İLK SÖZ SON AYRILIK

İLK SÖZ SON AYRILIK

26 Mart

                       İLK SÖZ SON AYRILIK

Yavaşlayan ayaklarımda kafam gibi üzünçlü. Toplantıdan biraz önce çıktık. En çok o konuştu. Sözleri herkese bakışları ise yalnız bana yönelikti. Ertelemeye, beklemeye doymuş, dayanma gücünü yitirmiş gözleri, yüreğime yapışmış, benimle birlikte yürüyorlar. Ayrılırken uzattığı eli titrek, bir hafta sonra görüşürüz diyen sesiyse kırık döküktü.

Yedi gün nasıl geçecek tedirginliği vardı üzerinde. Doğrusu bir hafta bana da tanımlanamaz bir zaman aralığı gibi geliyor.

Hem son üç aydır toplantıdan toplantıya görüşüyoruz. Su gibi akıp giden birkaç saat içinde, gözlerimizi saymazsak, ikimizin konuştuğu süre birkaç tümceyle sınırlı. Oysa yıllara dayanır tanışmamız. Az şey paylaşmadık duygularımızı bu denli yoğunlaştıran. İlk karşılaşmamızı anımsıyorum, bir eylem alanındaydı. Slogan attırıyordu. Ben ise durmuş ona bakıyordum, hayran hayran. Şimdiye kadar onu nasıl ayırt edemedim diye düşünmüştüm. Sonradan öğrendim, uzun bir aradan sonra katıldığı ilk ve son yasal eylemmiş. Alandan ayrılırken birlikte yürüdük. O kısacık yola ne çok sözcük sığdırmıştık. Bir tohum oldu o günün sözcükleri bugünlere kadar aldığımız yolda.

Sokaklar sessiz, evimin içi suskun. Ev arkadaşım bugün gelmeyecek. Bir şeyler atıştırdım sonra koltuğa geçip oturdum. Birkaç yazı okumalıyım, bugünkü toplantıyı değerlendirmeliyim. Fakat bedenen yorgun, düşüncelerim ise onunla sarılı. Onu ve duygularımızın dilini neden kestiğimizi düşünüyorum. İdealimiz, yeryüzünü aşkın yüzüne çevirecek idealimize uygun bir duygusal yaşantı sürdüremeyeceğimiz çekincesi… Bir de her an ayrı düşme korkusu. Bu nedenlerden dolayıdır duygularımıza el sürmeyişimiz. Bu gidişe, korkuya, çekinceye bir son vermeliyiz, ama nasıl. Biraz dinleneyim sabahleyin sakin kafayla…

Sabahı zor ettim. Uykum sık sık bölündü geçmişin anılarıyla. Kararımı verdim arayacağım. Toplantıların ertesi, gün boyu evde kalır. Konuşmaları değerlendirir, sonuçlar çıkarır ve rapor hazırlar. Saatime bakıyorum, çok erken.

Bir saat sonra telefona uzandım.

“Özür dilerim ama arayamadan duramazdım.”

“İlkeleri ben de bilmiyor değilim.”

“Bugün bahçeye gelebilir misin?”

“Saat sekizde mi, erken değil mi?”

“Haklısın, teşekkürler, görüşürüz o zaman.”

İşte oldu. Hadi şimdi biraz süslenelim. Giysi dolabım da fena değilmiş. Ah, inanmıyorum. İlk karşılaşmamızda giydiğim elbisemi ütülemiş asmışım. Eh, nede olsa bu görüşmede bir ilk  olacak. O günkü giysimle görmesini, o günkü bakışlarla süzmesini istiyorum.

Hımm, örgüde hala yakışıyor, okula gittiğim günlerdeki gibi. Gerçi o zamanlar, çoğu kez, anneme zorla ördürtürdüm saçlarımı. Neymiş çok zamanını alıyormuş. İşte birkaç dakikada oldu. Örgü yüzümü de ortaya çıkarıverdi. Elmacık kemiklerimde birazcık uzun mu ne? Neredeyse burnumun ucuyla aynı hizadalar. Aman olsun, Sinan beğendikten sonra. Haydi bakalım Ayten önce, ev arkadaşına küçük bir not bırak. Sonra çantanı al ve yürü…

“Merhaba Sinan.”

“Merhaba Ayten.”

“İlk karşılaştığımız günkü giysini giymişsin.”

“Sen de öyle.”

“Ben fazla ev değiştirmedim ki. Onun için elbisemi koruyabildim.”

“Ben de her gittiğim eve giysiyi de taşıdım.”

“Bugün giymek nerde geldi aklına.”

“Telefon eden kadının ses tonundan esinlendim.”

“Sesimden böyle bir çıkarım yaptın demek, güzel. Seni o günkü gibi görmek çok güzel. Yalnız biraz kilomu almışsın?”

“Evet biraz.”

“ İstersen yürüyerek konuşalım.”

“Yürürüz, öncelikle daha dün görüşmüşken böyle alelacele, üstelik ilkesiz davranıp telefonla aramanın nedenini öğrenmek istiyorum.

 “Bunun için özür dilerim. Telefona sarılmadan önce düşünmedim değil, düşündüm. Kendimle epey de çatıştım. Duygularım geldi gitti, ama üzgünüm, toplantı gününe kadar bekleyemezdim. Kaldı ki toplantılarda konu dışında başka bir şey konuşacak zaman ve ortam olmuyor.

Sözcüklerin üzerine basa basa tekrarlıyor, “Toplantı konusu dışında başka bir şey konuşmak.” Yüzü yumuşuyor, birazda tedirgin, sözü bana veriyor, Buyurun seni dinliyorum.”

“Lafı dolandırmayacağım Sinan. Duygularımız ortada. Sorun şu, bana karşı ne hissettiğini öğrenmek istiyorum.” Bakışları iyice güçleniyor. İlk karşılaştığımız günkü bakışlarına sonraki yaşanmışlıkların ışığı ekleniyor.

“Sana yakınlık duyuyorum, ama…”

“Bak Sinan, bunca zaman birbirimizi oyaladığımız yeter artık. Yaptığımız iş ne olursa olsun bizim de duygularımız var, bizim de sevme hakkımız var.”

İnce dudakları titreyerek aralandı,

“Gözü pek bir çıkış. Oysa ben…”

“Neden göze alamıyorsun Sinan. Sömürüye karşı ölümü göze alıyorsun da, sevmeye karşı neden bu denli korkakça…”

“Duygusallığın sürükleyiciliği, bağlayıcılığı daima ürkütmüştür beni.”

“Kendine güvenmiyorsun, bunun için sevmeyi zayıflık olarak görüyorsun.”

“Kişiselliğin sınırlarının başladığı yerde zayıflığın şimşekleri çakmaya başlamaz mı?”

“Değil, hiç de değil. Mücadeleyle iç içe sevmeyi de sürdürebilmeliyiz. Koşulu olduğu sürece, zayıflık olarak imlemeyip, duygularımızı yaşamalıyız. Bu bizi zenginleştirir Sinan, eminim.” İyice sokuluyor Sinan. Soluğu yüzümü ısıtıyor. Gözleriyse yüreğimi, Yavaş bir sesle,

“Çok güzel dahası yerinde konuşuyorsun, sözlerin içime işliyor ya. Ama sözünü ettiğin koşullar var mı?”

“O koşullar oldu Sinan. Şu an da var. Biz ise iki yıldır gözlerimizle, sözlerimizle sevişmekten öteye adım attığımız yok! Oysa…”

“Ama her an ayrılık tehlikesi, tetikte yaşıyoruz. Bunun için şu an sevgi, aynı zamanda duygulara karşı da direnebilmektir. Sinan’ın sözleri duygularımı gemliyorum, aynı zamanda hırslanıyorum.”

“Ben artık bu sözleri duymak istemiyorum Sinan. Duygularımı yaşamak… Bunun ömrü bir öpücükle sınırlı olsa da yaşamak istiyorum.”

“Bir öpücükle sınırlı olsa da,” diye tekrarlıyor tümcemi. Aynı anda önce ellerimiz buluşuyor sonra duygularımızın yoğunluğunu biriktiren gözlerimiz. Boynuna sarılırken Sinan’da kollarını belime atıyor. Çevreye aldırmadan dudaklarımıza …

Ayak sesleriyle kala kaldık.

“Durun, sizleri balayına götürmeye geldik!” sözleriyle birlikte çevremizi silahlı siviller sardı.

Dudaklarımızla yapamadığımızı gözlerimizle yapıyoruz. Sinan,

“Bir bakışla sınırlı olsa da,” diye fısıldayabiliyor. Üzerimize atılıyorlar. Kollarımızı büküp arkadan kelepçeliyorlar. İkimizin de başı dik. Polis arabasına atıyorlar. Yan yanayız. Bezle gözlerimizi sımsıkı bağladılar. Tenimiz özlemle birbirine değiyor. Yaslandığımızı gören bir polis üzerimize basa basa aramıza sıkışıyor. Vücudum buz kesiliyor. Polis,

“Yaslansana kaltak. Ben Sinan’dan daha tecrübeliyim. Ayda dört beş kadını saatlerce ovduğum oluyor. Sinan’a sorsan daha bir kadını bile…”  Diğer polisler gülüşüyor. Biri,

“Sen arada çekil kaptan. Sinan onu becerir. Yaparsın değil mi ulan.”

“Becerir becerir. Birkaç dakika daha bekleseydik sokağın ortasında becerecekti.” Yine gülüşüyorlar. Sinan’dan ses çıkmayınca , “Ulan yavşak niye cevap vermiyorsun. Yoksa erkek değil misin? Neyse yol boyunca erkekliğin ne olduğunu öğreneceksin.”

Araç durdu. Birisi,

“Şunları aşağıya indirip gözlerini açın,” diyor. Aşağı indiriliyoruz, gözlerimiz açılıyor.  Yoğun ışıktan dolayı çevreyi seçemiyorum. Biri,

 “Rahat olun, ıssız bir yerdeyiz. Çevrede in cin top oynuyor. Sokağın ortası öpüşmenize uygun olmadığı için sizi buraya getirdik. Şimdi rahatça öpüşün. Sevişmek isterseniz bir süreliğine ortalıktan kaybolabiliriz. İşkenceci de olsak aşka saygımızı yitirmiş değiliz.”

“Komiserim bu kıyağımıza karşılık bir isteğiniz olmayacak mı?”

“Siz karışmayın çocuklar. Bunlar akıllı insanlar. O kalabalık sokaktan alıp böyle ıssız bir yere getirdiğimize göre… Onlarda elbette iyiliğimizi karşılıksız bırakmazlar.” Hareketsiz kalışımıza çıkışarak, “Korkmayın, size şeref sözü veriyoruz, burada olup biteni yoldaşlarınıza gammazlamayacağız. Bizimde ilkelerimiz var.” Bir polis kalçama tekme sallıyor.

“Kaltak, utanıyor musun, yaksa çekiniyor musun?”

“Utansaydı yolun ortasında adamın boynuna öyle sarılmazdı.”

“Siz bilirsiniz ister öpüşün ister öpüşmeyin. Bizim size yapabileceğimiz tek kıyak buydu. Hem siz karlı çıkacaktınız hem de biz. Bu ibne şimdi Diyarbakır yolcusu. Asıl suç yeri orası. Yolumuz uzun. Nasılsa istediğimizi almanın bir yöntemini buluruz. Biz isterdik ki işin içine düşmanlık girmeden, medeni insanlar gibi konuşup anlaşalım. Ama siz kötekle yola gelmeye alışmışsınız.”

“Bunlara iyilik yaramaz. Atın şunları arabaya. Bu gidişle şu kaltak yüzünden zavallı çocuk Diyarbakır’ı da göremeyecek.”

Dünyama özgü sıcaklık yok oldu araçta. Karşıt bir dünyanın buzul ortamından sınırlarıma çekiliyorum. Aklım, Diyarbakır yolunda Sinan’ın uğrayacağı işkencelere gidiyor. Sallanmaya başlayan omuzlarımı, Sinan’ın anımsadığım, “Şu an sevgi, aynı zamanda duygulara karşı da direnebilmektir,” sözleriyle durdurabiliyorum.

Ve içimden söyleniyorum, sevgi, şimdi dik durmaktır.

 

 

 

Yorum yaz