Kuantum fiziği, görelilik, biyogenetik ve doğanın diyalektik anlayışı -II

Kuantum fiziği, görelilik, biyogenetik ve doğanın diyalektik anlayışı -II

07 Şubat

Emperyalist küreselleşme neyi tasfiye ediyor?
Enternasyonalizm, toplumsallaşmış birey, kolektif işçi bilinci

Bugün emperyalist ülke ve tekellerin egemenliği dünya ölçeğinde, eskisine göre kat be kat artmaktadır. Uluslararası düzeyde emperyalist egemenliği güçlendirecek, bu egemenliğe süreklilik kazandıracak, ekonomik, siyasal, askeri düzeyde sıkı takip ve müdahaleyi, denetimi sağlayıcı kurumlar (IMF, DB, Dünya Ticaret Örgütü, G-8, NATO vd.) kurulmakta ya da zaten varolan kurumlar daha fonksiyonel hale getirilmektedirler. Bu, emperyalist küreselleşmenin iktisadi politikalarıyla tekellerin uluslararası düzeyde artan etkinliği ile birlikte gelişmekte, daha komplike bir hakimiyet, egemenlik ve bağımlılığın da buna göre bir biçimlenişi olmaktadır. Bölgesel birlik oluşumları -pazar birliği ya da AB gibi siyasal birlik sürecine girmiş olanlar-, Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu orta düzey kapitalist gelişme düzeyinde olan bağımlı ülkeler, bu gelişim sürecinin içerisinde yer almaktadır. Emperyalist küreselleşme politikalarının dünya ölçeğinde büyüttüğü yoksullaşmanın ötesinde, çok daha derin bir sefalet içerisine itilen sınırlı kaynakları yağmalanmış, açlığın pençesinde kıvranan kendi kaderine terkedilmiş ülkeler de -Orta Afrika- bulunmaktadır. Tüm bu gelişmeler, bu ülkelerin içerisinde bulundukları durum, siyasal koşullar, sınıfların durumu, sınıf mücadelesinin karşı karşıya olduğu sorunlar, görevlerin kapsam ve içeriği, hedefleri, genel toplumsal koşullar ve yaşama şekilleri vb. birçok yanlış tahlil ve sapmalara da yol açan, bir dizi değişikliği, yeni sorunları, görev ve hedefleri ortaya çıkarmaktadır.
Emperyalist tekel hakimiyetinin ekonomideki gerici niteliği, siyasal egemenliğin -keza kültürel vb.- de bunun dışında bir şekillenmesine olanak tanımaz. Uluslararası tekellerin, bankaların sermaye yatırımlarını, meta üretim ve dolaşımını engellemeyecek, kısıtlamayacak, yeniden yapılandırmanın önünde engel oluşturmayacak, krizleri yönetme olanağı sağlayacak bir serbesti arayışı, ekonomilerde olduğu gibi siyasal düzeyde de, dünya genelinde bölgesel ve tek tek ülkelerde bunu uygun düzenlemelerin yapılması, bugünkü adlandırmasıyla neo-liberal politikalar, ne tür bir kapsam ve içerikle sunulursa sunulsun, bu gerici öz üzerinde şekillenir. Ulusal, siyasal, dinsel, dilsel, toplumsal ve bireysel yaşama şekilleri -kültürel sorunların, emperyalist kapitalist ekonominin küresel, bölgesel ve tek tek ülkelerdeki çıkar ve ihtiyaçlarına uygun çözüm ve düzenlemeleri, kimi değişiklikler getirir, kendi gereksinimlerine göre, çözer, biçimlendirir ve sınırlandırırken, sorunları yeni biçimler altında yeniden üretmekten öteye gidemez. Bu çözümler, emperyalist tekellerin özsel gerici niteliğine, çürüyen kapitalizmin özelliklerine uygun, ulusal, halkçı, demokratik ve sosyalist çözümlerine karşıt yöndedir. Bu noktada liberalizmle demokrasi, liberallikle demokratlık arasındaki farkın bilince çıkartılması, ekonomide olduğu gibi siyasette de gerici bir tekelci egemenliğin olduğu emperyalizm çağı neoliberal politikalarıyla- önümüzdeki süreçte öne çıkartılabilecek üçüncü yol, yeni demokrasi vb. ile ayrım ve sınırların kalınca çizilmesi, cepheden mücadele, demokrasinin kapsam ve içeriği, demokrasi için mücadele, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi arasındaki bağ, sosyalist demokrasi anlayışı, nihai hedeflerle güncel görevler arasındaki ilişkinin kuruluşu konularının derin kavranılışı ve oportünist liberal reformist tasfiyecilikle mücadele ile birlikte yürütülmelidir.
Ulusal sınırların kaldırılması, feodal dinci gerici yapıların köhnemiş siyasi kurumların tasfiyesinden, eğitim sistemlerindeki çekirdek aile yapısındaki çözülmelerden, kültürlerin kaynaşmasından kaygı duyacak olan biz değiliz. Hatta hala onlara sıkıca sarılanlar, kendi devletleri üzerindeki egemenliklerini, o ülke emekçilerini bastırmakta ve aldatmakta kullanan, keza “ulusal çıkar” kisvesi altında tekellerin hegemonyacı çıkarları için bir saldırı ve savaş makinesi olarak kullanan emperyalist ülke burjuvaları ve işbirlikçi tekelci kapitalistlerdir.
Komünistler derin bir enternasyonalist bilinçle doludurlar. Proleterlerin vatanı yoktur ve sınırların olmadığı bir dünya, komünizmin özgürlük dünyasını istemektedirler. Bu noktada bizim karşı çıktığımız, halkların, ezilen ulusların iradelerinin ve egemenlik haklarının -kendi kaderini tayin hakkının hiçe sayılması, emperyalizmin tekellerinin egemenliğinin günlük işlere varıncaya dek dayatılmasıdır- yarısömürge ve bağımlı ülkelerin, ulusal zenginliklerin, birikmiş artı değer, hammadde kaynakları vb.lerinin borçlandırma politikaları ve borsalar üzerinden vahşice yağmalanması, sağmal ineğe çevrilmeleridir. Ulusal halkçı demokratik kültürün emperyalist kültür tarafından tasfiyesi, dejenere edilerek, -müzik endüstrisinde popülerleştirilen etno-müzik dalgası- özümlenmesidir.
Komünistler, bir özel mülkiyet kalesi, erkeğin kadın ve çocuklar üzerindeki egemenliğin kalesi durumundaki çekirdek aile yapısının çözülmesinden hiçbir üzüntü duymazlar. O çok propaganda edilen bireyselliğin gelişmesinden de. En başta kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin giderilmesi olmak üzere, gerçek bir aşkın toplumsal koşullarının olmadığını, bu olmadıkça gerçek bir aşkın olamayacağını ve bugün olabilecek tek gerçek -ya da ona en yakın- aşkın bu koşulların yaratılması için mücadele eden ve bu mücadele içerisinden eşitlenmiş olan kadın ve erkek arasında olabileceğini söylerler.(*)
Keza çocukların özgürlüğü de öncelikle onların aile yapısını sınırlandırıcılıklarından ve baskısından kurtulmalarına, temel eğitim ve yeteneklerine uygun çok yönlü gelişmelerinin toplumsal koşullarının yaratılması ve güvence altına alınmasına bağlıdır. Komünistler, tüm toplumsal özgürlüğün bireylerin özgürlüğünde ifadesini bulmasını savunurlar. Dolayısıyla komünistler bireyselleşmenin karşısında değillerdir. Komünizm, toplumsallığın üst düzeyde ve adeta doğal bir temel oluşturduğu bir yapıda, gelişkin bireyselliğe, bireyler arası ilişkilere ve özgür seçime dayalı komünal ilişkilere dayalı bir sistemdir. Sınıflar, tüm kalıntı ve izleriyle ortadan kalktığında geriye bu kalır: Özgür gelişkin bireyler, bireyler arası ilişkiler, özgür seçime dayalı komünal ilişkiler, komünal ilişkilerin ve komünler arası ilişkilerin düzenlenmesi, şeylerin yönetimi, Dolayısıyla bizim, karşı olduğumuz, bireyselleşme değil temelinde kapitalist özel mülkiyetin ve ona bağlı ilişkilerin bulunduğu bireyselleşmenin bugünkü biçimi, bireyciliktir. Bunun ortaya çıkarttığı, kapitalist sömürü ve egemenlik ilişkileri, insanın insan tarafından sömürüsüdür. Dolayısıyla, kapitalizmdeki bireyselleşme bireycilikle, bencillikle iç içedir. Bunun küçük burjuva ahlakına dayalı sömürücü olmayan, etiksel değerlere daha bağlı olanı ile rantiye, asalak, yağmacı, köşe dönücü, savaş kışkırtıcısı biçimlerinden, lümpen proletarya ahlakından, birincileri ötekilerden ayıran eşitlik isteği, ayrımcılığa, sömürüye, baskıya karşı olma gibi hiç de önemsiz olmayan ayrımlarından söz edebiliriz. Burada bizim, açıkça dile getirdiğimiz, özel mülkiyetçi hatta hiçbir özel mülkiyete sahip olmasa da, özel mülkiyetçiliğin düşünsel, psikolojik olarak belirlediği bir bireysellikle, komünistlerin ileri düzeydeki bir toplumsallaşma ve onun bilinci üzerinde yükselen, ancak böylesi bir temel olduğunda varolabilecek, gelişip serpilebilecek bireysellik arasındaki temel karşıtlıktır.
Emperyalist küreselleşmenin bugün nasıl köşe dönücü, derin bir ahlaki yozlaşma içerisinde olan, borsayla yatıp kalkan bireyler yarattığını, küreselleşmenin yuppilerini keza siber uzayın sanallığına uygun sanallaşmış ilişkilerin internet üzerinden hızla yayıldığını, yabancılaşmanın bireylerin birbirleriyle ve her bireyin kendisiyle kurduğu ilişkide ve toplumsal ilişkileri bütününde nasıl hakim hale geldiğini görmekteyiz. Kimi orta sınıf bireylerinde sistemden uzaklaşmanın -küreselleşme karşıtı gösterilere katılanların bir bölümü- ve yeni bir dalganın doğuşunun da ebesi olmaktadır bu koşullar. Bu çelişki derinleşecektir. Kültür, ahlak ve psikolojiye, felsefeye indirgenmeden -kuşkusuz bu boyutlarıyla da birlikte- kapitalist özel mülkiyet, kapitalist üretim ve meta fetişizmi ile olan temel bağıntısı kurularak, kapitalist toplumsal ilişkilerin bütününde ve bireylerde derinleşen yabancılaşmanın üzerine gidilmelidir. Yabancılaşma, ahlaksal yozlaşma ve düşkünleşme ile iç içe geçmektedir; umutsuzluk, korku, tedirginlik, gelecek güvensizliği, kişilik bozukluğu, ikiyüzlülük, saldırganlık, kaçış, hiçleşme üretmektedir.
Proletarya sınıfsal özellikleri gereği enternasyonalisttir; evrensel düzeyde örgütlenme yeteneğine sahip, çıkar farkı gözetmeden bunu gerçekleştirebilecek olan tek sınıftır. Burjuvazinin uluslararası örgütlenmelerinin, ekonomik ve siyasal hakimiyetinin uluslararası düzeyleri, mali sermaye ve tekellerin egemenliğinin karşısına, her düzeyde kendi sınıf örgütlenmeleriyle dikilmekte gecikmeyecektir. Şimdiden bunun belirtileri ve örnekleri doğmaktadır. Sermayenin serbest dolaşımının hız kazanması ve dünya genelinde sermaye yatırım ve hareketlerine en elverişli koşulların yaratılmış oluşu, üretim teknolojilerindeki sağlanan gelişmelerle birlikte üretim ve iş örgütlenmesinde yeni biçimlere geçebilme olanağı, işgücünün dünya ölçeğinde kendi içerisinde rekabete sokulması, işsizliğin tehdit olarak kullanılması, işçi sınıfına ve bütün emekçilere karşı yürütülen dolaysız saldırıyla birlikte işçi sınıfının örgütlülüklerinin çözülmesine, büyük ölçüde zayıflamasına yol açmıştır. Sermayenin daha geniş hareket özellikleri kazanması, yeni üretim teknolojileri ve üretim örgütlenmelerine bağlı olarak deregülasyon politikaları, üretimin parçalı örgütlenmesi -dolayısıyla işgücünün parçalanması-, sektörel yapıdaki değişiklikler ve buna bağlı olarak işgücü dağılımındaki farklılaşma, nitelikli ve niteliksiz işgücü arasındaki bölünmenin derinleştirilmesi, iş örgütlenmesinde hiyerarşi ve ilişkilerin yeniden biçimlendirilmesi, mekansal bölünme, ücretler arasındaki farkların büyümesi, orta sınıflardan işçi sınıfına yeni katılan henüz işçileşmemiş görece yüksek ücretli tabakaların varlığı, ülkeler arasında, genel olarak emperyalist ülkelerle yarısömürge ve bağımlı ülkelerdeki işçilerin ücretleri arasındaki büyük farklar, sınıf örgütlenmesinin ve sınıfın iç birliğinin ulusal ve uluslararası düzeyde sağlanmasının önündeki engellerdir. Bunların bir kısmını kapitalizm, geriye doğru eşitleme ile çözmektedir ve giderek daralacak küçük birçok yüksek ücretli işçi grubu dışında, bu farklılıklar azalmaya devam edecektir. Bu, sınıfın bileşiminde ortaya çıkan ve üretim teknolojilerinin önceki yenilenmelerinde de benzer biçimlerde değişik düzeylerde görülen bir durumdur. Artı değerin üretim şekillerinde değişiklikler olabilir ama kapitalizm varoldukça artı değer üretimi ve artı değer üreten proletarya var olacaktır. Kapitalistlerin varlığı proletaryanın varlığına bağlıdır ama işçi sınıfının kapitalistlere ve kapitalizme ihtiyacı yoktur.
Belirtilenler işçi sınıfı arasında yapısal bir fark oluşturmaz ve sınıf olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Ayrıca kapitalizmin iktisadi eğilimleri, bizzat mali sermaye ve uluslararası tekellerin önayak olduğu gelişmeler, meta üretim ve dolaşımının dünya ölçeğinde genelleşmesi ve hız kazanması, tek bir kapitalist dünya ekonomisinin ortaya çıkışı, üretimi yoğunlaştırır ve merkezileştirirken emeği de toplumsallaştırmaktadır. Bir üretim dalı içerisinde, üretim dalları arasında çok daha yoğun ve girift ilişkiler oluşmaktadır. Eskisi gibi büyük fabrikalarda, binlerce, onbinlerce işçinin bir arada üretim yapma koşullarının giderek azalması sınıfın özellikle sendikal düzeydeki örgütlenmelerinin bundan dolayı zayıfladığı ve eskisi gibi olamayacağı görüşleri bu gelişmeler karşısında sadece geçici bir durumun teorize edilmesinden başka bir şey değildir. Bu vb. engeller aşılarak, sınıf güçlerinin eskisine göre çok daha ileri biçimlerde örgütlenmesinin koşulları vardır, bu sadece biraz zaman alacaktır. Mücadelesini ulusal düzeyde olduğu gibi uluslararası düzeyde de örgütleme bilinciyle hareket eden, sektörel sınırlılıkları aştığı gibi mücadelesini uluslararası düzeyde örgütlemeye eskisine göre çok daha fazla önem veren ve bunun bilinciyle hareket eden, her düzeyde -işçi sınıfı dayanışması, sendikalar ve komünist enternasyonal- güçlü bir enternasyonalizmin tarihsel tecrübesine sahip olan proletarya, üretim ve iş örgütlenme süreçlerinden doğan farklılıkları, sermayenin parçalama ve işçileri kendi arasında rekabete sokma girişimlerini kolektif işçi bilinciyle aşacaktır. Küreselleşmenin teknik olanakları, bilgi akışı, iletişim ve ulaşım kolaylıkları sadece her ne kadar, emperyalist kültür ve egemenliğin yayılmasını kolaylaştırsa da, proletaryanın ve komünistlerin bu olanakları kendi lehlerine kullanmalarını da önleyemezler.

Felsefenin önemi; diyalektik ve tarihi materyalizm
Felsefenin salt felsefe olarak kalmadığını, burjuvazinin, yeniden yapılanma programlarını gerçekleştirebilmenin, kriz ve belirsizlik koşulları içerisinde yol bulabilmenin bir aracı olarak düşünce parametrelerini değiştirmeye giriştiğini, felsefedeki yeni düşünceleri, yeni bir kadrolaşma ve toplumsal mühendisliğin aracı kılmak, temeline yerleştirmek istediğini görüyoruz.
Burjuvazi cephesinden o kendisine has olanca pragmatizmiyle felsefeyi kullanma, yararlanma biçimi ve amacı bu olmaktadır. Bizim açımızdan felsefenin anlamı nedir? Bu Marks’ın 11. tezinde çok özlü bir şekilde dile getirmiş olduğu amaçtır: Filozoflar bugüne kadar düyayı yorumlamakla yetindiler, aslolan onu değiştirmektir. Bu felsefede ileriye doğru bir kopuştur ve bizim felsefeyle ilişki kuruşumuzun amacını olduğu gibi niteliğini ve hedeflerini de belirler. Ve kuşkusuz, bu dünyanın derinlemesine kavranılmasından, anlaşılması ve açıklanmasından kopuk, ondan kopartılarak ele alınacak olan bir görüş değildir. Bir kavrayış, çözümleme derinliği olmadığında onu değiştirme iradesinde de bir derinlik oluşturabilmek olanaklı değildir. Marks bunun için kapitalist toplumun bilimsel bir çözümlemesini gerçekleştirdi ve modern toplumun gelişme yasalarını, kaçınılmaz sonuçlarıyla birlikte ortaya koydu.
Emperyalist kapitalizmin bugünkü gelişme düzeyinin derinlemesine bir çözümlenmesi ve bu düzeyden kavranılışı ihtiyacı, aynı zamanda onu güçlü ve kitlelere malolacak bir değiştirme iradesinin ortaya çıkartılması için gereklidir. Teorik çalışmalarımızın ana yönelimini bunun oluşturduğu biliniyor. Felsefe de, diyalektik ve tarihsel materyalizm, bu açıdan güçlü bir silah oluşturmaktadır. Felsefi sağlamlık ve derinliğin yakalanması, bir bilinç açıklığı, ileriyi görme yeteneği kazandıracağı gibi, çok daha karmaşık olan bugünün ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel yapı ve sorunlarının, iç içe geçmiş ve birbirini etkileyen ilişkilerinin çözümünde de yol gösterici olacaktır. Bu kaotik tablonun çözümünü sağlayabilecek olan diyalektik yöntem ve tarihsel materyalist görüş açısıdır. Başka herhangi bir felsefe, en iddialı ve materyalizm zemininde bulunanlar ya da kaossal durumu sadece paradoksal veya allegorik bir çelişki kavrayışı üzerinde açıklamaya çalışanların hiçbir açıklama gücü ve yeteneği olamaz.
Felsefenin, bugün kazandığı önem, sadece bir bilim-felsefe ilişkisi sınırları içerisinde de görülemez. Bu alanda tarihsel kopuklukların da araya girdiği ve birikimlerin aktarılmadığı, aynı zamanda doğabilimlerindeki yeni gelişmelerin yorumlarının yapılmadığı ya da eksik kaldığı düşünülecek olunursa geniş bir boşluğun varlığı görülür. Bu, materyalist dünya görüşümüzün ve diyalektik yöntemin geliştirilmesinde, onların metafiziksel bir donmayla karşı karşıya kalmamaları açısından önemlidir. Ve bu alanda, yüz yıl boyunca ve son dönemdeki doğabilimsel gelişmelerin ışığında söyleyecek olursak, diyalektik materyalizmin zaferini ilan etmek gerekir. Mikro-obje ve süreçlerin incelendiği bugün, içsel ve dışsal karmaşık etkileşimlerin olduğu, ansal etkileşim ve iç içe geçmelerin olduğu durumların diyalektik dışında bir başka yöntemle açıklanabilmesi olanaklı değildir. Burjuva felsefeleri bundan dolayı görgül, parçasal yöntemlerin ötesine geçememektedirler. Diyalektiğin ise, sağlam bir materyalist temele sahip olmasının yanında, gelişkin bir diyalektik olması; diyalektiğin temel ilkelerinin yetkin ve aralarındaki bağıntıların da kurulduğu bütünsel bir uygulaması gerekli olduğu gibi, kendisinin de geliştirilme ihtiyacı bulunmaktadır. Diyalektik yöntem, mikro-obje ve süreçlerin çözümlenmesinde buna olanaklı tek yöntem olduğu gibi, inceleme nesnelerin karmaşıklığı onun kendi gelişiminin de olanaklarını sunmaktadır. Bu noktada kategorik ve yöntemsel bir derinleşme ve zenginleşme ihtiyaç ve olanakları doğmuştur.
Bunu materyalizm kavrayışımızın derinleşmesi için de söyleyebiliriz. Dünyanın olduğu gibi kabulü ve bilinebilirliği üzerine materyalist öğretinin ufku madde ve enerji eşdeğerliliği, atomaltı parçacıklar, kuantumlar ve etkileşim kuvvetleri üzerine bilgilerimiz ile ve evrenin bilinebilirliği yönünde genişlemiştir. Bu bize inorganik ve organik doğanın, atomaltı parçacıklar düzeyinden başlayarak ulaşabildiği en son yapı ve büyüklüklere kadar olan bir tanımını ve bilgisini verdiği gibi; evrimin genetiksel düzeyden başlayarak açıklanabilir hale gelmesi, canlı organizmaların, hücre öncesinden başlayarak kalıtımsal özelliklerin aktarımıyla birlikte nasıl gerçekleştiğinin bilgisini de vermektedir. Maddenin hareketsel özellikleri içerisinde kavranışı; bu diyalektik ilke dışında bir madde kavrayışının olamayacağını, maddenin ve maddesel süreçlerin metafiziksel bir donmaya uğratılarak çözümlenmeye çalışılmasının nasıl çıkmaza -sezgi, iç görü, imancılık- soktuğunu mikro obje ve süreçler göstermektedir. Çok net söylemek gerekirse diyalektiksiz bir materyalizm olamaz.
Diyalektik ve tarihsel materyalizm birbirlerini beslemektedir. Doğabilimsel gelişmelerin diyalektik çözümü, felsefenin gelişimi, toplumsal süreçlerin bugünkü karmaşık, birbirini etkileyen süreçler arasındaki bağıntıların kuruluşu ve geçişli durumların oluşturduğu karmaşık durumları çözebilmekte de bize yöntemsel bir zenginlik kazandırmaktadır. Diyalektik bize toplumsal gelişim süreçlerine tarihselliği içerisinde bakabilme, maddenin olduğu gibi toplumsal süreçlerin de en karmaşık durumlarını açıklayabilme, hareketin en yüksek ve en alt düzeylerini ve hareketin bütün şekilleri arasındaki bağıntıları kurabilme olanağını sağlar. Sağlam bir materyalist temele dayandığı için henüz gerçekleşmemiş olanaklı durumları, olasılıkları ve bunların gerçekleşebilirlik durumlarını, maddenin içsel özellikleri, birbirleriyle olan etkileşimleri ve dışsal etkileşimleriyle birlikte değerlendirebilme ve gelişme yönünü belirleyebilme olanağını verir. Tarihsel toplumsal süreçlerde de en karmaşık durumların açıklanabilmesi ve bir yönelimin, hedefin ortaya çıkartılabilmesi, geriye dönüşlü, duraksamalı durumlarda dahi hareketin temel gelişme yönünün görülebilmesi, yöntemimizin sağlamlık ve gelişkinliğine dayanmaktadır. Mekanik olmayan, bir yerde “neden”in öbür tarafta “sonuç”un görülmediği, görülemediği zaman da ters yönde arayışlara girildiği mekaniksel bir nedensellik bağıntılandırması değil, iç ve dış bir dizi karşılıklı etkileşimlerden doğan temeldeki zorunluluğu oluşturan özsel nedenlerin gözden kaçırılmadığı, ancak birbirini bütünleyen diyalektik kategorilerin bütünsel bir yaklaşım içerisinde kurulan ilişkilere dayalı bir nedensellik bağıntılandırılması olabilir.
Tarihsel materyalizm de ancak bu kapsam içerisinde günümüzde, anlaşılabilir, açıklayabilir ve dönüştürücü bir rol oynayabilir.
Hareketin gelişme yasalarının bilgisiyle hareket etmek, görünürde ve yüzeyde olana göre değil de derinlerde yatana ve ilerleyene göre davranışın belirlenmesi, en kaotik durumların dahi çözümü, felsefi bir yetkinliği her zamankinden fazla gerektirmektedir. Süreçlerin çelişkili bir ilerleyiş gösterdiği devrimin objektif koşullarının gelişimine karşılık, siyasal ve toplumsal koşulların bugünkü tablosunun bununla çelişik bir görünüm sergilediği bir geçiş döneminin yaşandığı bugünkü koşullarda, sadece yüzeydeki görünene saplanıp kalmamak -dolayısıyla geriye dönük tasfiyeci bir düşünüş ve ruh hali içerisine düşmemek- ya da bu süreci sadece kaos ve belirsizlikler kümesi olarak görüp -postmodernist, nihilist, böylesi süreçlerin ürünü olan her türlü dekadans felsefe- bataklığa düşmemek için, süreçlerde daha temel ve belirleyici olanın, alttan alta işleyenin ayırdedilebilmesi, güçlü bir gelecek öngörüsü ve özgüvenin gelişimi, keza sağlam bir rota çizebilmek için gereklidir.
Devrimci hareketimizin genel kadrosal şekillenişinin, dönem devrimciliği, objektif koşullara bağlı bir siyasal devrimcilik sınırlılığı ile bunu düşünüş tarzında bütünleyen görgül, deneyci ve olgucu yaklaşımlar arasında bütünsel bir ilişki vardır. Dolayısıyla taktiksel süreçler, anlık, kesitsel durumlar düşünce ve eylemde belirleyici olmakta, uzun erimli (stratejik) düşünce ve planlama, taktiğin ve güncel çalışmanın buna uygunluğunun sağlanması gerçekleştirilememektedir. Dönemlere olduğu gibi gündelik çalışmaya da anlık başarı ya da başarısızlık içerisinden bakılması gerçek anlamda sonuç alıcı, kalıcı bir çalışmanın örgütlenmesine olanak tanımadığı gibi, kalıcı bir devrimcilik de yaratılamamaktadır.
Burjuvazinin bugünkü ihtiyaçlarına yanıt verecek kadrosal eğitim ve biçimlendirme arayışlarını önceki bölümlerde koyduk. Burjuvazinin bu konuda ayağını yere çok sağlam bastığını, amaçlarına ulaştığını söylemek mümkün değildir. Kaldı ki bunu, aslolarak yönetici güçleri ve çekirdekteki nitelikli bir işgücü için düşünmekte ve gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Araç-amaç bağıntılandırmasında da -işgücünün bir meta olduğu ve metanın fetişleştirilmesinin bütün ilişkilere damgasını vurduğu koşullarda- ne yaparsa yapsın elde edeceği sonuçlar yüzeysel ve geçici olacaktır. Ancak, burada görülmesi gereken kadrosal düzeyin yükseltilmesi ve bunun için yeni yöntemlerin yoğun bir arayışının varlığı ve devreye sokulmasıdır. Bizim örgütlenmemiz de, yeni bir kadrosal düzeye çıkılmasını, buna uygun araç ve yöntemlerin geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu noktada, sisteme alternatif oluşturacak, onu en gelişkin örgütlenmesiyle yıkma, devirme gücüne sahip gelişkin bir parti düşüncesi ve onun kadrosal düzeyinin ortaya çıkartılması çözümün kilit halkasıdır. Konuyla bağlantısı olan yönüyle söylersek, bütünsel ve çok yönlü bir gelişme sağlayan, belirli bir ya da bazı alanlarda uzmanlaşma düzeyine ulaşmış bir kadro. Bunun felsefi teorik gelişimle ilişkili yanını söylemek gerekirse, siyasal devrimciliğin sınırlarını aşmış, teoriyle ilişkisini sadece bu sınırların içerisinde kurmayan, onu Marksist felsefe ve ekonomi politikle birlikte derin bir sınıf mücadelesi ve sosyalizm teorisi olarak bütünlüğü içerisinde kavrayan bir kadrosal düzey ve biçimleniş. Bunu kültürel ve sanatsal alanda, sınıf savaşımının gerektirdiği her alanda da bilgi sahibi olma ve yetkinleşmeyle de genişletebiliriz fakat, buradaki amaç, her birisi ve bütünü için entellektüel bireysel bir bilgilenme değil, gelişkin bir yaşama şekli, alternatif olma ve savaşım aracı olarak onların kullanılmasıdır.
Bunlar gerçekleştiği ve geliştirildiği ölçüde dönem devrimciliği aşılabilir; dönemde gerileyiş olduğunda ve koşullar değiştiğinde içsel enerji zayıflaması ve yeni koşullara ayak uyduramama olmayacağı gibi, kolektif olduğu gibi bireysel eylemimize de yön verecek olan sadece örgütün örgütlülüğü ve ona bağlı olmak değil, bütünsel ve derin kavrayışımızın sağladığı hedeflerle daha güçlü ilişki kuruşumuz, gelişen bilinçli ve inisiyatifli hareket etme yeteneğimiz, irade ve disiplinin içsel, buna uygun şekillenişi olacaktır. Ki amaç ve hedeflerle ilişki kuruşta, bunların gerçekleştirilmesinde özsel bir disiplin yaratmış inisiyatifli bilinçli kadroların oluşabilmesi, görevlerin kapsam ve içeriğindeki derinlik ve çeşitlilik dolayısıyla üst bir niteliksel düzeyin yakalanmasının gerekliliği ile birlikte düşünüldüğünde, partileşmenin ve devrimin başarılabilmesinin, sosyalist bir programın uygulanabilmesinin en temel koşullarından birisidir. Amacın derin bir kavrayışına ulaşmış, görev ve sorunlarla daha geniş bir perspektifin içerisinden ilişki kurabilen, alansal düzeyde ve süreçsel olarak, hedef koyup bağımsız çalışma yürütebilen, politikalara ve alana hakimiyeti güçlü, dışsal olmaktan çok içselleşmiş bir üst disiplin kavrayışıyla hareket eden kadrolar olmalıdır.
Sorunun bir başka yönden de nasıl anlaşılması ve ne yönde çözülmesi gerektiğini de göstermektedir söylediklerimiz.

Doğabilimlerindeki ilerleme ve diyalektik materyalizm
Marks ve Engels, doğabilimlerindeki gelişmeler ve matematikle yakından ilgilendiler. Diyalektiğin felsefi idealizmden kurtarılıp doğanın ve tarihin materyalist kavranılışı ile birleştirilmesi ve materyalist bir temel kazanmış diyalektiğin yetkinleşmesi, onların ekonomik, toplumsal, siyasal süreçlere ilişkin derin çalışmalarıyla birlikte, fizik, kimya, biyoloji, matematikteki gelişmelere yakın ilgileri ve bu alanlarda bizzat çalışma yapmalarının sonucu olmuştur. Engels, “… diyalektik yasaları doğada inşa etmek değil ama onları orada bulmak, oradan çıkarmak söz konusu olabilir” sözlerine uygun olarak, doğabilimsel gelişmeleri incelemekteydi.
Marks ve Engels, Hegel’in baş aşağı edilmiş diyalektiğini ayakları üzerine oturttular, keza Feuerbach’ın kaba materyalizmini aşarak materyalizme diyalektiği kazandırdılar. Bilimsel sosyalizmin felsefi teorik temelinin ortaya çıkışı, onun her iki yönden de birbirini güçlendirerek gelişimiyle gerçekleşti. Bilimsel sosyalizmin kurucularının, felsefenin materyalist temellerini güçlendirmenin yanı sıra, doğabilimsel gelişmelere yakın ilgi ve hakimiyetleri, yaptıkları çözümlemeler diyalektik kavrayışı da derinleştirdi. Çelişki, nicelik-nitelik, yadsımanın yadsıması gibi diyalektiğin en temel ilkeleri başta olmak üzere, diyalektik kavram ve kategoriler içsel bir zenginlik ve derinleşme kazandığı gibi, birbirleriyle olan bağıntıları da doğa bilindikçe daha güçlü kurulur hale geldi.
Madde ve maddesel süreçlerin iç hareketiyle birlikte, durağan değil süreklileşmiş bir hareket ve dönüşümleri içerisinde kavranılışı, hareket içerisindeyken aldığı farklı biçimler, niceliksel gelişimin farklı düzeyleri, karşılıklı etkileşimler ve geçişli durumlar mutlak değişmezlik, katı biçimler, kaba ayrım ve sınıflandırmalar üzerine metafiziksel düşünüş ve donmaları temellerinden yıkmaktaydı. Maddenin kolay görünür temel biçimlenişlerini ve hareketin mekaniksel biçimlerinin ötesine, inorganik ve organik doğanın derinleşen çözümlemeleriyle, fiziğin yanı sıra, biyoloji, kimya ve evrim süreçlerini inceleyen bilimlerin gelişimiyle geçildi. Gazların sıvılaşması ve ısıya dönüşebilmesi, türler arasındaki yakınlıklar -tek bir türe sokulamayacak örneklerin ortaya çıkması- doğada mutlak ve donmuş biçimler, aşılmaz kaba ayrımların bulunmadığını, bunların hareket içerisinde, niceliksel ve niteliksel gelişimiyle ve geçişli durumlar bağıntılandırılmasıyla kavranılması gerektiğini gösteriyordu. Güneş sistemi, evrim kuramı, enerjinin sakınımı ve dönüşümü yasası, hücrenin bulunuşu gibi her birisi modern doğa bilimlerinde sıçrama yaratan gözlem ve bulgular, metafiziği ve idealizmi geriletip sınırlandırıyor, diyaliktik materyalizmi ise doğruluyor, temellerini güçlendirip daha zengin bir uygulamasının olanaklarını genişletiyordu.
Doğabilimlerindeki gelişmelerle, doğanın diyalektik kavranışındaki gelişimi Engels, şöyle ifade ediyor:
“Daha on yıl önce, hareketin daha yeni bulunmuş olan büyük temel yasası, enerjinin basit sakınımı yasası olarak, hareketi yok etme ve yaratma olanaksızlığının yalın anlatımı olarak, yani yalnızca nicel yönünden kavranmıştı: Ama gitgide bu olumsuz anlatım, yerini enerjinin dönüşümü olumlu anlatımına bırakıyor ki, bu anlayış içinde sürecin nitel yönünün ilk kez hakkı veriliyor ve doğaüstü yaratıcının son anısı da sönüyor. Hareket miktarının (enerji denilen şey), (mekanik güç denilen) kinetik enerji durumundan elektriğe, sıcaklığa, potansiyel konum enerjisine vb. ve bunların da kinetik enerji durumuna dönüştüğü zaman değişmediği düşüncesinin artık bir yenilik olarak öğütlenmeye gereksinmesi yoktur; bu düşünce, dönüşüm sürecinin, bilgisi bütün doğa bilgisini kapsayan o büyük temel sürecin, şimdi içerik yönünden daha zengin bir irdelenmesine temel hizmeti görüyor. Ve biyoloji, evrim teorisi ışığında gelişmeye başladığından beri, organik doğa alanında sert sınıflandırma sınırlarının birbiri ardına eridiği görüldü; hemen hemen hiçbir sınıflandırmaya girmeyen aracı halkalar günden güne artıyor, daha özenli bir irdeleme, organizmaları bir sınıftan ötekine atıyor ve hemen hemen bir inanç konusu haline gelmiş bulunan ayırdedici belirtiler mutlak değerini yitiriyor, şimdi yumurtlayan memelilerimiz ve hatta, haber doğrulanırsa, dört ayak üzerinde yürüyen kuşlarımız var. … Ama modern çağların teorik doğa bilimine sınırlı metafizik niteliğini veren şey de, işte o uzlaşmaz ve çözülmez olarak tasarlanan taban tabana karşıtlıklar, ayrım çizgileri ve zorla saptanmış sınıf ayrımlarıdır. Bu karşıtlık ve ayrımların doğada elbette varolduklarını ama ancak göreli bir geçerlilikle varolduklarını, buna karşılık, onlara yüklenen o mutlak değişmezlik ve değerlerin o doğaya yalnızca bizim düşüncemiz tarafından yüklendiğini kabul etmek: İşte doğanın diyalektik anlayışının özü.” (Anti-Dühring, 1885 baskısına önsöz)
Doğabilimlerindeki gelişmeler, -diyalektik yöntemle incelendiğinde- maddenin hareket halindeki kavranışını kolaylaştırmaktadır; bir biçim ile diğer biçim, bir niteliksel düzey ile diğer niteliksel düzey arasındaki geçişli durumlar, değişim ve dönüşüm süreçlerinde aldığı biçimler, pek çok ara biçimin varlığı, kesinsiz göreli ve mutlak olmayanın bilgisine de ulaştırmaktadır bizi.(*)
Maddenin aldığı tüm biçimlerin içerisinde, enerji korunumunun sürüyor olması, madde üzerine idealist metafizik spekülasyonlara güçlü bir darbe indirmekteydi. Enerjinin korunumunun enerjinin dönüşümü ile birleşmesi, dönüşümü sağlayan hareketsel biçimlerin ve içsel süreçlerin kavranılışını geliştirdi. Hareketin sürekliliğini, hareketten ayrı madde, maddeden ayrı hareketin düşünülemeyeceğini gösterdi. İçsel hareketi ve dönüşümü sağlayan etkenlerin görülebilmesini ve çelişki kavrayışını geliştirdi. Nicelik ve nitelik arasındaki geçiş bağıntısının daha iyi ve bütünsel kurulabilmesine olanak sağladı. Maddenin katı, sıvı, gaz halleri, bu hallerin içerisinde sahip olduğu formlar ve enerji biçimleri, maddenin -makro düzeydeki- tüm formlarının, aldığı tüm biçimler ve dönüşüm sürekliliği içerisinde kavranılışını olanaklı kılıyor, madde ve maddesel süreçlere ilişkin daha bütünsel bir bilgiye ulaşılıyordu.
Engels’in bilimsel bulguların yorumuyla madde ve hareket ilişkisini enerjinin dönüşümü ile ilişkilendiren diyalektik öngörüsü, Maxwell’in elektromanyetik alanı buluşu, Einstein’ın alan kuramı ve kütle enerji bağıntısına ilişkin açıklamalarıyla (E = mc2) içerik kazanarak doğrulandı. Çağın başlarından itibaren başta fizik olmak üzere doğa bilimleri, alan ve görelilik kuramları, kuantum fiziği ile yeni bir sıçrama sürecine girdiler. Foton gibi kütlesiz enerji durumundaki parçacıkların bulgulanması, elektromanyetik alan ve çekim alanı, alan parçacıkları -foton ve gravition vd.leri- kuvvetli ve zayıf etkileşimler ve etkileşimi sağlayan parçacıklar, atomaltında pek çok (300 dolayında) yeni parçacık ve enerji türlerinin ortaya çıkışıyla, kütle ve enerjinin dönüşümü, alanın maddeselliği, maddenin bitmez tükenmez çeşitlilik ve süreklileşmiş bir hareket halinde oluşunu gösterdi.
Kuantum fiziği ve son dönemdeki biogenetikteki bulgular, inorganik ve organik doğanın, özsel ve içsel yapısıyla, gelişimiyle daha derin bir kavranışına ulaştırmaktadır. Maddenin özsel yapısının -özün- bilinemeyeceğine ilişkin idealist, metafizik, mistik görüşlere köklü bir darbenin indirilmesidir bu. Moleküler dizilim, elementlerin özellikleri ve dizilimi doğa bilimlerinin önceki gelişmeleriyle bilinmekteydi. Atomaltının, taneciklerin bilinir hale gelmesi, atomun yapısının ve birbirinden farklı atomların yapılarının, çekirdekten başlayarak tanecik sayı ve dizilimlerine bağlı olarak nasıl oluştuğunun bilinmesiyle ve mikromaddelerin hareketsel özelliklerinin kavranmasıyla, en elemanter taneciklerden -kuantumlardan- başlayarak maddenin özsel yapısı ve özellikleriyle bilinir hale gelmesi olanaklı oldu. En elemanter parçacıklardan (kuantalardan) başlayarak atomlara, atomlardan moleküllere, moleküllerden cisimlere, canlı organizmalara… Biyogenetikteki son bulgular, DNA ve RNA’ların bulgulanması, Genom-canlı organizmaların hücre yapı ve oluşumlarının gelişiminin öğrenilmesini olanaklı kıldığı gibi, gensel özellikler ve gen dizilimleri, canlıların evrimsel gelişimini ve türler arasındaki benzerlik, yakınlık ve geçiş ilişkilerini -maymunlarla birinci dereceden, meyve sinekleriyle üçüncü dereceden akraba sayılabiliriz- bilmemizi sağlıyor.
Görelilik kuramları, madde, uzay, zaman, devinim arasındaki bağıntıların göreliliğini gösterdi. Zaman ve mekanın ayrı mutlaklıklar olarak yan yana konulmaları, farklı koordinat sistemleri içerisinde zamanın da değişirliğinin bulgulanmasıyla değişti. Einstein’ın bulguladığı, uzay-zaman süreklisi, özel görelilikte, zaman ve mekanın bağıntılandırılmasına, genel görelilikte, kütleçekiminin de işin içerisine katılmasına dayanır. Görelilik kuramlarının bulguları, madde, uzay, zaman ve devinim üzerine metafizik mutlaklık ve ayrımları tümüyle yıktığı gibi, aralarındaki bağıntıların göreliliğini göstererek, Newton fiziğine dayalı gök mekaniğinin önceki bulgularına göre bilgilerimiz de nesnel gerçeğe daha uygun, doğruya daha yaklaşık bir düzey kazanmıştır.
Doğabilimlerindeki gelişmeler, doğanın daha bütünsel ve nesnel gerçeğe daha yaklaşık bir kavranışını sağladığı gibi, bilimler arasındaki kaba sınıflandırmaların da aşılmasını olanaklı kılmakta, temel bilim dallarında iç içe geçişler olmakta (biyofizik, biyokimya gibi), temel bilimler alt bilim dallarına doğru ayrılırken, alt bilim dalları (disiplinler) arası yakın ve geçişli ilişkiler olmaktadır (Kuantum kimyası, moleküler biyoloji gibi). Keza, bir konuda bilimsel bir kesinliğe ulaşabilmek için en yakın bilim dallarıyla birlikte, birbirini bütünleyici değerlendirmeler yapılmaktadır. (Değişik dönemlerde hortlayan bütün bilimleri tek bir temel bilimde ifade etmek gibi indirgemeci görüşlerin varlığını ve bunun doğru olmadığını belirtelim).
Doğabilimlerindeki, fizik, kimya, biyoloji, evrenbilim alanındaki gelişmeler, maddenin, dünyanın ve evrenin bilinebilirliğinin kanıtları olan ilerlemeler, felsefenin materyalist temelini güçlendirmekte, idealizme, metafiziğe, utangaç materyalist görüşlere köklü darbeler indirmektedir. Ayrıca görelilik kuramlarının gösterdiği madde, uzay, zaman, devinim arasındaki ilişkilerdeki görelilik olsun, kuantum taneciklerinin, dalga parçacık özelliklerinin kavranılışı olsun, ancak diyalektik bağıntılandırma ile ve onun ilkeleriyle anlaşılabilir. Hareketin en basit şekillerinden en yüksek şekillerine kadar bize onları açıklayabilecek olan diyalektik yöntemdir. Bir dizi etkileşimler içerisinde doğan, içsel ve dışsal etkileşimlere bağlı olarak farklı biçimler alabilen, mikro-obje ve süreçlerin kavranılabilmesi ancak ve ancak materyalizm kavrayışının sağlamlığıyla ve gelişkin bir diyalektiğin uygulanmasıyla olanaklıdır. Yüzyılın başlarında Lenin, fizikten felsefeye -enerjetizm, Machcılık, yeni pozitivizm- aktarılan krize, modern fizikteki bunalıma işaret eder. Materyalizm ve Ampiriokritisizm isimli kitabında onlara verdiği kapsamlı yanıt içerisinde şunları söyler: Modern fizik sancı çekmektedir: Diyalektik materyalizmi doğurma sancıları. (II. Cilt, sf. 163)
Doğabilimsel gelişmelerin geldiği düzey, kuantum fiziği, moleküler kimya, biyogenetik, evrenbilim alanındaki ilerlemelerin, felsefi açıdan anlaşılabilmesi, bilimsel inceleme süreçlerinde doğru yöntemlerin uygulanabilmesi, doğa yasalarının bilinerek insanın doğa üzerindeki etkinliğinin -sadece yıkıcı olmayan geliştirici ve uyumlu bir etkinliğin- geliştirilebilmesi diyalektik materyalizmi -toplumsal süreçlerin gelişiminde de tarihi materyalizmi- gerektirmektedir. Diyalektik materyalizm dışındaki bütün felsefeler, idealist ve metafiziksel yöntemler, bu gelişmeler karşısında, sınırlılıkları, yetersizlikleri, nesnel gerçeğe uygun olmayışlarıyla çökmektedirler. Burjuva felsefelerindeki gerileyiş daha derin bir idealist, metafiziksel karakter kazanmaya doğru gidiş, mistisizmin canlandırılması, kesinsizlik, görececilik, bilinemezcilik, belirlenemezcilik, imancılık vb. bunun göstergeleridir.
Burjuva felsefelerindeki tükenişe karşılık, maddenin bitmez tükenmez biçimlerini ve bir biçimden diğerine geçişleri, enerji değişimlerinin, hareketin en basit şekillerinden en yüksek şekillerine kadar tüm biçimlerini bağıntılarıyla açıklama yetisine sahip olan diyalektik materyalizm, doğa bilimlerindeki ve tarihsel toplumsal süreçlerdeki gelişimle kendisini de geliştirme ve yetkinleşme olanağına kavuşmaktadır. Doğabilimsel gelişmelerin ve tarihsel toplumsal süreçlerdeki gelişmelerin diyalektik materyalizm açısından anlamı budur.
Kuantum fiziği, kesinsizlik ve belirsizlik ilkesi, dünyanın materyalist kavrayışından uzaklaşma
Max Planck, ısısal ışınıma ilişkin termodinamik bir deneyim sırasında klasik fiziğin o güne kadar var olan bilgilerinin dışında yeni bir olguyla karşılaştı. Klasik fizikteki ışığın dalga kuramı ve “enerjinin eşit dağılımı” ilkesine göre, frekans sürekli arttığında siyah cismin ışınımının şiddeti de yükselmeliydi. Önceki fizik bilgilerine göre bilinen, enerjinin kesintisiz alınıp verildiğiydi. Planck’ın gerçekleştirdiği deneyimde ise, farklı bir sonuçla karşılaşıldı. Siyah cismin ışınımında, yüksek frekanslarda, ışık şiddetinin bir maksimumundan geçtikten sonra, frekans artmaya devam ederken, hızla düştüğü görüldü. M. Planck fiziğin bu şaşırtıcı yeni olgusunu çözümledi. Yüksek frekanslarda da geçerli kabul edilen ve enerjinin kesintisiz alınıp verildiği görüşünü bırakarak, kuanta denilen kesintili miktarlarda alınıp verildiği görüşünü ileri sürdü.
Bulgulanan maddenin iki ayrı düzeyi, makro maddelerle mikromaddelerin özellikleri arasındaki farktı. Maddenin bir düzeyinden bir başka düzeyine geçiş, niteliksel farklılaşmanın niceliksel geçiş noktasını, enerjinin kesintisiz alınıp verilmesinin, frekans artışıyla aynı doğrultudaki artışından kesintili miktarlarda alıp vermeye geçiş oluşturmaktadır. Planck Değişmezi ve etki kuantumu, bu geçiş noktasını ifade etmekte ve aradaki bağıntıyı kurmaktadır.
Maddenin atomik yapısı biliniyordu. Atomların iç yapısı ve özellikleri ise o güne dek bilinmemekteydi. Planck’ın bulgusuyla birlikte, atomu oluşturan parçacıkların, yapı ve özellikleri, birbirleriyle olan bağıntılarının öğrenilmesine, fiziğin bunları inceleyen dalına, kuantum fiziğine girilmiş oldu.
Doğabilimlerinde gözlem, deney (tekrarlama/kanıtlama), ölçme, üretim, doğanın nesnel kavranılışını ve ondan yararlanabilmeyi olanaklı kılan yöntemler olarak gelişti. Araçlarıyla birlikte bu yöntemler, bilimsel çalışmanın kendisine de nesnellik kazandırıyordu. Dolayısıyla, bir çalışmanın bilimselliğinin, elde edilecek sonuçların nesnelliğinin ölçütü, bu yöntem ve araçların kullanılmasıydı. Doğabilimsel çalışmaların yöntem ve araçlarıyla birlikte gelişimi, doğanın daha nesnel ve gittikçe de daha derin bir kavranılışına götürdü. Fizikte, kimyada, biyolojide, tüm bilim dallarında hızlı bir gelişme sağlanıyordu ve sağlanan gelişmeler baş döndürücüydü.
Bilimlerdeki bu gelişmeler, metafiziğe ve idealizme karşı materyalizmin bir zaferiydi; doğa daha bilinir hale geliyor, insanın doğa üzerindeki hakimiyeti güç kazanıyordu. Doğabilimlerindeki bu gelişmeler, felsefede de metafiziğe, salt düşünceciliğe darbeler indirmekle birlikte bilim adamlarını da daha materyalist düşünmeye, araştırmaları sırasında diyalektiği keşfe yöneltirken, çoğunluğu eklektik bir zeminde kalmaktan kurtulamıyorlardı. Nesnel gerçekliğin önsel düşünce ve duyuma bağlı görüngü ve olgu düzeyinden tespiti, dolayısıyla idealist yaklaşımın temelde korunması hakimdi.
Kuantum fiziği alanında, doğabilimsel çalışmaların, klasik fiziğin alışılagelmiş, bilinen yöntem ve araçları, düşünüş tarzı yetersiz kaldı. Atomaltındaki parçacıkların bilinegelenlerden farklı hareketsel özellikler ortaya çıkartan yapı ve özelliklerinden kaynaklı olgularla karşılaşılıyor, bunlar, bilinen yöntem ve araçlarla ve önceki düşünüşün içerisinde açıklanamıyordu. Daha kuantaların Planck tarafından bulgulanmasında karşı karşıya kalınan, şaşkınlık yaratan olgu, izleyen süreçlerde bulgulanan taneciklerin dalga ve parçacık özelliği göstermesi vd. mikro-objelerin yapı ve özelliklerinin, hareketlerinin maddenin üst formlarından daha farklı olduğunu göstermekteydi. Fiziğin ve matematiğin o güne kadar var olan bilgisi, bilimsel çalışmalarda uygulanan yöntemler, kullanılan araçlar zorlanıyordu; aslında bunlarla azımsanmayacak önemli sonuçlar da -matrisler/kuantum mekaniği, dalga mekaniği- elde edildi. Fakat, önceki, özellikle de fizikteki etki-tepki, neden-sonuç ilişkilerinin kurluşundaki mekaniksel bağıntılandırma ve kesin sonuçlamalara ulaşılamadı. Heisenberg tarafından bulgulanan parçacıkların hız ve konum, enerji ve zaman gibi eşleşik değerlerinin aynı anda aynı kesinlikte ölçülemeyişi (Kesinsizlik ve Belirsizlik İlkesi) öncekilerin üzerine tüy dikti. Modern fiziğin enerjizmle başlamış olan krizi derinleşti. Bu kriz, yine önceki yolunu izleyerek -Mach, Oswald, Rus Amprio-kritiklerinin materyalizm karşıtlığı yönünde derinleşen yeni pozitivist görüşleri- felsefeye sıçradı, taşındı.
Yeni olgular alışılagelmiş yöntemler, fiziğin ve matematiğin o güne kadar varolan bilgisiyle açıklanamayınca, nesnel gerçekliğin bilgisine bu yolla ulaşmakta yaşanılan zorlanma, bilim adamlarının -onları izleyen felsefeciler, sosyologlar, siyaset bilimcileri vb. de- zaten hiçbir zaman sağlam bir materyalist temele dayanmamış önemli bir bölümünün materyalizmden uzaklaşarak tekrar idealizmi derinleştirmeye ve bir kısmını da metafiziğe yöneltti. Aralarında göreli farklılıklar olmakla birlikte onların kuantum fiziğinden çıkarttıkları sonuç, nesnel gerçekliğin tam bilgisine ancak akıl, sezgi ve iman yoluyla ulaşılabileceğidir. Bu şekilde her türlü öznelci ve imancı görüşe kapı ardına kadar açılmış olmaktadır. Kuantum fiziksel alanda yapılan çeşitli deneyler de artık bu öznelci ve imancı görüşlerin kanıtları olarak gösterilmektedir.
Aslında kuantum fiziksel alandaki gelişmelerin açığa çıkarttığı, hiçbir zaman öznelci idealist düşüncenin dışına çıkamamış, madde ve maddesel süreçlere, yaklaşımında duyumcu ve görgüllüğün, olguculuğun ötesine geçemeyen pozitivizmin ve onun sınırlı bilimsel yöntemlerinin çöküşüdür. Doğanın olduğu gibi, hiçbir şey katmadan kavranması, doğanın materyalist kavranışı budur. Doğaya ilişkin kavrayış ve yaklaşımımızın temelini doğanın bizim dışımızdaki varlığının kabulü oluşturur. Madde ile düşünce, sosyal varlık ile sosyal bilinç, objektif ile subjektif, alt yapı ile üst yapı ilişkilerinde, ilkler birincil, sonrakiler ikincil olandır. Felsefenin temel sorununda, materyalizm ile idealizm arasındaki temel ayrımda, temel bağıntı ve belirleyici ilişki, karşılıklı etki ve ikincilerin -kimi zaman büyük bir rol oynayan- etkinliğini gözardı etmeden bu şekilde kurulur. Bu materyalist diyalektik bağıntılandırma, bizim beynimizden fırlamamakta, doğanın, ekonomik toplumsal süreçlerin ve onların gelişme yasalarının ifadesi olmaktadır.
Doğanın materyalist kavrayışından uzak pozitivist bilim adamları, parçacıkların konum ve momentumlarının aynı anda aynı kesinlikte ölçülemeyişini, ölçüm kesinsizliğinin nedenselliğe bağlı bir açıklaması yerine belirlenemezcilik yönünde bir yoruma tabi tutmuşlar, deneyim sırasında gözlemcinin sonuç üzerindeki etkisini -rolünü- de bir dışsal etki bağıntısı içerisinde parçacıkların özellikleriyle birlikte açıklamak yerine, öznel düşünceci bir yaklaşımla değerlendirerek “kişiye göre değişen gerçeklik”, sonucuna varmışlardır. Kuantum mekaniğinin pozitivist görüşteki Kopenhag yorumcularının görüşlerinin bir özetini veren ODTÜ Matematik Bölümü’nden Tekin Dereli’nin anlatımıyla aktaralım:
“Elektron gibi temel bir nicelik, tam olarak ne parçacık ne de bir dalgadır. Bazen bir dalga gibi davranır, başka zaman ise bir parçacık gibi tepki verir. Bir elektronla yapılacak deneyden alınan yanıt sorulan soruya bağlıdır. Eğer parçacık arıyorsanız, parçacık bulursunuz; dalga arıyorsanız, dalga bulursunuz. Fakat hiçbir şart altında, bir elektronun aynı anda hem bir dalga hem de bir parçacık gibi davrandığını gözleyemezsiniz. Bohr’un dalga ve parçacık niteliklerini, birbirini tamamlayan kavramlar olarak önü sürdüğü bu görüşleri, dalga-parçacık ikiliğinin çağdaş anlamda ifadesidir. Gözlenen, gözlemci, gözlem süreci kavramlarını daha önce hiçbir fizik teorisinde görülmemiş ölçüde ön plana çıkartmaktadır…”
“Bohr’un ve Born’un fikirleri, Heisenberg’in savunduğu belirsizlik ilkesiyle tam bir uyum halindedir. Parçacık ve dalga niteliklerini birarada taşıdıkları için, elektron ve elektron gibi taneciklerin konumu ve momentumu aynı anda ölçülerek birlikte belirlenemez. Ancak bir parçacığın ‘konumu’ ölçülebilir. Dalgaların uzayda tek bir konumu yoktur; ama ‘momentum’ taşırlar. Bu niteliklerin her birisi tek başına istenilen kesinlikte ölçülerek tam belirlenebilir. Fakat bir nitelik ne kadar kesin belirleniyorsa diğer nitelik o oranda belirsiz kalacaktır. Eğer parçacık niteliklerini ölçüyorsak, bir elektronu parçacık gibi davranmaya iteriz; dalga niteliklerinden uzaklaştırırız. Tersine, eğer dalga niteliklerini ölçüyorsak, elektronu bir parçacık değil de dalga gibi davranmaya zorlarız. Böylece gözlemci deneyin ayrılmaz bir parçası olmaktadır. Belirsizlik ilkesi, asla ölçüm aletlerinin ve ölçme süreçlerinin yetersizliğinden doğan teknik bir soruna bağlanamaz. Doğanın temel bir özelliği olarak karşımızda durmaktadır.” (Bilim Teknik, TÜBİTAK, Sayı 322, Eylül ‘94)
Parçacık-dalga ikiliği, belirsizlik ilkesi, gözlemcinin ölçülen sistemin bir parçası haline gelmesi üzerine ifade edilen bu görüşlerin -ayrıca olasılık tanımı- toplamı kuantum mekaniğinin Kopenhag Okulu’nun yorumlarıdır. Kuantum mekaniğinin felsefi sorunlarına yeni pozitivist bir açıdan yaklaşmaktadırlar; mikro-evrende belirleme yapmaya, kestirimde bulunmaya olanak tanımayan bir karışıklığın olduğu, elektronların ‘özgür’ davrandıkları, nedenselliğin kaybolduğu gibi sonuçlara varmaktadırlar.

Kesinsizlik bağıntısı nedenseldir
Kesinsizliğe neyin neden olduğunu, parçacıkların yapı ve özelliklerinde, hareketsel özelliklerinde, ölçümün yol açtığı etkileşimle birlikte aramak gerekir. Öncelikle öznelci idealist çıkarsamaları ortadan kaldırmak için; parçacık (elektron) gözlemcinin yönelimine (sorusuna) göre bir biçimleniş gösteriyorsa ölçüm sırasında gözlemcinin eylemi (soruyu soruş şekli) dış bir etken olarak devreye girmektedir. Sorulan soru hangisi olursa olsun bir karşılıklı etkileşim olmaktadır. Sorulan soruya göre de farklı bir etkileşim dolayısıyla nedensellik bağıntılarının farklı gerçekleşmesi olduğu için de alınan yanıt farklı olmaktadır. Her iki durumda da belirim nesneye (parçacığa) ait özelliklerdir, onda olmayan şeylerin ortaya çıkması değildir. Nesne ve ona ait özelliklerin ortaya çıkışı, nesnellik buradadır. Belirimin biri ya da öteki oluşu ise, dışsal etkinin -öznel müdahalenin- şekline göre olmaktadır. Çünkü her birinde, nedensellik bağıntısı dolayısıyla sonuç farklı oluşmaktadır.
“Neden oluyor?” sorusunu deneyimi irdelemeye doğru inerek yanıtlayalım.
Atomaltı parçacıkların konum, hız, enerji, zaman gibi eşleşik ikili değerlerin aynı kesinlikte ölçülememesi, parçacıkların dalga ve tanecik görünümlerinin birarada var olmasından kaynaklanmaktadır. Parçacıklara özgü bu ikili özellik, ölçümde kesinsizliğe yol açan parçacığın nesnel bir özelliğidir. Eşleşik ikili değerlerin birlikte ölçümünde kesinliğe ulaşmak için gerçekleştirilen girişim, birinin kesin ölçümünü yapabilmemizi sağlarken diğerini aynı kesinlikte ölçüm yapamayışımıza neden olan bozunuma yol açmaktadır. Bunun deneyde nasıl gerçekleştiğini, modern fizik ve felsefedeki tartışmalara diyalektik materyalist felsefe cephesinden katılan Fransız fizikçi Paul Langevin’in anlatımıyla aktaralım.
“Bu ilişki (Heisenberg’in belirsizlik ilişkisi -nba), mikroskopa benzer bir aygıt aracılığıyla bir elektronun pozisyonunu azami olarak açıklamaya çalışırken de bulunur: Bu ünlü Heisenberg mikroskobudur. Elektron üzerine ışık göndeririz: Elektron, onu gözlemci yönüne doğru geri gönderir ve mikroskop merceği üzerinde ışıklı lekenin şekillendiği noktada, dikkatle bakıldığında, bize elektronun pozisyonunu gösterir. Leke ne kadar küçük olursa, pozisyon o kadar daha iyi bilinmiş olacaktır. Oysa ki; her zaman kırınım olguları nedeniyle, bu ışıklı lekenin boyutları, kullanılan ışık dalgasının uzunluğu tarafından belirlenir. Eğer elektronun pozisyonu konusunda büyük bir açıklığa sahip olmak istenirse; ışık lekesinin boyutunu azami düzeyde küçültmek ve bunun için mümkün olan en zayıf dalga boyunda bir ışık kullanmak gerekir. Fakat, o zaman, kuantum yasası bize bu radyasyon enerjisinin çok büyük olacağını gösteriyor: O bizim elektronumuzla hemen karşılaştığında, dalga uzunluğunun küçüklüğü önem kazandıkça, bu (radyasyon enerjisi) çok önemli bir gerilemeye uğrayacaktır: Hızındaki gerilemeden sonra, biz elektronun pozisyonunu, gerçeğe tamamen uygun bir şekilde bilmek istiyorsak, bu çok kötü bilinmiş olacak? Tersine, biz elektronun hızını gerçeğe tam uygun olarak bilmek istersek; onu zarara uğratmadan (Doppler olgusu), elektronun onda sebep olacağı değişikliklerin önlemini almak ve çok büyük dalga uzunluğu ışığı açıklamak yeterli olacaktır; fakat o zaman kırınım lekesi geniştir ve elektronun pozisyonu kötü belirlenmiştir. Önceden olduğu gibi, her zaman />p/>q=h eşitliğine sahip olunur.” (Modern Fizik ve Determinizm, Evrensel Kültür, Mayıs 2000, Sayı 101)
Konum ve momentumların ayrı ayrı belirlenmesinde kesinlik olduğu halde, konum ve momentumun aynı anda, aynı dalga fonksiyonu içerisinde belirlenmesinde kesinsizlik oluyor. Diğer doğasal olaylara doğru da genelleştirilmeye çalışılan ve belirsizlik ve bilinemezcilik yönünde felsefi sonuçlamalara götürülen kuantum fiziğinin bu olgusunun kendisi de nedenseldir. Ölçümde kesinsizliği oluşturan, belirsizliğe yol açan nedenler, anlaşılmaz olmadığı gibi, maddenin atom düzeyinde kararlı bir yapı oluşturabilmesi de bu kesinsizliğin nedeni olan taneciklerin içsel özellikleriyle bağlantılıdır.
Dalgasal davranış gösteren parçacıkların dalga boyu ile momentumları arasında evrensel bir bağıntı vardır. Momentum harekete bağlı olarak belirlenir; hareket halindeki parçacığın dalga katarı ne kadar uzunsa momentumun daha iyi belirlenmesi, kesin belirlenim yapılabilmesi olanaklı olur. Bu ise, dalga fonksiyonu içerisinde parçacığın konumunun belirlenmesinde kesinsizlik, momentumun daha kesin belirlenmesine olanak sağlayan dalga katarının uzunluğunun konum belirsizliğini artırması demektir. Bunun tersi de geçerlidir. Dalga katarı ne kadar kısaysa parçacığın dalga fonksiyonu içerisindeki konumu daha kesin belirlenebilir, momentum ise daha belirsiz kalır. Diyelim ki, tek bir dalga boyu genişliği konum belirlenimi açısından çok iyi bir belirlenim yapabilmeyi olanaklı kılarken, momentum belirsizliğini artırır. Kullanılan kavramlara yabancı olanlar için konum ve momentum belirlenim sorunundaki çelişik durumun şekiller üzerinden anlaşılması kolay olacaktır.
Konum daha iyi belirlendikçe momentumdaki belirsizlik artmakta, momentum daha iyi belirlendikçe konumdaki belirsizlik artmaktadır. Bu ölçüme bağlı bir sorun değil, atomaltı taneciklerin maddesel dalga özelliğinin bir sonucudur. Konumdaki belirsizlik, momentumdaki belirsizlikle ters orantılıdır.
Gözlem ve deneyle sınırlı ampirik sonuçlar çıkartmanın ötesine geçilerek atom yapısının oluşumunda, moleküler bağlanmalarda, bağlanmayı sağlayan elektronların rolü, bunu gerçekleştirebilmek için (elektron bağlanmasının olabilmesi), içsel enerji durumundaki değişimin nasıl olduğu çözümlenirse, ampirik yöntemlerle anlaşılmaz ve şaşırtıcı gelen davranış ve sonuçların, mikro-objelerin özsel ve olmazsa olmaz özelliği olduğu anlaşılacaktır.
Konum ve momentumla parçacıkların potansiyel ve kinetik enerji durumları bağıntılıdır. Elektronlar çekirdek çevresinde daha yakın ya da daha uzak, konumsal değişiklikler içerisinde olabilmektedir. Konum ve momentum arasındaki ters orantılı bağıntı, çekirdekle çevresindeki elektronlar arasındaki bağlantılı bir denge oluşumu, parçacıkların (elektronlar) potansiyel ve kinetik enerjilerindeki değişimle bağıntılıdır. Enerji durumlarındaki değişim, konum ve momentum durumlarını da değiştirmektedir. Parçacıktaki potansiyel ve kinetik enerjiler arasında değişebilir bir ‘denge’ bulunmaktadır; bu ise, elektronun çekirdek bağlanması ile kararlı bir atomsal yapının oluşması, keza elektronların, atomlararası moleküler bağlantının kurulmasındaki rolleriyle, maddenin doğal hali olmaktadır. Karşıtların birliği ve mücadelesini, negatif yüklü elektronla çekirdek bağlantısının kuruluşunda, gerek ise, içsel enerji durumundaki değişebilir gerilimli ilişkideki örnekleriyle bunu görüyoruz. Karşılıklı etkileşimler atomsal düzeyde maddenin bir üst formunu oluşturan niteliksel bir ‘denge’ durumunu sağlamaktadır. Söylediklerimizin fiziksel düzeyde daha iyi anlaşılmasını sağlayalım.
“Protonun elektrostatik alanı içinde dolanan elektronun E toplam enerjisinin E = P2/2m – e2/r ile verilen klasik yazımının kuantum mekaniğinde de bir anlamı olmakta devam edeceğini kabul edeceğiz. Bu durumda p değişkeni elektron dalgasının momentumuna ve r değişkeni de dalganın bir çeşit ‘konum koordinatına’ karşılık gelir.
“E’yi veren eşitlikteki ilk terim pozitif, ikincisi ise negatiftir. Bir yapının taban hali, enerjisinin olabildiğince düşük durumudur. Bu taban enerjisi negatif olmalıdır, yoksa bağlanma olmaz. Klasik olarak, elektron için çok küçük yarıçaplı bir yörünge seçerek bağlanma enerjisini istediğimiz kadar büyütebiliriz. Bu tür bir hareket hali için konumdaki belirsizlik çok küçük olacaktır. Eğer şimdi aynı zamanda kuantum mekaniği çerçevesi içinde düşünmeye çalışırsak, belirsizlik bağıntısından, momentumdaki belirsizliğin büyük olması gerektiği sonucuna varırız. Bu da p2/2m’nin büyük olması gerektiği anlamına gelir. Yani r’yi küçülterek negatif potansiyel enerjiyi büyütmeye çalışırsak, bu kez kinetik enerji terimi büyür. Kinetik enerjideki artış potansiyel enerjidekinden başkınsa toplam enerji artmış olur. Öte yandan p’yi küçülterek kinetik enerjiyi küçültmeye çalışırsak, bu kez r’nin büyük olması gerekir ki bu durumda negatif işaretli potansiyel enerji küçük olacaktır. Böylece toplam enerjinin en küçük değerini alacağı en elverişli bir yarıçap bulunduğunu düşünebiliriz.” (Kuantum Fiziği, Berkeley Fizik Programı, Cilt 4, sf. 230, abç)
Parçacığın potansiyel ve kinetik enerjileri arasında kurulan içsel ‘denge’ ile bir bağ oluşuyor. Elektronlarla çekirdek arasındaki gerilimle de değişken bir denge kuruluyor. Atomsal yapının kararlı düzeyde ortaya çıkışını, atomların nasıl varolabildiğini görelim.
“Atomun yapısı bir uzlaşma sonucu ortaya çıkar. Atomun varolabildiği en düşük enerji hali taban hali enerjisidir ve bu enerji zıt işaretli iki terimin toplamıdır. Elektron dalgalarını çekirdeğin çevresinde çok küçük bir bölgeye sıkıştırarak negatif terimi yani potansiyel enerjiyi büyütmeye çalışırsak, bu kez de dalgalar büyük bir momentum taşıyacakları için kinetik enerji terimi büyüyecektir. Öte yandan dalgaları çok fazla yayamayız; çünkü bu kez potansiyel enerji terimi çok küçülür. Taban hali olabildiğince ‘iyi’ uzlaşma halidir.” (age, sf. 231)
Atomaltı tanecikler, kendi başlarına ele alındıklarında rastgelelikler ögeleri; benzeşmeler gibi görünmektedirler. Fakat onları içsel özellikleriyle, birbirleri ile olan bağıntılarıyla, enerji düzeylerinin karşılıklı etkileri içerisinde değerlendirdiğimizde her bir parçacığın sahip olduğu özelliklerin bir üst bağıntının kurulmasında ve bir bütün olarak atomsal düzeyde kararlı bir yapının oluşmasındaki yer ve rolleri anlaşılır.

Çift yarık deneyimi
“Kuantum belirsizliği”nin en güçlü kanıtlarından birisi olarak “çift yarık deneyimi”nin sonucu gösterilmektedir. Çift yarık deneyiminde yarıklardan geçen foton ya da eletronları çarptıkları perde üzerinde elektron algılayıcıları ile tespit etmek mümkündür fakat parçacıkların hangi yarıktan geçtiklerini tespit etmek olanaklı olmamaktadır. Dolayısıyla bu da, parçacıkların davranışlarının rastgeleliğinin ve belirlenemezliğin kanıtı olarak ileri sürülmektedir.
Fotonların ya da elektronların her iki yarık da açık iken hangi yarıktan geçmiş olduklarını gözlemleyemiyoruz. Burada neden oldu, sorusunun yanıtı vardır. Gözlem yapmamızı ne engellemektedir? Aslında bunu açıklamak zor değildir. İki örnekle açıklayalım.
“İki deliğin tam arkasına küçük ışık ışınları yerleştiririz. Şimdi bir delikten çıkarken yaydığı ışığı tespit ederek elektronun hangi delikten geçtiğine bakıp görebiliriz. Ancak küçük ışık ışınlarını açtığımız anda, başlangıç deney koşulları değişmiştir ve elektronların perde üzerindeki dağılımı değişir -kuantum gerçekliğinin kaygan özelliği bir paradoksu önler. Her elektronun tam olarak hangi delikten geçtiğini bilirsek, o zaman, perdedeki dağılım tıpkı makineli tüfek kurşunları gibi -bir parçacık dağılımı- olur. Elektronun gerçekte delikten geçen bir parçacık olduğuna deneysel olarak kontrol etmeye bir kez karar verince, elektron delikten geçen bir parçacık gibi davranır.” (Kozmik Kod, Doğanın Dili-Kuantum Fiziği, sf. 143-144)
Gözlemin niçin yapılamadığını açıklayan ikinci bir örnek daha vereceğiz. Görüleceği gibi, yarıkların hemen arkasına konulan bir algılayıcı deneyimi bozunuma uğramaktadır. Bundan dolayı parçacıkların hangi yarıktan geçtikleri gözlenememekte, buna karşın peşi sıra perde üzerine gelen parçacıkların sayaçlarla belirlenmesi olanaklı olmaktadır.
“Girişim etkisini görmek istiyorsak her iki yarık da açık olmalı ve böylece her elektron iki yarıktan da geçmelidir. Elektronun yarıkların sadece birinden geçmesini istiyorsak ötekini kapatırız, ama o zaman doğal olarak, iki yarıklı kırınım desenini göremeyiz. Sayaçları yarıkların hemen arkasına yerleştirerek elektronun hangi yarıktan geçtiğini görmek istersek, yine girişim desenini bozmuş oluruz. Her iki algıçta gözlenen sayma hızı aynı olacaktır. Perde üzerine gelen her elektron için sayaçlardan yalnız biri ancak ses verebilecek ve böylece algılanan elektron, gelen elektronun bütün yükü ve bütün enerjisi ile algılanacaktır. Hangi sayaçtan yanıt alacağımızı hemen söyleyemeyiz, ama yarıktan geçen dalganın şiddetini hesaplayarak her sayacın yazma olasılığını bulabilir ve önceden kestirebiliriz.” (Kuantum Fiziği, Berkeley Fizik Programı, Cilt 4, sf. 203)
Görüldüğü gibi, parçacıkların özellikleri ve deney koşulları, deneysel gözlemi sınırlandırmaktadır. Bununla birlikte duvara çarpan pozitivizmin gerçeklik algılayışıdır. Tüm maddesel yapı ve süreçler -mikromaddeler ve onların hareketi de- bizim dışımızda, bizim gözlemlerimizden bağımsız olarak vardırlar. Nesnel gerçekliği duyuma bağlı olarak gören pozitivizm ise, duyumcu deneyci yöntemle gerçekliği gözleyemeyince, parçacıkların özellikleri, bu özelliklerin deney içerisindeki belirimlerini ortaya çıkartan etkileşim ve nedenleri açıklamak yerine, belirlenemezci, bilinemezci sonuçlar çıkartmaya yönelmektedir.

Max Planck; pozitivizm eleştirisi ve nedensellik
Kuantumları ve etki kuantumunu bulgulamasıyla modern fiziğin temelini oluşturan kuantum fiziğine geçişe öncülük eden Max Planck, termodinamik yasaların kurucusu Boltzman gibi doğadaki nedensellik yasalarının tutarlı savunucusu olmuş; enerjetizmi, Machcılığı, pozitivist görüşleri eleştirmiştir. Max Planck, kuantum fiziğinin, belirsizlik ilkesinin Kopenhag yorumu olarak adlandırılan pozitivist görüşlere de karşı durmuştur. O, döneminin hemen her fizikçisinde olduğundan da fazla görüşlerini hem doğabilimsel hem de felsefi düzeyde ifade etmiştir. Görüşleri, başlangıçta Machçı görüşlere ilgi gösteren Einstein’ın üzerinde de etkili olmuştur Max Planck’ın görüşleri de bilim adamlarında olduğu biçimiyle doğabilimsel düzeyde materyalist olmakla birlikte temelde “ideal bir zihin”in varlığı düşüncesinden kopamamıştır. Felsefi düzeyde ise ontolojik pozitivizme yönelimlidir. Buna karşın, modern fiziğin bunalıma girdiği ve metafiziksel idealist görüşlerin fizikçiler arasında da yaygınlık kazandığı bir dönemde doğabilimsel düzeyde gösterdiği materyalist tutum ve diyalektik materyalist bir tutarlılık oluşturmamakla birlikte öznelci idealizmde derinleşme ve metafiziğe kayma karşısında ne bir duruş göstermesi anlamlıdır.
Max Planck, Nedensellik Yasası, Determinizm mi, İndeterminizm mi, Kuantum Teorisinin Doğuşu ve Günümüze Kadarki Gelişmesi, Doğadaki Nedensellik gibi konulardaki konuşmalarını bir kitapta -Modern Doğa Anlayışı ve Kuantum Teorisine Giriş- toplamıştır. Onun pozitivizmi, Machçılığın, Kuantum fiziksel alanda nedensellik yasasına karşı çıkan yaklaşımları eleştirdiği görüşlerinden bazılarını aktaralım.
“… buna karşılık, Auguste Comte’nin getirdiği pozitivizm, metafiziksel etkilerden uzak kalmaya çalışıyor, ama bunu yaparken bilginin tek meşru kaynağı olarak yalnızca bilinçli yaşantıları tanıyor. Ona kalırsa nedensellik, eşyanın kendisinde değildir, tam tersine insan zihninin bir icadıdır ve bu insanoğluna getirdiği yararlar yüzünden çok önemli bir rol oynamaktadır.” (sf. 32)
M. Planck, bilginin kaynağı nedir sorusunda pozitivizmin idealist niteliğini belirlerken onu, Kant ve diğer transandantal (aşkıncı) felsefelerden, metafiziksel görüşlerden ileriye doğru ayırıyor, fakat onlarla olan temeldeki bağını kurmuyor. M. Planck, solipsizmi, Berkeleyciliği eleştirip mahkum etmesine karşın, agnostisizmin onlara doğru uzanan bağını görememektedir. Buna karşın o, nesnel dış dünyanın savunulması ve pozitivizmin “bilgimizin kaynağı nedir” sorusuna verdiği yanıtla materyalist bir netlik taşımaktadır.
“Pozitivizm, gerçekleştirilmiş gözlem-yaşantıları betimlemekten öteye geçmiyor. Ve belli bir fizikçinin geçirdiği gözlem-yaşantının, en basit biçimde betimlenmiş olsa bile, dünyanın bütün öbür fizikçileri için nasıl olup bir anlam ve önemi olduğu sorusunu araştırmaz ve fiziksel düzeyde anlamsız bulur!
“Bu tipik tutumun nedeni apaçık ortadadır. Pozitivizm gereği gibi uygulanacak olursa, araştırıcının kişiliğinden bağımsız, yani objektif bir fiziğin gerekirliğini yadsır. Böyle yapmaya da zorunludur, çünkü fizikçilerin tek tek edindikleri kendi gözlem-yaşantılarından başka hiçbir gerçekliği tanımaz. Burada artık pozitivizm, fizik biliminin temellerini oluşturmaya yeterli midir değil midir sorusu hiçbir ikilemliğe yer bırakmadan yanıtlanmıştır, sanıyorum. Çünkü objektiflik ilkesini ilke olarak geri çeviren bir bilim kendi idam hükmünü kendi verir. Pozitivizmin fiziğe sağladığı temel sağlam bir zemine oturuyor ama bu zemin çok dar… Onun için bu temeli genişletmek gerekiyor, ki bu da bilimi rastlantılardan elverdiğince uzak tutmak yoluyla olur. Başka bir deyişle, biçimsel mantık yoluyla değil, metafiziğe doğru sağduyunun gösterdiği bir adımla başlayabiliriz bu genişletmeye, fiziksel dünyayı oluşturan öğelerin bizim gözlem yaşantılarımızın olmadığı varsayımından yola çıkarız ve deriz ki bu yaşantı-gözlemler, bunların ardında ve bunlardan bağımsız olan, kısacası nesnel dış dünya dediğimiz, dünyanın gönderdiği bilgilerdir.
“Böylece pozitivizmin şu ‘imiş gibi’ teorisinin üzerine bir çizgi çekip amaçlarımıza uygun dediğimiz ve kimi özel örneklerini yukarda verdiğimiz buluşlara daha yüksek bir gerçeklik payı tanıyoruz, yani doğrudan duyumsal algıları yorumlayışımızdan daha üstün bir değer biçiyoruz. Fiziğin görevi böylelikle, yaşantı-gözlemlerimizi yorumlamak deği, tam tersine nesnel dış dünyayı tanımak oluyor.” (sf. 198-199)
“Daha yüce bir mantığın hegemonyasına inanç” dindarlığından kopamamakla birlikte, dış dünyanın gerçekliği ve bilgilerimizin kaynağının bu nesnel gerçeklik olduğu konusunda nettir Planck. Bunu bilgi teorik açıdan bir ayrım ekseni olarak görmekte ve pozitivizmle sınırı buradan çekmektedir. Fiziğin evren tasarımından yola çıkarak Rus amprio-kritisizmcilerinin fikir babası Mach’ın görüşlerini de şu şekilde eleştirmektedir.
“Fiziğin evren tasarımı veya betimi, bizim şu akıl-ruhumuzun öyle ya da böyle keyfi bir yaratı ürünü müdür, yoksa bu tasarım, bizden tamamıyla bağımsız, yani real doğa olaylarını yansıtıyor biçiminde tam karşıt bir görüşü mü paylaşmalıyız? Daha somut konuşalım: Mantıklı olarak iddia edebilir miyiz ki, enerjinin korunumu ilkesi, daha dünyada kimse bunu akıl etmezken geçerliydi ve yerküremiz üzerindeki tüm yaratıklarıyla birlikte parçalanıp gitse, gökteki cisimler hala evrensel çekim yasasına uymakta devam edecekler mi?
“Şimdiye kadar söylediklerime bakıp bu soruyu evet diye yanıtlayacak olursam, kesinlikle biliyorum ki, bu yanıt, çağımızda Ernst Mach’ın öncülüğüyle yürüyen ve doğabilimci çevrelerde pek tutulan bir doğa felsefesine oldukça ters düşüyor. O felsefeye kulak verecek olursak, kendi duyumlarımızdan başka hiçbir realite yok ve tüm doğa bilimi eninde sonunda, düşüncelerimizin duyumlarımıza en ekonomik biçimde uyarlanmasından başka bir şey değil ve üstelik böyle bir uyarlanmaya biz yaşama mücadelesi yüzünden itiliyormuşuz? Fiziksel ve ruhsal arasındaki sınır yalnızca pratik ve pratiğe dayalı uzlaşmalarla beliren bir sınırdır ve evrenin biricik ve özgün öğeleri duyumlardır diyor Mach.
“Fiziğin gerçek ilerleme yoluna göz atışımızla ilgili ifademizi yukarıdaki son cümleyle bir araya getirecek olursak görürüz ki, söz konusu ilerlemenin karakteristiği şöyledir: Evrenin özgün elemanlarını fiziğin evren tasarımından giderek yok etmek. Böyle olursa demek ki, her dürüst fizikçi, kendine özgü bir evren tasarımı yaratıp bu kendine özgü kavramlarla kurduğu dünyayı öbürlerinin tasarımlarından apayrı bir şey olarak gösterme çabasında olmalıdır. Ve günün birinde bu fizikçinin iki meslektaşı aynı fiziksel deneyi birbirlerinden habersiz olarak yapıp da birbirine ters sonuçlara varacak olurlarsa ki bu olmayacak bir şey değildir, o zaman bizimki tutar da içlerinden birinin yanıldığını söyleyecek olursa, hiç çaresi yok kendisi de hata yapmış sayılacaktır elbette… Ama ben doğru dürüst bir fizikçinin böyle garip düşüncelere saplanacağını sanmam.” (sf. 137, age)
“Evrenin biricik ve özgün öğeleri duyumlardır” diyen Mach’ın görüşlerinin nasıl solipsizme (tek benciliğe) vardığını ve bunun bilimsel düzeydeki saçmalığını göstermektedir Planck. Atomların varlığının bilimsel düzeyde kesin olarak kanıtlandığı dönemde dahi duyumcu görüşlerinden dolayı Mach onların varlığını kabul etmemiştir. Daha sonraki gözlem ve ölçüme ilişkin kesinsizlikler üzerinden üretilen agnostik görüşlere ilkel bir ön örnek oluşturmaktadır Mach’ın bu tutumu. M. Planck, atom düzeyinde mikromaddelerin gerçekliği ve ölçüm sorununa ilişkin olarak şunları söyler:
“Atomlar var ortada. Özelliklerini henüz tam olarak bilemiyorsak bile onların gerçekliği gökteki cisimlerin gerçekliğinden ne daha fazla ne de daha az ya da en az çevremizdeki dünyasal objeler kadar gerçektir atomlar. Örneğin, dersem ki: Bir hidrojen atomunun ağırlığı 1, 6×1/1024 gramdır, bu cümlenin içerdiği bilgi, Ay 7.1025 gram tutuyor cümlesindeki bilgiden hiç de az değildir. Bir hidrojen atomunu tutup da terazinin kefesine elbette koyamam, üstelik göremem bile, ama görmek denince bilirsiniz, gökte göremediğiniz sayısız cisimler de var, nedir ki onların kitlelerini oldukça kesin ölçebiliyoruz. Hatta Neptün’ün kitlesi daha onu hiçbir astronom göremezken hesap edildi. İndüksiyon yöntemiyle üretilmiş bilgilerimiz olmazsa fiziksel ölçme işleminde hiçbir yöntem uygulayamayız. Şu teraziyle tartma için de aynı şey söz konusudur. Keskin ölçüler yaptığımız laboratuvara bir göz atın: Ölçme işi ne kadar basit olursa olsun, bir yığın tecrübe ve soyutlamadan başka bir şey göremezsiniz.” (age, sf. 138)
M. Planck, kuantum fiziksel alanda mikromaddelerin ölçümü konusunda yaşanılan tartışmada, dış dünyanın gerçekliği, mikromaddelerin bizim dışımızdaki varlığı ve hareketi ile ölçümün yarattığı müdahale ve onun sonuçlarını ayırır. Pozitivizmin duyumculuk karmaşası ile sınır çeker.
“Böylece her fiziksel ölçümde, tamamıyla kendi başına cereyan eden objektif veya real (gerçek) olay ile bu olayın etkisiyle yapılan ve olayın bilgisini veren ölçüm olayı arasında bir ayrımın gereği vardı. Fizik biliminin işi real olaylarla uğraşmaktır. Amacı bu olayları buyruğu altına alan yasaları ortaya sermektir.” (age, sf. 221)
Ölçüm olayı ile ölçümü yapılacak olan nesnel gerçekliği (hareket halindeki mikromaddeyi) ilişkilendirir ve niçin kesin ölçümün yapılamadığını nedensellik bağını kurarak açıklar.
“Ölçüm olayı bize real (aynı ölçülecek) olay hakkında ancak ve ancak, ölçüm olayı ile ölçülecek olayı bir arada nedensel bir ilişki içinde kabul edersek, bilgi verebilir. Böyle bir ilişki olunca da, ölçüm olayı real olayı az veya çok etkiliyor, onda belirli bir aksama yaratıyor demektir ki ölçüm sonuçları da bu yüzden yanlış çıkmaktadır işte! Bu aksama ve bu yüzden doğan hata, ölçülecek (real) olayı ölçücü olaya (yani ölçüm aletine) bağlayan nedensellik bağı ne kadar sıkı fıkı ise öylesine büyük oluyor. Başka bir deyişle nedensellik bağını gevşetecek olsak aksama da öylesine azalıyor, örneğin obje ile ölçüm aleti arasındaki nedensellik mesafesini açacak olursak… Nedir ki söz konusu aksaklıktan kurtulmak hiçbir zaman mümkün değil. Çünkü nedensellik mesafesini sonsuza kadar büyütür, yani obje ile ölçüm aletini birbirinden tamamıyla ayrı tutar veya soyutlarsak, o zaman real olaydan bu kez de bizim hiç haberimiz, bilgimiz olmuyor.
“Tek tek atomlarda ve elektronlarda yapılan ölçümler çok ince ve duyarlı yöntemleri, yani çok dar bir nedensellik mesafesini gerektirdiğine göre (abç.), anlaşılıyor ki bir elektronun konumunu keskin biçimde belirlemek için elektronun hareket durumuna şiddetli bir müdahale söz konusudur ve tersine, yani elektronun hızını kesinlikle belirlemek için oldukça uzun bir zaman süresine ihtiyaç vardır. Birinci durumda elektronun hızı aksamaya uğramaktadır, ikinci durumda ise elektronun uzaydaki yeri silinip gitmektedir. Yukarıda sözünü ettiğimiz kesinsizlik ilişkisinin nedensel açıklaması budur.” (age, sf. 223-224)


* * Tek eşli evliliğin, fuhuş ve aldatma ile nasıl çok eşli evliliğe dönüştüğünü görüyoruz. Keza pek çok evlilik bir evlilik şirketi durumundadır ve tanımlanmamış bir ticari ilişkiden ibarettir. Burjuva ve feodallerin mal ortaklığı ve güç artırmak için yaptıkları evliliklerine şimdi de burjuvaların ve Hollywood yıldızlarının sözleşmeli evlilikleri eklenmiştir. Aslında bu gizli olanın soysuzlaşmayla dışavurumundan başka bir şey değildir. Bütün bunlardan ayrı olarak aşkla başlayan evlilikler dahi içerisinde yer aldıkları toplumsal koşulların esiridirler ve kadınla erkeğin aralarındaki ilişkinin sınırlı bireysel ilişkiler oluşu aşkı sıradanlaştırmakta ve öldürmektedir. Süreklileşmiş emek, paylaşım ve birlikte gelişimi, yaratıcılığı ve yeni hedefleri içermeyen, zenginleşmiş ilişkiler ve karşılıklı insansal değerlenmeyi sağlamayan kadın ve erkeğin ilişkisi ölmeye mahkumdur. Gelişkin bir aşk, öncelikle gelişkin bireylerin varlığını gerektirir, aynılaşmamayı, bireysel özelliklerin gelişkin yönleriyle birbirlerine katılıp derinleştirilmesini, geri ilkel yönlerin dıştalanmasını içerir. Aşkla insanın bedensel/doğasal varlığını sevgi yoluyla duyumsaması ve duyumsatması, yaşamla bu yönden de canlı bir ilişki kurabilmesini sağlar. Cinsel aşktan ayrılmış bir aşk düşünülemez. Ama aşkın aşk olabilmesi için cinsel aşkın tabulaştırılmasından da, fetişleştirilmesinden de kurtulunması gerekir. Gerici geleneklerin oluşturduğu tabular ve kapitalizmin yarattığı çarpıklıklarla, gerçek bir insanal aşkın önündeki en büyük engellerden biri budur.
* Krizdeki derinleşme, kapitalizmdeki çürümeyle birlikte aşkın yerine daha fazla fuhuşun ve alabildiğine yüzeyselleşmiş, gelip geçici ilişkilerin geçirildiğini görüyoruz. Ekonomik koşulların dolayısıyla yaşam koşullarının ağırlaşması pek çok aileyi parçalamakta, evliliklerin boşanmalarla sonuçlanmasına yol açmaktadır. Genel toplumsal ilişkilerdeki bozulmanın kadın ve erkek ilişkilerine yansıması bununla sınırlı değildir; sınırlı beğenilerin ve hoş zamanların birliktelikleri, koşullar bir parça değiştiğinde bitivermektedir. Kısa süreli evlilikler, birinci, ikinci, üçüncü evlilikler ve eş değiştirme, burjuva aristokrasisinde yuppi kültürü biçimini almış ya da çürüme ve hiçleşme içerisinde olan kent orta sınıflarına doğru kaymıştır.
* * Engels’ten yaptığımız aktarma ve söylediklerimiz, metafiziksel mutlakçılığa, dogmatizme, şematizme, öz ve içerikten yoksun kaba biçimciliğe indirilmiş bir tokattır, diyalektik kavrayışın derinliğini göstermektedir. Diyalektikle, görgül (ampirik) ve olgucu (pozitivist) yöntemler arasındaki derin ayrımı da gösterir ve onları benzeştiren, materyalizmsiz ve sözde daha derin bir diyalektik anlayış -öznelci bir idealizmden başka bir şey olmayan-, geliştirme iddiasında olanlara da iyi bir yanıttır. Doğabilimsel gelişmeler sonucu madde ve maddesel süreçlere ilişkin artan bilgimiz, daha gelişkin bir diyalektik düşünceye ulaştırmaktadır bizi, ayrıca bilgilerimiz, bilgilerimizdeki görelilik, görelinin içerisindeki mutlağın gelişimiyle, dolayısıyla göreli olanın göreliliği ile, basitten karmaşığa doğru gelişmektedir. Bilinemezcilik ve belirlenemezcilik yönünde değil, bilinebilirlik ve buna bağlı olarak değiştirilebilirlik, insanın doğa üzerinde hakimiyet kurabilmesi, toplumsal tarihsel gelişme süreçlerinde kendi kaderini eline alabilmesinin olanaklılığı yönünde.

Yorum yaz