Gazete Haberi

Gazete Haberi

08 Ekim

İncelmiş titrek parmaklarımla gazetenin sayfasını çevirdim. Direnişimizle ilgili bir haberin içinde geçen, Yaşar ismini okuyunca zayıf bedenim sallanmaya, göğsüm inip inip kalkmaya başladı. Gazete ince parmaklarımın arasında kayıp hışırtıyla yere düştü. Bir an donakaldım. Her şey silindi belleğimdi, geçmiş, şu an, gelecek… Sonra belleğimdeki anılar, ruh halimin aksine, güneşe sarınmış olarak yavaş yavaş canlandı. Anılarımın içinde Yaşar ismi öne çıkınca acı çekiyor, suçluluk duygusuyla ağlıyorum.

Yaşar ismi bir ay önce götürüldüğümüz hastane yolculuğuna götürdü beni.

*  *  *

F tipi hücrelerine karşı açlık direnişimizin 160. günlerindeydim. Artık içtiğim şekerli suyu midem nazlanarak kabul ediyordu. Kimileyin de dışarı atıyordu. İşte böylesi bir durumdayken kapıyı şangırtıyla açan gardiyanlar, “hastaneye” diye apar topar hücreden çıkarmışlardı.

Biner binmez ring arabası beşiği anımsatmıştı bana. Ring salladıkça tüm bedenim titriyor, midem çıkacak kanal aranıyordu. Zehir gibi bir tat boğazıma doğru ilerliyor bense, yutkunarak geri bastırıyordum. Bir an geldi, midemden ağzıma doğru, geri bastıramadığım, sarı bir ırmak yükselmişti. Midem boşalınca biraz rahatlamıştım. Hastanede dinlenince iyice kendime gelmiştim. Bunun için dönüşte ringe binince kendimi daha dinç hissediyordum.

Sayımız tamamlanmasına karşın ring hareket etmiyordu. Küçük harflerle hastaneyi, doktorları, neden getirildiğimizi konuşuyorduk. Yedi kişiydik. Biri yoldaşım diğerleriyse siper yoldaşları eylemcilerdi. Ringin demir kapısı yine açılmıştı.

Vietnam savaşını anlatan kitapların kapak sayfalarında fırlayan bir direnişçi, kararlı bakışlarla ringden içeri girmişti. O kadar zayıflamıştı ki ilkin tanıyamamıştım. Elmacık kemikleri iki sapan gibi fırlamış, gözleriyse yüzüne zoraki iliştirilmiş iki siyah boncuğa dönmüştü. Selam vermiş, yanıma gelip elimden tutmuştu. Harfleri çiğneye çiğneye, sözcükleri yuvarlaya yuvarlaya diliyle iterek dışarı savurmuştu. Sesinin tınısından çıkarmıştım. Yoldaşımdı, kucaklaştık! Bir hafta önce bilincini yitirince hastaneye getirilmiş.

“Hastaneye geldiğimde kendimde değilmişim. Serum vermişler. Kendime gelince kolundaki serumu çıkarıp attım. Hapishaneye döneceğimi söyledim.” O konuşuyor bense yoldaşlığın güveniyle çökük yüzünü inceliyordum. Ne kadar sakin, durumundan son memnun, rahat, mutluyuz. Hastaneden kurtulmanın sevinci sarmış kemikli yüzünü.

Duruma ağırlaşan direnişçilerin hastaneye kaldırıldığını biliyordum. Merakla:

“Hastanedekilerin durumu nasıl.” diye soruyorum. Kesik kesik bir selle anlatmaya başladı.

“İyi olan da var, kötü olan da. Direnenler çoğunlukta ama tedaviyi kabul edenler de var. Duyduğuma göre birkaç kişi eylemi bırakmış: Durmuş, Kamil. Yaşar…” Yaşar ismini duyunca ben koptum.

Ümraniye hapishanesinde çok sevdiğim, günlerce birlikte tünel çalışması yürüttüğümüz dost bir örgütten  Yaşar. Duygularım buzullaşmıştı. Hastane haberlerini daha fazla dinlemek istememiştim. İçime çekilmiştim. “Neler oluyor,” diye sormuştum kendi kendime. Aklımın köşesinden dahi geçiremeyeceğim insanlar da mı süreci kaldıramıyor. Yoksa ben mi iyi tanımıyorum insanları. İyi ama Yaşar’ın göremediğim ne gibi zayıflıkları olabilirdi. Devrime, sevgilisine tutkuyla bağlı olan Yaşar gibi bir devrimci nasıl böyle bir duruma düşer. Devrimci bilinci zayıflamış olsa dahi sevgilisine karşı da mı bir bağlılığı, saygısı kalmamış!  Ümraniye’deyken anlatmıştı, bende özgün bir anı olarak kalan sevgisini. Aşk anısı belleğimde sevginin kirine dönüşmüştü. Yoksa Yaşar, anlattıklarını yeterince içselleştirememiş mi diye düşünmüştüm. Bu düşüncelerle ringden inmiştim. Kimseyle konuşmadan iki yanımda iki gardiyan hücreme doğru yürümüştüm. İçeri girer girmez hücre arkadaşlarıma bir şey demeden kendimi havalandırmaya atmış, voltaya durmuştum.

* * *

O gün düşündüklerim şimdi ağır bir taş gibi gelip yüreğime oturdu. Yüreğim taşıyamadığı ağırlığı tüm organlarıma yayıyor. Kafam, kafam hızla büyüyor. Zayıf bedenimin üzerinde büyük bir küreye dönüştü kafam, taşıyamıyorum.

Masaya tutuna tutuna kalktım.  Yaşar’la olan güzel birkaç anımı kağıda dökerek, bir nebze olsun, bu ağırlığa karşı koyabilirim belki. Kalemi, defteri alıp masaya oturdum. Yazamıyorum. Aklıma bir şey gelmiyor. Defteri kalemi masaya bırakıp kalktım. İçimde suçluluk, içimde sevinç, içimde deli isyan, içimde karma karışık duygularla ayaklarımı sürüye sürüye havalandırmaya çıktım, voltaya durdum yine. Başımın üzerinde bir avuç masmavi gökyüzü. Gökyüzüne baka baka yürüyorum. Yürüdükçe düşüncelerim Ümraniye hapishanesine gidiyor ve tüm sıcaklığıyla Yaşar geliyor yanı başıma.

* * *

Tünel çalışmamızın ikinci yılına devrildiği bir dönemde tutuklanıp gelmişti Yaşar. Devrim düşmanı bir valiyi cezalandırma eyleminden yakalanmıştı. Daha ilk günlerden kanım ona ısındı. Serinkanlı, ağırbaşlı, kalender biriydi. İyi anlaşıyorduk. Gelişinin ikinci ayı tünel ekibine alındı. İş içerisinde daha yakından tanır oldum. Ekibimiz on kişinin üzerindeydi. Geceleri sabahlara kadar birlikteydik. Kimimiz tünele iniyor kimimiz ise yukarda çalışıyorduk. Gecelerin yanı sıra kimi kez gündüzleri öğleden sonraları ve akşamları da iki katlı koğuşumuzun birinci katını kapatırdık. Gece çalışmasının bir devamı veya gece çıkardığımız toprağın eritilme çalışmasıydı bu saatler. Bu çalışmalardaki sayımız beşle yedi arası değişirdi. Birkaçımız genelde bu saatlerde dinlenmede olurdu.

Koğuşun ortasında çember biçiminde otururduk. Gecekinden farklı olarak bu saatlerdeki çalışmaya her birimiz kendi rengimizi katardık. Gecenin aksine sesin dışarı gitmesi kaygısı taşımadığımız için rahatça konuşabiliyorduk. Her gün konularımız değişirdi. Kimi okuduğumuz bir kitap kimi tarih, anı fıkra, kimileyin de yarışmalar… Zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık. Bir gün yine böyle çember biçimini alıp oturduk. Yaşça en büyüğümüz olan Muzaffer,

“Arkadaşlar bugün yeni bir konu üzerinde konuşalım. Konuyu düşündüm ben,” dedi.

Muzaffer, Metris hapishanesinin firarilerindendi. 12 Eylülden beri yaşamının büyük bölümü hapishanelerden geçmiş. İlk hapse girdiğinde daha yirmisinde yokmuş. Gittiği her hapishanenin koğuşunda tünel çıkmıştır. Faşizm onu bugüne kadar hiç durduramamış. Kimi günler şaka yollu f tipini üzerine konuşunca şöyle derdi, “Koşullar ne olursa olsun orada da boş durmayacağım.”

Muzaffer elini toprağa daldırdı bir avuç toprak alıp elinin içinde sıktı, evirdi çevirdi top biçimine getirdi. Elini öne doğru uzatıp heyecanlı bir sesle sürdürdü,

“Bugün aşk üzerine konuşalım arkadaşlar. Devrimci olduktan sonra ki, eğer olan varsa, ilk aşkımızı anlatalım.” Bir sessizlik oldu. Muzaffer devam etti, “Hadin bakalım, devrimci duygularımızı, gökkuşağından beslenmiş devrimci inceliğimizi paylaşalım.”Yine sessizlik oldu. Açık camdan, havalandırmada oynanan top ve ayak sesleri içeriye doluştu. Muzaffer yeni bir şey söylemek için ağzını açar açmaz yatmakta olan Yaşar,

“Bekleyin bekleyin, ilkin ben anlatayım,”diye bağırdı. Derin bir soluklanmayla birlikte hepimiz kahkahayı koyverdik.

Yaşar, üzerinde atletle şort, gelip tabureye oturdu. Bir gün önce gece boyunca tünelde çalışmıştı. Sabahleyin de hastaneye gittiği için şimdi uyuma saatleriydi. Bacaklarını açtı, ellerini dizlerine dayadı. İçini çekerek,

“Arkadaşlar,” deyip sürdürdü, “Bana kalırsa aşksız bir devrimcilik eksik bir yaşamdır. Bir devrimci aşkın ince duygularını tatmalı. Dahası bana kalırsa aşksız yaşamamalı. Aşkın ince duygularını ilmik ilmik öremeyen, onun insani boyutunu yaşamına yediremeyen bir devrimci, işin daha zor bir cephesi olan halkla doğru temelde nasıl kaynaşabilir,” deyip sustu. Yüzü kızardı. Başını kaldırıp bizi gözden geçirdi. Utangaç bir sesle, “Özür dilerim. Ders verir gibi konuştum. En iyisi eğer sıkmadıysam aşkımı anlatmaya geçeyim. Hem inanın böylesi bir ortamda, hele ki bunca ayrılıktan sonra, sevgimi anlatarak rahatlamayı çok istemişimdir. Belki biraz olsun özlemimi yatıştırmış olurum,” deyip sustu yine. Derin bir soluk aldıktan sonra, “Ben bir proleter kıza aşığım arkadaşlar,” diye başlamıştı ki Muzaffer kükreyerek araya girdi,

“ Hey Yaşar, bırak şimdi o proleter kızı. İlk aşkını anlat.” Yine gülüştük. Yaşar’ın yüzü yine kızardı, suç işlemiş bir çocuk gibi Muzaffer’e bakarak,

“Yoldaş, ben geç aşık oldum, devrimci olduktan sonra yani.” Muzaffer bakınıp gülümsedi. Bize dönerek,

“Görüyor musunuz arkadaşlar bir ders daha aldık: Devrimci olmadan önceki sevmeleri aşktan saymıyor yoldaşım,” deyip Yaşar’a döndü gülümseyerek, “O zaman benim için sorun yok yoldaş. Ben devrimciliğin en kızgın günlerinden 80’lerden aşık oldum. Sonra kollarını koynuna doğru çeken Yaşar’a bakıp, Tamam tamam rahat ol. Artık araya girmeyeceğim. Sen sözünü bitirene kadar ağzıma kilit vuruyorum.”

Yerden bir avuç toprak aldı elinin içinden çevirmeye başladı Yaşar. Sözler ağzından değil de açılıp kapanan avucundan çıktı sanki,

“ Ben ilk Tanıdığımda o bir konfeksiyon atölyesinde çalışıyordu. O zamanlar ben üniversiteyi yeni bitirmiş, profesyonel devrimci olmaya kesin karar vermiştim. Onun için her yazın aksine o yaz memleketime gitmemiştim. O günlerde işçi Havzalarında bildiri dağıtma kampanyamız vardı. Altı kişilik bir ekiple ilk olarak kola işçilerinin işe geliş saatinde fabrikanın önünü tuttuk. Daha bildiri dağıtmaya başlar başlamaz gözlerimiz buluşmaya başladı. Birkaç bildiriden sonraysa artık yan yana, birbirimizin soluğunu duyarak, bildiri dağıtıyorduk. Bir bildiri uzattığımız işçilerle bir birbirimizle konuşuyorduk. İşçilerin sonuncusu fabrikadan içeri girince üzgünce bakıştık. Sanki “işçilerin gelişi de bildirilerin dağıtımı da bir ömür boyu sürse,” der gibiydik. Neyse ki sevinçli haberi sorumlu yoldaşımız verdi:

“Akşama da tersanelerin önünde bildiri dağıtacağız. O zamana kadar gidip Tuzla sahilinde gezinelim,”dedi. Proleter arkadaş gözlerini kaldırdı, gözlerinden geçen ışıkta şu sözleri okudum, “Düşünebiliyor musun akşama kadar birlikte olacağız. Üstelik akşam yine yan yana bildiri dağıtacağız.” Sözsüz birbirini çok iyi anlayanlara özgü bir dille anlaşınca, İkimiz de gülüştük. Proleter arkadaşla yan yana araca bindik. Muzaffer dayanmayarak araya girdi,

“Yeter bize proleter havası attığın. Sevgilinin ismi yok mu? İsmini söyle sene.”

Yaşar yumuşakça gülümsedi,

“İsmini söylemesem,” dedi.

“O zaman biz bir isim yakıştıralım arkadaşlar,” dedi Muzaffer. Düşünmeye zaman kalmadan bir arkadaş atıldı,

“Sevda desin arkadaşlar Sevda.”

“Olur,” deyip Yaşar’a sordu Muzaffer,

“Ne diyorsun Yaşar. Sana da uyuyorsa, proleter arkadaş, yerine Sevda der misin?”

“Sevda, Sevda…” diye birkaç kez tekrarladı, sonra, “olur” deyip sürdürdü Yaşar,

“Tuzla girişinde bir markete girip yiyecek bir şeyler aldık. Sahilde geniş bir sofra kurup kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıdan sonra dönem üzerine konuşmaya başladık. Kısa süre sonra yoldaşları baş başa bırakıp Sevda’yla sahili turlamaya başladık. Sevda’da benim gibi şimdiye kadar hiç aşık olmamış. Oracıkta bana aşk üzerine şu öğüdü verdi,

“Olursan bir devrimciye aşık ol.” Ben de onun sözlerini onaylayan şu cümleyi kurdum,

“Olursam bir devrimci kadına aşık olacağım.”  ikimizde gülüştük. Daha o ilk saatlerde birbirimize yakınlaştık.” Yine sustu, önce kendine anlattığını yüzünden anlıyordum. Başını kaldırıp,

“Bir de o zaman ne okuyormuş biliyor musun arkadaşlar, Edim Smith ile Ricardo’yu. Kapitale geçmek için önce bu kitaplardan başlamış,” dedi, memnuniyetle gülümseyip sürdürdü:

“Haziranın ilk günleri olduğu için hava akşama doğru serinledi. Yalnız ben kolsuz giyinmiştim. Herkesin üzerinde ya ince bir hırka ya da mont vardı. Tersanenin çıkış kapısına gittik. İkimiz yan yana bildiri dağıtıyoruz. Sevda soğukta kollarımdaki kılların dikleştiğini görünce üzerindeki hırkayı çıkarıp omuzlarıma attı. Ben başımı çevirmeye kalmadan,

“İtiraz istemiyorum, üşüyorsun. Kollarını geçir. Dönüşte de çıkarma, üzerinde kalsın. Hırka senden kalsın. Zaten erkek hırkası, rengini, desenini çok beğendiğim için almıştım,” dedi. Akşamleyin sırtımda onun sevdiği hırka birbirimizden ayrılırken ikimizde bakışlarımızla,

“Biz böyleyiz işte, aşkı, başlatmadan bitiririz, “ diye söyleştik.

O günden sonra bir yıla yakın bir süre birbirimizi göremedik.

“1 Mayısta, işçilerin kortejinden Sevda’yı görünce nasıl heyecanlanmıştım. 1 Mayıs coşkuma aşk heyecanı karıştı. Onu çok özlemiştim. Buna şüphe yoktu.” Sustu, gözlerinin ışığı yüzüne yayılmıştı. Sanki bu sözlerin devamını yalnız içine söyledi. Sonra bize bakarak sürdürdü,

“O gün eylemden sonra alanda birlikte ayrıldık. Hepimizin bakışlarını gözlerinde toplayınca gülümseyerek, “Akşama kadar sokak sokak dolaştık, konuştuk, bakıştık. Sözcüklerimizin yetmediği yerde ağaçlarla, kuşlarla, olmadı güneşi yansıtan camlarla konuştuk. Şiirler okuduk. Birbirimizden ayrılmadan az önce sorumlu yoldaşla karşılaşmıştık. Gülümseyip geçti. Bense söyle düşünmüştüm: ‘Bitti her şey bitti. Bir daha görüşemeyeceğiz, bir araya gelmemize izin vermezler.’ O an sorumlu yoldaşın yanına gidip, bir süre önce kararını verdiğim yeraltı çalışmasına hazır olmadığımı belirtmek istedim, yapamadım.. Ama hemen aklıma, yoldaşlarımın da hoşuna gideceği daha ileri bir karar geldi. Şehirleri bırakıp dağ kadrosuna gitme kararı. En doğrusu de buydu. Onu unutmanın en etkili yolu buydu. Zaman geçirmeden birkaç gün sonra kararımı yoldaşlara açıkladım. Kabul görmedi. Daha erkenmiş, şimdilik kentlerde daha yararlı olurmuşum.”

“Yeraltı çalışması için hücre evi tutma günü geldi çattı. Yoldaşlar,”

“Tanımadığın biriyle kalacaksın. Oldukça güvendiğimiz bir yoldaş. Hızlı bir gelişim gösteriyor. Hatta şu an harıl harıl kapital çalışan bir kadın yoldaş,” dediler. Bu sözler içimi bir çiçek bahçesine çevirdi. Heyecanım yüzüme yansıdı mı bilmiyorum ama içimden şunları geçirdim, ‘demek kapitale geçmiş.”  Yaşar sustu. Başını kaldırdı. Güneşli göğe benzeyen gözlerini bize dikip, “Arkadaşlar bilin bakalım ev arkadaşım kim olabilir?”

“Söylemeye gerek var mı, Kapital okumaya geçtiğine göre…” Dedik. Kıkırdayarak güldü.

“Yaşa! Hepiniz konuşmamı dikkatlice dinlemişsiniz,” dedi, dudaklarının kenarlarını yaladı. Yutkunup sürdürdü,

“Evet, ev arkadaşı diye getirdikleri Sevda’nın ta kendisiydi. Karşılaşmamızı görmeliydiniz. Duygularımız, yüzümüzde Yalımlanan bir ateşe dönüşmüştü. Gözlerimiz birbirinde öylece kala kaldık. Onu bilmiyorum ama ben onun gözlerinde uçsuz bucaksız bir okyanusa dalmış gibiydim.

Sorumlu yoldaşta bizi şaşırtan bir davranışla,

‘Ben sizi baş başa bırakayım. Yalnız şu sözlerimi hiç unutmayın. Bugünden sonra artık örgütümüzün yeraltı çalışmasının içinde yer alıyorsunuz. Randevularınıza çok dikkatli ve zamanında gidin. Takibe özel önem verin. Şunu asla unutmayın: yeraltı yaşamı bir an bile gevşemeye gelmez. Şimdilik hoşça kalın,’ deyip, bizi epey bir süre götürecek kadar para bıraktı. Son olarak ise, ‘Randevuya gelince, yeni bir çalışma biçimine geçeceğiz. Bunun için şimdilik randevu vermiyorum. Birkaç güne kalmaz ben gelirim,’ deyip gitti.”

“Birbirimiz için gerekli olan tüm şeylere kavuşmuştuk. Yalnız günlük ihtiyaçlarımız için dışarı çıkıyorduk. Diğer zamanlar başbaşaydık. İkimizden oluşan bir dünya kurmuştuk. Kimileyin bu dünyaya kitaplar, şiirler, türküler katıyorduk.”

“Fakat günler geçtikçe sevincimize bir tedirginlik eklendi. Sorumlu yoldaş gelmedi. Bu kadar gecikmesi olağan değildi. İçimizi bir sıkıntı kemirmeye başladı. Kalkıp bir yerlerde bağlantı kurmak için kalktım. Sevda, ‘sorumlu yoldaşı biraz daha beklesek,’ sözüyle durmuştum. On beş gün sonra kapımız vuruldu. Elim kapının kolunda sorumlu yoldaşla yüz yüze kaldık. Heyecan ve sevincimiz iç içe geçmişti. Oysa uzun süredir büyük bir takip varmış. Onun için bize gelinmemiş.  Sorumlu yoldaş takibin boyutunu anlattıktan sonra,”

‘Korkacak bir şey yok, tehlikeyi atlattık. Polis, takibe aldığı evlerdeki yoldaşlara ulaşmadan önlem aldık. Bundan sonra sizinle periyodik olarak görüşülecek. Çalışma alanlarınız için yarına her birinize ayrı ayrı randevular vereceğim. İlk görüşmeye birlikte, sonraysa…’ demesine kalmadan araya girip birlikte kalma istediğimi açıkladım. İkimize dikkatlice baktı, sanki kararınızdan emin misiniz, der gibiydi. Bakışlarını Sevda cevap verdi:”

“Biz kararımızda ciddiyiz yoldaş. Eğer örgütümüz uygun görürse…”

“Hem baba hem de anne bakışlarıyla bizleri kucaklayan yoldaş,”

“Sizi teprik ediyor ve kutluyorum. Kararınızı gerekli yere bildireceğim. Ama onaylanacağından eminim. Sevginiz sizi ileri fırlatacak,” dedi. Ağız dolu gülerek,

“Yoldaş doğruyu söylemişti. İzleyen günlerde aşkımız…” Konuşmanın burasında Muzaffer araya girdi,

“Yeter bu kadar. Yine bize devrimci aşk dersi, vermeye kalkma. Sonra ne oldu. Hapse girmeden önce sevgilinle kalıyor muydun,” diye sordu.

Yaşar soluklanarak başını salladı, ellerini dizlerine vurdu,

“ Hapse girmeden üç gün önceye kadar birlikteydik. Eylemden üç gün önce onu dağ kadrosuna gönderdiler. Ben de eylemin ertesi günü yola çıkacaktım. Artık sonsuza kadar dağda iki sevgili olarak kalacaktık. Sonra elini toprağa daldırdı,

“Boşuna mı, gece, gündüz demeden, o kadar çaba harcıyorum. Ona bir an önce kavuşmanın yolunu kısaltmak istiyorum,” diye bitirmişti konuşmasını.

* * *

İyice yoruldum. Soluk soluga, ayaklarımı sürüyerek içeri girdim. Masaya geçtim. Uzandım, yere düşen gazeteyi alıp masanın üzerine koydum. Sanki biraz önce okuduğum haber gerçek değilmiş gibi yeniden gazetenin üzerine eğildim.

“Kandıra F Tipi cezaevinde kalan tutuklu Yaşar, kaldırıldığı Kocaeli devlet hastanesinde tedaviyi kabul etmediği için Ölüm Orucumun 250 gününde öldü! Ellerim, dudaklarım titreyerek haberi bir daha bir daha okudum. Demek o zaman da zorla müdahale etmişlerdi. Bunu belirtme gereği dahi duymamıştı. Yaşar’ı biraz daha derinlemesine tanımış olarak defteri önüme aldım kaleme sarıldım. Şimdi onu anlatabilirdim artık…

1 yorum

  1. idris yigit

    MERHABA DOSTLAR;  Zamanlama olarak biraz geç oldu. Yine de Ölüm Orucu süreciyle ilgili yazdığım öyküyü sizlerle paylaşmak istedim.Sevgiyle kalın.

Yorum yaz