da kayıpları neler?</strong></p>
<p>Şiirimdeki kayıpları konusunda bir şey diyemeyeceğim. Kaybının olduğunu da sanmıyorum ama kazanımı çok… Değer verdiğim, yaşça ve birikimce benden büyük olan şairlerin bana “şair” demesi, şairi geçtim kendileriyle aynı safta tutup “şair kardeşim” ayrıca “arkadaşım” demesi gerçekten benim adıma hoş ve büyük bir şey. Şiirime, yaptığım işe, emeğime değer veren ve bu değeri bana en güzel kelimelerle yansıtan şair ağabeylerimin ve duyarlı insanların olması gerçekten güzel bir şey… Aziz Nesin’inin deyimiyle Türkiye’nin üçte dördü şairdir. Bunu göz önüne alınca şiir yazan o kadar çok insan var ki&#8230; Şiir yazmaları güzel ama kendilerine “şair” dediklerinde içime sindiremiyorum o insanların şiirlerini… Nihat Behram olsun, Tuğrul Keskin olsun, Yılmaz Odabaşı olsun, Ümit Yaşar Işıkhan olsun ve birçok ağabeyimin bana önem vermesi, sorumluluk duyan insanların benim arkamda olmaları, şiirlerimi paylaştığımda “okuyup eleştirmeleri” böylesine okuma kültüründen uzaklaşarak yetişen bir toplumda büyük bir şey&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye’yi Bulgaristan’da “Balkan Ülkeleri Genç Şairler Festivali”nde temsil ettin. Oradaki gözlemlerini bizimle paylaşır mısın?</strong></p>
<p>Balkan Ülkeleri Genç Şairler Festivali’ne Ekim 2010’da katıldım. Bulgaristan’da, Şumnu’da bulundum. Oradaki ortamı görüp yürekleri sıcacık dostlar edindim öncelikle orada. Şumnu’da daha çok azınlıkta olan Türkler mevcuttu ve onların şiirleri daha çok maniden ve köy türkülerinden gelen kafiyeli hece ölçülü şiirlerdi. Bunu göze alınca Nazım Hikmet’in Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Orhan Veli’nin Ahmed Arif’in Cemal Süreyya’nın bu topraklarda yetişmesi bu topraklarda şiir üretmesi ve bunu çok yakından takip edebilmek gerçekten bizim adımıza olumlu ve çok güzel bir şey… Ayrıca bana en güzel katkısı Varna’ya ve O’na olan sevgimdir… Varna Kokuyorsun Şimdi şiiri yani…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Peki sana hiç şaşırmayacağın fazlada düşünmeyeceğin bir soru soracağım. Şiirlerinde neden İzmir?</strong></p>
<p>Düşünmeyeceğin diyorsun da, “İzmir” kelimesi geçince beynimi tazeleyip tamamen o kente ayırıyorum düşüncelerimi… Bir de sadece şiirlerimde değil İzmir, hayatımın her yanında. Ben İzmir’i yüreğime almışım, İzmir yüreğimi sahiplenmiş. Öyle içli-dışlı yaşıyorum yani İzmir’le… İzmir’i gün batımıyla, Alsancak’ta insanların telaşlı koşuşturmalarıyla, Kordon’da uçan martılarla, Saat Kulesi’nin kıyısında koşuşturup duran çocuklarla, Kemeraltı’nda sürekli bir koşuşturmaca, bağırış ve ekmek kavgası içinde olan insanlarla seviyorum. Yani orada yaşayan insanların her gün o güzelim kente hissettiklerini hayata katarak süslemeleriyle seviyorum. Ayrıca orada öyle bir yapı var ki, herhangi bir insanı hiç tanımasanız bile direk yüreğinize alıp sevebiliyorsunuz. Bu anlamda İzmir’i çok seviyorum, aşığım o şehre…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yitik Düşlerin Ardından adlı kitabında bir şiiri Nihat Behram’a ithaf etmişsin. Bu şiirle ilgili konuşalım.  </strong></p>
<p>Yitik Bir Ütopyadan adlı şiirimi Nihat Behram’a ithaf etmiştim. 2009’un Ağustos ayında bir gece yarısı aklıma Nihat Behram geldiğinde, daha önce onu hiç görmediğim halde sesini özlediğimde yazmıştım. Şöyle diyorum<em>; “Göğsü kucaklamış yıkıntıları / Karanlık çöktüğü vakit güneşi uğurluyor / Bulutlara sor halini / Bizden çok uzaklarda / Mavileri özlüyor”</em></p>
<p>Nihat Behram şu an İsviçre’de yaşıyor. 1996’dan beri yani vatandaşlıktan çıkarılıp, sürgün edildiğinden beri ülkesiyle beraber, ülkesinde yaşayan insanların ekmek kavgalarıyla, davalarıyla,  kardeşlik mücadeleleriyle beraber uzaklarda yaşıyor. Tabiî ki buranın havsını soluyor uzaklarda. Buranın insanlarının yürekleriyle, buranın bitkileriyle, deniziyle yaşıyor. 2008’de Nihat Behram’la yazışmaya başlamıştım. Aslında o dönem benim tanıştığım, bana değer veren ve gerçekten yaptığım işin arkasında durup bunu destekleyen, beni önemseyen şairlerden bir tanesi Nihat Behram. Ben şiirlerimi gönderiyordum. İnceliyordu, yorum yapıyordu&#8230; Ayrıca bana imzalı kitaplarını gönderiyordu o zamanlar. Bu aşamaya gelmemdeki en önemli isimlerden birisi, belki de başında gelen isim Nihat Behram’dır. Tabiî ki ben onun yüreğiyle beraber yaşıyordum. Onun şiirlerini okuyarak, dinleyerek büyüyordum. Onun şiirlerindeki özlemi, kavgayı kendimde hissediyordum. Bu anlamda şiirimde büyük yeri vardır Nihat Ağabey’imin.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Aşk senin şiirlerindeki en önemli imgelerden birisi… Aşk hakkındaki düşüncelerini kısaca özetleyebilir misin? </strong></p>
<p>Mazhar ALPHAN ikinci kitabımla ilgili bir eleştiri yazısı yazdığında şunları söylemişti; <em>“İmge ağırlıklı bir şiir yazıyor Budak. Bize ulaştırmak istediği konuları mecaz ve eğretilemelerle harmanlıyor. Sevgilisi üzerinden yapıyor bunları. Yaşamın ipuçlarını, çoğu sorunun yanıtını; izlenimleriyle işaret ediyor, gösteriyor. Dizelerinde adeta çığlık çığlığa yoğunlaşıyor. Ergenliğe geçiş döneminde ekonomik, politik, toplumsal sorunların izlenimlerini dilendiriyor&#8221; </em>Aşk olmadan, sevda olmadan duyarlılığınızı yitirirsiniz. Bu duyarlılık toplumsal ve politik olduğu kadar insanın kendisine duyduğu duyarlılıkla da eş değerdedir… Aşka gelince; her şey gibi aşk da kirleniyor günden güne. Çıkar ilişkileri, insanların iki yüzlülükleri bu çarkta aşkı da çember içine alıyor. Bu elbette çok kötü bir şey… Ben kirlenmemiş aşklarla büyümekten yanayım… Platonik olsa bile O’nu düşünürken halkı da aynı anda düşünebildiğim aşklardan yana… Tıpkı Nazım’ın da dediği gibi; <em>“İnsanların içindeyim / Seviyorum insanları / Hareketi seviyorum / Düşünceyi seviyorum / Kavgamı seviyorum // Sen kavgamın içinde / Bir insansın sevgilim / Seni seviyorum”</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Çok güzel cümleler bunlar… Biraz da yeni yayınlanan kitabın “Sesim Boğuluyor Denizlerde”ye değinelim istersen?</strong></p>
<p>Ben daha önce insanların susmalarına, pısırıklaşmalarına, sinmelerine tahammül edemediğimi söylemiştim. Ayrıca haykırdığı halde insan sesini duyuramayınca da içimden bir şey kopar… Üstelik duygular bunca kirlenmişken bizim da temiz kalan bir sesimiz yok demektir. Bu durumda “sesim boğuluyor denizlerde” demek gerekmez mi?</p>
<p>Yeni yayınlanan kitabımda da yine toplumsal duyarlılıkla yazdığım şiirler yer almakta…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?</strong></p>
<p>Elbette var.  Mersin’de yaşayan bir yurttaş, her şeyden öte bir “öğrenci” olarak Nevit Kodalı Güzel Sanat Lisesi’nde gerçekleşen erkekler ve kızların bir birine yaklaşmasını engelleyen “45 Santim Yasağını” eleştirdiğim ve bir “Sanatçı” duyarlılığıyla “Ucube Heykel” olayını eleştirdiğim için bir takım tehditler aldım. Ülkede “kötü”nün, “karanlığın” kol gezmesi içler acısı…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ali Osman Abalı / 18 Temmuz 2011 Mersin</p>
<p><a href="mailto:aliosmanabali@hotmail.com">aliosmanabali@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://uretiyorum.org/toplumcu-gercekci-siirin-en-genc-neferi-cihan-baris-budak-sorularimiza-cevap-verdi%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>önemsiz</title>
		<link>http://uretiyorum.org/onemsiz/</link>
		<comments>http://uretiyorum.org/onemsiz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jul 2011 18:23:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>cagri</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://uretiyorum.org/?p=2266</guid>
		<description><![CDATA[Gerçekten de geçmiş zamanla şimdiki zaman, şimdiki zamanla gelecek zaman arasındaki ilişki içinden çıkılmaz bir durum. Hele hele geçmiş zamanla gelecek zaman arasındaki ilişki, akıllara zarar. Eskiden &#8220;var&#8221; dediğin şey şimdi &#8220;yok&#8221; olabiliyor. Ya da eskiden &#8220;yok&#8221; dediğin şey şimdi &#8220;var&#8221; olabiliyor. Olabiliyor da bana mı olabiliyor? Hayır; herkese olabiliyor. Aslında bana da olabiliyor, çünkü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gerçekten de geçmiş zamanla şimdiki zaman, şimdiki zamanla gelecek zaman arasındaki ilişki içinden çıkılmaz bir durum. Hele hele geçmiş zamanla gelecek zaman arasındaki ilişki, akıllara zarar. Eskiden &#8220;var&#8221; dediğin şey şimdi &#8220;yok&#8221; olabiliyor. Ya da eskiden &#8220;yok&#8221; dediğin şey şimdi &#8220;var&#8221; olabiliyor. Olabiliyor da bana mı olabiliyor? Hayır; herkese olabiliyor. Aslında bana da olabiliyor, çünkü ben de &#8220;herkes&#8221;ten biriyim. Sıradan bir insanım. Ama kaçıncı sıradan? Sıradan şeylerle kafa karıştırmak isterim. Çünkü sıradan şeyler sıradan oldukları için normalde kafa karıştırmaz. Kafa karıştırma olasılığı düşüktür. İşte ben bu sıradan şeyleri sıradan değilmiş gibi gösterirsem, haz alırım. Aldığım haz da bana moral verir. Onu kullırım. Sürekli sırıtır; gülümserim. O zaman da geçmiş başka yerlere, gelecek başka yerlere dağılır gider. O an için mutlu olurum. &#8220;Şimdi&#8221;yi yaşarım. Ama ben Yaşar değilim. Olsaydım da fark etmezdi. Ad önemli değil. Maksat önemli. Önemsiz şeylerle vakit harcamaksa paha biçilemez.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://uretiyorum.org/onemsiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

