Kuantum fiziği, görelilik, biyogenetik ve doğanın diyalektik anlayışı -VI

Kuantum fiziği, görelilik, biyogenetik ve doğanın diyalektik anlayışı -VI

07 Şubat

Rastlantı ve kaos
Atomaltının doğanın bütünlüğü içerisinde ve onu bir parçası olarak kavranılmayıp tümüyle ondan ayrı ‘acayiplikler’, ‘gizlerle’ dolu bir başka evren imişçesine gösterilmesi, bilinemezcilikten mistik idealizme uzanan materyalizm karşıtı birçok görüşün dayanağı olmaktadır. Onun için, kaba duyum ve klasik fizik araçlarıyla gözlemlenip kavranılabilir olmakla birlikte kaba bir nedensellik ilişkisi içerisinde anlaşılması mümkün olmayan doğadaki kimi olaylardan söz etmek yararlı olacaktır. Atomaltında parçacıkların sahip oldukları özelliklerle birlikte, rastlantı etkin bir rol oynamaktadır ve rastlantının objektif karakterinin kavranılması kuantum hal özelliklerinin anlaşılabilmesinde temel öneme sahiptir. Kaba deterministik ilişkilendirmelerin yerine nedenselliğin, karşılıklı ve pek çok etkenin aynı anda ya da ardı ardına etkide bulunduğu ilişkiler içerisinden kurulmasıyla kuantum hal özelliklerinin anlaşılması doğanın daha derin bir diyalektik kavrayışına götürecektir bizi. Tanecik özellikleriyle birlikte mikro süreçler daha karmaşıktır ve maddenin farklı bir düzeyini ve hareketin farklı biçimlenişlerini ortaya koymaktadır. Bu ayrımı belirttikten sonra doğada kaba nedensellik ilişkileri içerisinde açıklanması mümkün olmayan kimi olay ve görünümlerden söz edeceğiz.
Doğadaki pek çok olayı üzerinde düşünme gereği dahi duymadan insanlığın binlerce yıllık bilgi birikiminin sonucu olarak kolaylıkla kavrayabiliriz. Dünyanın üzerine hafifçe basılmış yuvarlak olduğunu, kendi ekseni ve güneşin etrafında döndüğünü, yağmurun ve fırtınanın nedenlerini, evrimi, üremeyi, daha pek çok şeyi biliyoruz. Doğada karşı karşıya geldiğimiz pek çok olay bize ‘tuhaf’ görünmüyor, onları kolaylıkla nedenleriyle birlikte kavrıyoruz. Fakat doğada da öyle olaylar var ki pek çok etkenin varlığıyla karmaşık bir görünüm içerisindedirler ve biz onları ilk bakışta anlamakta zorlanırız. Bundan dolayı, ‘kaos’ sözcüğüyle birlikte tanımlanırlar. Karmaşık bir etkileşim ya da giderek büyüyen çok küçük bir etki -rastlantının neden olduğu sonuç ve görünümler ortaya çıkmaktadır doğadaki bu tür olaylarda.
Atomaltında, aslında bugünkü bilgimizin sınırlılıklarından, bakış açımızdan kaynaklanan, yarın hiç de öyle olmayacak üzerlerine sürekli bir giz perdesi örtülmeye çalışılan ‘tuhaf’lıkların anlaşılması için beş duyumuzla ve klasik fiziğin araştırma yöntemleri ve ölçüm araçlarıyla algılanabilir doğadaki kimi olaylardan söz edeceğiz.
David Ruelle (Fransız Yüksek Bilimler Enstitüsü’ndek teorik fizik profesörü), Rastlantı ve Kaos isimli kitabında doğada, ekonomide, tarihsel evrimde rastlantının nasıl etkin bir rol oynadığını, küçük bir etkenin nasıl büyük değişikliklere yol açabildiğini çok sayıda örnekle anlatmaktadır. Başlangıç durumuna hassas bağlılık (kalem, bilardo topu örnekleri) türbülans, garip çekerler (Lorenz Çekeri) çok sayıda spermden sadece birisinin yumurtayı döllemesi, genetik kodlarımızın oluşumundaki küçük sapmaların bizi en yakınlarımızdan ayıran gelişim farklılıklarına yol açabilmesi, matematikteki Gödel Teoremi gibi zengin örnekler bulunmaktadır. Uç örnek seçimleriyle nedensellik ve zorunluluk ilişkilerinden uzaklaşmalar olsa da kaba deterministik yaklaşımlarda gözardı edilen bir etkenin -rastlantının- doğadaki ve yaşamımızdaki etkin rolü görmede bu kitap yararlı bir kaynaktır.
Dik duran bir kalemin sağa ya da sola yatması, üzerinde dış bükey engeller bulunan bir bilardo masasında, harekete geçirilen, birisi gerçek diğeri sanal iki bilardo topunun, başlangıç durumunda çok küçük bir sapma ve dış bükey engellere çarpışına bağlı olarak kısa sürede birbirlerinden çok farklı rotalar izlemeleri (ki biz bunun atomaltı alanda parçacıkların sahip oldukları enerji çoğulluğuyla sadece dışsal etkenlere bağlı olmayan içsel özelliklerin sonucu olarak çok farklı yerlerde bulunabilmeleri örneğini göreceğiz) türbülans-akışkanların karmaşık, düzensiz ve görünüşte hiçbir kurala uymayan hareketi- anlaşılması kolay olacağından sudaki örnek üzerinde duralım. Yazara göre türbülans konusunda bir ‘teoriler mezarlığı’ bulunmaktadır. Hidrodinamikte üzerinde en çok durulan, açıklanma zorluğu yaşanılan konulardan biri olmuştur.
“Somut bir örnek olarak bir musluktan akmakta olan suyu ele alalım. Akışı etkileyen ve gerçekte yerçekiminden kaynaklanan güç musluğun az ya da çok açılması ile bağlantılı olarak küçülür ya da büyür. Musluğu çok açarsanız musluk ile lavabo arasında ince ve düzgün bir su sütunu elde edersiniz: Bu durumda su akmakta olmasına karşın hareketsiz görünür. Musluğu dikkatlice biraz daha açtığınız zaman (bazen) düzenli olarak kesik kesik fışkırma biçiminde bir akış oluşur, ki bunu periyodik akış olarak tanımlarız. Biraz daha açtığınız takdirde kesik kesik fışkırmalar düzensizleşir ve nihayet musluğu sonuna kadar açtığınız zaman tümüyle düzensiz bir akış ortaya çıkar. İşte bu türbülanstır. Suyun akış biçiminde görülen bu birbirini izleyen değişimler, giderek büyüyen bir dış gücün etkilediği bir akışkan için tipik bir durumdur. Landau bunu uygulanan güç büyüdükçe sistemin içerdiği mod’ların giderek artan biçimde hareketlenmesi olarak açıklar.” (Rastlantı ve Kaos, sf. 51)
Su gibi akışkanlar dışında da çevremizde gördüğümüz pek çok cisim bir dış darbe aldığı zaman (sarkaç, metal bir çubuk, sazın telleri asma köprü) titreşim ya da salınım biçiminde hareket eder. Bu titreşim dizisinin her biri bir moddur. Bunlar birbirini daha az ya da daha etkileyen frekanslarda daha karışık bir görünümle de ortaya çıkabilirler. Türbülans durumundaki bir akışkanın salınımına ilişkin deneysel düzeyde frekans analizi yapılması salınım frekanslarının belirlenebilmesi olanaklıdır. Nitekim yapılacak analiz sonucunda çok sayıda frekans (frekanslar dizisi) ortaya çıkar ki, bu akışkanın modlarının çok büyük oranda hareket kazanmış olduklarını göstedir.
Meteoroloji bilimi alanında uzman olan Lorenz, uzun dönemli hava tahminlerinde bulunmanın güçlüklerini Lorenz Çekeri ile gösterir. Tüm acayiplik ve ölçüm zorluklarının sadece atomaltında olmadığını, sonuçta üstesinden gelinse de doğada başka hem de anlaşılması oldukça kolay gibi görünen alanlarda da bulunduğunu göstermektedir örneğimiz.
“Güneş ışınlarının yeryüzünü ısıtması ve bu ısının havaya yansıması nedeniyle atmosferin alt katmanlarındaki hava üst katmanlarındakinden daha sıcak ve hafif duruma gelir. Isınan ve hafifleyen hava yukarı doğru yükselirken daha soğuk ve yoğun olan üst katmanlardaki hava aşağı doğru hareket eder. Bu iki yönlü harekete atmosferik konveksiyon denir. Hava da su gibi akışkan olduğu için sonsuz sayıda boyutları bulunan bir uzaydaki nokta ile tanımlanması gerekir. Lorenz, yaklaşık bir biçimde sonsuz boyutlu uzaydaki gerçek zamansal evrimi bilgisayarda inceleyebileceği üç boyutlu bir evrimle değiştirmiş ve bu işlemin sonucunda ortaya bugün Lorenz Çekeri olarak bilinen nesne çıkmıştır. Alt ve üst katmanları yukarıda anlattığımız gibi yer değiştirmekte olan atmosferi temsil eden nokta P’nin bilgisayarın çizdiği doğru üzerinde hareket ettiğini düşünelim. Bu durumda P, koordinatların çıkış noktası (0) yakınından başlayarak çekerin sağ ‘kulağı’nın çevresinde bir kez döner, sonra birkaç kez sol kulağın çevresinde dönerek tekrar sağ kulağa gelir ve bu kez iki tur yapar ve bu böylece sürer. P’nin 0 yakınındaki başlangıç konumuna çıplak gözle görülemeyecek denli küçük bir değişiklik yapıldığı takdirde şeklin ayrıntıları da değişir. Genel görünüm aynı kalmakla birlikte bu durumda sağ ve sol kulaklar çevresindeki birbirini izleyen turların sayısı tümüyle farklı olur. Bunun nedeni -Lorenz’in de saptadığı gibi- şekildeki zaman içinde evrimde başlangıç durumuna hassas bağlılığın bulunmasıdır. Bu nedenle sol ve sağ kulaklar çevresindeki turlar gelişigüzel biçimde gerçekleşir ve bunların önceden saptanmaları güç olur.” (sf. 60)
Garip çekerler, matematiksel olarak birbirine karşılık gelmeyen ama birlikte görülen özelliklere sahiptirler. Düzgün eğriler ya da yüzeyler olmayıp ‘tam sayı olmayan boyutlara’ sahiptirler. Hareketleri süregiden ama periyodik olmayan frekanslar dizisi biçiminde gerçekleşmektedir. Başlangıç durumuna hassas bağlılık göstermekte, örneğimizde olduğu gibi, başlangıç durumundan küçük bir sapma büyük değişimlere yol açmaktadır. Bundan dolayı, uzun dönemli hava tahminleri yapılabilmesinde güçlük çekilmektedir. 1-2 günlük hava tahminleri rüzgar yönü bilinerek çekilen uydu fotoğraflarıyla yapılıyor. Bugün yaklaşık olarak kestirilebilen 1-2 haftalık tahminler ise, barometrik basınç, sıcaklık derecesi gibi meteorolojik parametrelerin kullanıldığı bilgisayar simülasyonlarıyla başlangıç durumuna hassas bağlılıktan küçük sapma durumlarının da değerlendirilmesiyle gerçekleştirilmektedir. Tahminleri güçlendirici yeni bazı yöntemler de geliştirilmiştir.
Verdiğimiz ve başka örnekler üzerinden çeşitli fizikçilerce bir kaos paradigması geliştirilmiştir. Kaos terosinin örneklendiği bir buluş M. Feigenbaum’un periyodik katlamalı kaskad’ıdır. Bir fiziksel dinamik sistemi etkileyen güçler değiştirildiği zaman periyod sayısının ikiye katlandığını, ilk periyodik yörüngenin yerini ona yakın olan ama çıkış noktasına geri dönmeden önce bir yerine iki tur yapan diğer bir yörüngenin aldığını görürüz. Yörüngenin periyodu -çıkış noktasına geri dönmesine dek geçen süre iki katına çıkmaktadır. Periyod katlama olayı birçok kez tekrarlanabilmekte ve bu yoldan 4, 8, 16, 32, 64… katına çıkmaktadır.
Farklı örneklerin toplandığı garip çekerlerin hareketi kaotiktir. Sistemi etkileyen küçük bir değişiklik -başlangıç durumundan küçük bir sapma- hesapta olmayan bir dizi etkileşimle kaotik bir tablo ortaya çıkartmaktadır. Klasik fiziğin önceki yaklaşımları bunu açıklamakta zorlanmış kaos lineer olmayan bilim diye adlandırılan yeni bir perspektifin içerisinden yaklaşılması gerekliliği doğmuştur. Rastlantı ve Kaos’un yazarı D. Ruelle’nin türbülans üzerine araştırma sonuçlarından yola çıkarak ifade ettiği görüş;
“Teorinin fizikçileri tedirgin eden yönünü şöyle açıklayabilirim: Geçerli görüşe göre, bir akışkana uygulanan dış güç aşamalı olarak artırıldığı zaman sıvının içerdiği bağımsız frekansların sayısında da yine aynı biçimde bir artış meydana gelir. Buna karşılık bir ‘garip çeker’in varlığı söz konusu olduğu takdirde bu kez değişik bir etkinin görülmesi, yani süregiden bir dizi frekansın ortaya çıkması gerekir. Aradaki bu fark, orta derecede uyarılmış bir akışkanın verdiği belli bir sinyalin frekans analizinin yapılması yoluyla saptanabilir.” (sf. 65)
“Bugün bizim kaos olarak adlandırdığımız şey, başlangıç durumuna hassas bağlılığı bulunan bir sistemdir. Böylelikle bir garip çeker üzerindeki hareketin kaotik olduğunu söyleyebiliriz. Gözlemlenen düzensiz salınımlar sesli olduğu zaman determinist ses’ten söz edilir ama aslında sesi yapan mekanizmanın kendisi deterministtir.” (sf. 65)
“Konuya ilişkin tartışmamızda ağdalı bir akışkan enerji yitiren bir sistem olduğunu belirtmiştik. Bundan çıkarılacak sonuç enerji yitiren dinamik sistemlerde garip çekerler ve kaos (ya da determinist ses) bulunmasının beklenebileceğidir. Gerçekten de bugün bunu kanıtlayan sayısız deney gerçekleştirilmiştir.” (sf. 68)
Bir dinamik sistemde dahi sistemi etkileyen güçte bir değişiklik olduğunda, farklı dış ve iç (son alıntımızda geçen ağdalı bir akışkanın enerji yitirmesi gibi) etkileşimler, daha girift bir hareket ve sonuç ortaya çıkartabilmektedir. Dolayısıyla klasik fizikte geçerli olan dinamik kanunları ile yapılan hesaplamalarda dahi bu değişkenlerin göz önünde tutulmasını gerektiren istatistiksel hesaplamaların/değerlendirmelerin yapılması ihtiyacı doğmaktadır. Öte yandan tüm örnekler sistemin içsel özellikleri, karşılıklı etki ve etkileşimin yarattığı sonuçlar olarak nedensellik bağıntılarıyla açıklanabilir. Hareketin daha düzenli biçimlerine göre etkileşimin daha farklı ve büyük değişiklikler yaratabilen biçimleri söz konusudur. Bir dış etki-rastlantı, sistemdeki sonraki büyük değişikliklerin başlatıcısı olarak etkide bulunmaktadır, kendisi de başka bir zorunluluk ilişkisi içerisinden doğmaktadır. Doğanın parçalara ayrılmış, sınıflandırılmış bir kavranışıyla değil karşılıklı etkileşimler daha bütünsel bir doğa kavrayışı içerisinden değerlendirildiğinde bize garip ve şaşırtıcı gelen pek çok olay, doğanın iç ilişkiler bütünlüğü içerisinde hiç de öyle anlaşılmayacaktır.
Öte yandan bunun (rastlantının) bu derece etkili olabilmesi tüm durumlar için değil, etkilenen sistemin özelliklerinin buna uygun açık durumda olduğu sistemler için geçerli olabilir. Türbülansta meydana gelen milimetrik ölçüdeki bir değişikliğin büyük ölçüde bir değişikliğe yol açabilmesi ağdalı bir akışkanın enerji yitiren bir sistem olma ve akışkanın diğer özellikleriyle birlikte açıklanabilir. Yine Lorenz tarafından öne sürülmüş bir örnek olan kelebek efekti, bir kelebeğin kanat çırpmalarının belli bir süre sonra atmosferin durumunu tümüyle değiştirebileceği (Kaliforniya açıklarında kanat çırpan bir kelebek, bu kanat çırpışıyla okyanusun ilerki bir bölgesinde bir fırtınaya yol açabilir) atmosferik yapı ve özelliklerinden ayrılarak ileri sürülemez. Eğer bir tek kelebeğin sahip olduğu bu üstün beceriden yola çıksaydık, kelebeklere kuşları da eklediğimizde dünyada fırtınadan başka bir şey olmazdı. Üstelik bizim ‘öncü savaş’ teorilerinin başarısına inanmamız gerekirdi. Fakat sıcaklık durumu, hava akışkanlığı gibi çevreleyen koşullar ve karşı etkilerle birlikte düşünüldüğünde kelebeğin başarısının çok özgül koşullara bağlı olabileceği anlaşılacaktır. Öte yandan bizim diyalektik kavrayışımızın derinleşmesi açısından önemlidir doğadaki bu örnekler. Devrimci politikada, sınıf mücadelesine ilişkin şu ya da bu sorunun irdelenişinde tüm etkenler gözetilmediğinde nasıl bir sonuçla karşılaşılabileceğini ve ihmal edilebilir görünen çok küçük bir etkenin bile sonucu tümden değiştirebilecek bir etkide bulunabileceğini bize göstermektedir. Ki atomaltındaki madde ve hareketin biçimlerinin anlaşılması, diyalektiğe ilişkin kavrayışımız işte bu yönde derinleştirecektir.
Konuyla ilgili doğa bilimlerinin çeşitli dallarından başka örnekler de verilebilir. Madde ve hareketin en karmaşık etkileşimlerinin olduğu süreçler için dahi bilinebilirlik ve sonuçları itibarıyla kestirilebilirlik yönünde bilimsel bir gelişim sağlanmakta, birbirini tamamlayıcı farklı yöntemlerin uygulanmasıyla daha kesin sonuçlara ulaşılmakta, bilgimizin henüz sınırlı olduğu konularda geliştirilen felsefi idealist spekülasyonların hareket alanı daralmaktadır.
Yazardan aktaracağımız son örnek ekonomiden olacaktır. D. Ruelle fizikten bir sıçramayla kapitalist ekonomide kaosa yol açan etmenlere işaret etmekte, örneği, biraz daha büyütülüp Marksist politik ekonomi kavram ve tanımlarıyla netleştirildiğinde, krizin ve küreselleşmenin yarattığı sorunlarıyla bugünkü emperyalist kapitalist dünya ekonomisinin tablosu ortaya çıkmaktadır. Burjuvazinin bu kaotik duruma uyan yeni bir felsefe arayışına niye girdiğini bu örnek üzerinden zorlanmadan anlayabiliriz. Burjuvazi, felsefeyi de kendi toplumsal koşullarına, ihtiyaçlarına uygun olarak biçimlendirmektedir. Bunun anlaşılmasını kolaylaştıracak bir örnek olduğundan aktarımı uzun tutacağız.
“Teknolojik gelişmenin düşük düzeyde olduğu dönemlerde ekonominin durumu -düşük bir düzeyde ısıtılan sıvının durumu gibi- değişimsizdir. Teknolojik gelişmenin (ya da ısının) daha yüksek düzeylerinde periyodik salınımların ortaya çıkması gerekir ki, bu aşamada zaten yaklaşık biçimde periyodik olarak nitelenebilecek ekonomik çevrimler görmekteyiz. Daha da yüksek teknolojik düzeylerde iki ya da daha çok periyodik çevrimin süper konumunu görebiliriz- ekonomi analizcileri bunun örneklerine gerçekte de tanık olmuşlardır. Son olarak da, teknolojik gelişmenin yeterince yüksek bir düzeye erişmesiyle düzensiz değişimler ve başlangıç durumuna hassas bağlılık gösteren türbülanslı bir ekonomi ortaya çıkar. Günümüzde böyle bir ekonominin var olduğunu söyleyebiliriz.
“Oldukça inandırıcı değil mi? Nitelik olarak evet ama nicelik bakımından analiz edecek olursak ekonomideki çevrim ve diğer dalgalanmaların genel büyüme koşullarında ortaya çıktıklarını hemen görebiliriz: Burada kesinlikle tek yönlü bir tarihsel evrimin varlığı söz konusudur. Ekonomik çevrimler için de aynı durum geçerlidir? Bunların aynı dinamik olgunun tekdüze biçiminde yinelenmesi olduğu söylenemez. Ekonomik olguları dinamik açısından yorumlamak gerekirse J. M. Keynes ve onu izleyenlerin görüşleri akla gelebilir, ama bu ilginç görüşlerin günümüzde ekonominin geleceğini kestirme açısından eskisi gibi anlam taşımadıkları konusunda çoğu ekonomistin benimle aynı fikirde olduğuna eminim. Diğer bir anlatımla, ekonomi (özellikle de makroekonomi) az karmaşık dinamik sistemlerin bazı özelliklerine sahip olmasına karşın böyle bir sistem olarak analiz edilemez.
“Yine senaryomuzun tümüyle yanlış olmadığını ve yukarıdaki benzetmenin ötesinde bir değer taşıdığını düşünüyorum, zira bu senaryoda biz dinamik sistemlere özgü özelliklerin yerine oldukça sağlam temel gerçekler kullandık. Bu temel gerçeklerin biri, karmaşık (yani aralarında güçl etkileşimler bulunan birkaç alt sistemi içeren) bir sistemin karmaşık bir zamansal evrimi bulunması olasılığının basit bir sisteme kıyasla daha yüksek olduğudur. Bu kuralın diğerleri arasında ekonomik sistemler için de geçerli olması gerekir. Ve teknolojik gelişme de karmaşıklığı tanımlamanın bir yoludur. Diğer bir temel gerçek de zaman içindeki evrimin en basit biçiminin değişimsizlik olmasıdır. Bu durumda zamana bağımlılık yoktur ve sistem olduğu gibi kalır. ‘Sonsuz geri dönüşlü’ bir sistem söz konusuysa zamansal evrimin ikinci en basit biçiminin periyodik salınımlar olduğunu söyleyebiliriz. Bundan sonra iki ya da daha çok salınımın (modun) süper konumu gelir. Ve en sonunda da kaos ortaya çıkar. Genel büyüme öğesini çıkardıktan sonra yukarıdaki görüşlerin ekonomik sistemler için de geçerli olmasını umabiliriz. Nicel değeri pek yüksek olmayan senaryomuz böylelikle nitelik açısından mantıklı olabilir. Şimdi de senaryonun sonuçlarından birini inceleyelim.
“Ekonomiye ilişkin yaygın bir görüşe göre, ekonomik bariyerlerin kaldırılması ve bir açık pazar oluşturulması herkesin çıkarına hizmet eder. Diyelim ki A ve B ülkelerinin ikisinde de yerel tüketim için diş fırçası ve diş macunu ücretiliyor. Yine diyelim ki A ülkesinin iklimi B ülkesine kıyasla diş fırçası ekilmesi ve biçilmesi için daha uygun, buna karşılık B ülkesinde de üstün nitelikli diş macunu madenleri bulunur. Bu durumda açk pazar oluşturulduğu takdirde A ülkesi ucuz diş fırçası, B ülkesi de ucuz diş macunu üretir ve her iki tarafın da çıkarına olarak bu ürünleri birbirlerine satarlar. Konuya daha geniş kapsamlı biçimde ele alırsak, açık pazar ekonomisi farklı mallar üreten ülkelere refah düzeylerini yükseltmeye yarayan bir denge sağlar ya da en azından ekonomistler belli görüşlere dayanarak bunun böyle olduğunu söylemektedirler. Diğer yandan daha önce de görmüş olduğumuz gibi çeşitli ulusal ekonomiler arasında bu yoldan bağlantılar oluşturulmasıyla ortaya çıkan karmaşık sistemin herkesin çıkarına hizmet eden bir denge sağlamasından çok karmaşık ve kaotik bir zamansal evrim içine girmesi uzak bir olasılık değildir. (Teknik yönden ekonomistler böyle bir dengenin zamansal bağımlılığa sahip olmasına izin verirler ama geleceğinin kestirilemez olmasını kabul etmezler) A ve B ülkelerine geri dönersek, bunların ekonomilerinin birbirlerine ve C, D, … ülkelerinin ekonomilerine bağlanmasının diş fırçası ve diş macunu endüstrilerini ciddi biçimde zarara sokacak (ve bu yüzden bir sürü dişin çürümesine neden olacak) çılgınca ekonomik salınımlara yol açabileceğini görürüz. Demek ki kaos diğer birçok şeyin yanı sıra ekonomistlerin başlarının ağrımasından da sorumludur.
“Günümüz ekonomisinin karmaşıklığı bu tür kaotik oluşumlara zemin hazırlamakta, buna karşılık bu alanda sahip olduğumuz teorik bilgiler yetersiz kalmaktadır.” (Rastlantı ve Kaos, sf. 81-83)
Alıntıyı neden uzun tuttuğumuz anlaşılmış olmalıdır. Yazar doğrudan krizden söz etmemekle birlikte ‘teknolojik gelişmenin yeterince yüksek düzeye erişmesiyle düzensiz değişimler’, ‘çevrim ve diğer dalgalanmaların genel büyüme koşullarında ortaya çıktıkları’ gibi ifadeler kullanmakta, dış pazar, pazar için mücadele ile birlikte kaotik bir tabloyu tanımlamaktadır. Dünya kapitalist ekonomisine ilişkin çizilen tablo, küreselleşme, kriz, yeniden yapılanma sorunlarıyla boğuşan, sınıf mücadelelerini, devrimci kurtuluş savaşlarını bastırıp geriletmesine karşın zorlanan ve bir çıkmaz olduğunu gören burjuvaziye sözcülerinin niçin düşünüşte bir değişiklik, yeni bir felsefe önerdiklerini gösteren iyi bir örnektir. Rastlantı ve Kaos kitabının yazarı, kapitalist dünya ekonomisinin karmaşık yapısı, karşı karşıya olduğu sorun ve çıkmazların fizikteki dinamik sistemlerin düşünce tarzıyla çözülemeyeceğini kuantum fiziğine ihtiyaç duymadan, doğadaki kaos örneklerinden yola çıkarak klasik fiziğin görüş açısı içerisinden bulmuştur.

Biyogenetikteki son bulgular, diyalektik materyalizmi doğruluyor
Doğa, Engels’in söylediği gibi diyalektiğin denek tezgahıdır; canlıların evrimine, hücre, kromozom ve gen yapıları birbirini izleyen ilişkin bulgular, doğadaki diyalektik gelişimi göstermektedir. Darwin’in evrim kuramı, türler arası ve içi ilişkileri, canlıların milyonlarca yıllık evrimini göstererek metafiziğe köklü bir darbe indirmişti. İnorganik ve organik doğanın gelişim süreci, birinin diğerinden, inorganik doğadan organik doğanın ortaya çıkışı, kuantumsal etkileşim ve atomsal dizilim süreçleriyle açıklanabildiği gibi, DNA, gen, kromozom, hücre ve tür oluşumlarıyla -bitki ve hayvan türleri ve türler arasındaki geçişli ilişkiler- ara halkalar, berrak bir tablo bilinmektedir. Türler arasındaki katı ayrım ve sınıflandırmaların bulunmadığı, biyolojik gelişim süreçlerindeki geçişli durumları gösteren canlıların varlığının bulunmasıyla da ortaya çıkmıştı. Özellikle biyolojideki gelişmeler, enerjinin dönüşümleri ve kimyasal etkileşimlerin, bilgisi bunu pekiştirdi. Doğada kaba ayrım ve katı sınıflandırmaların olmadığını da gösterdi. Doğabilimsel düzeydeki bu bulgular, metafiziksel katı ayrım ve biçimleştirmeler, donmaya etkili bir darbe indirdi, diyalektiği doğrulayıp güçlendirdi. Canlıların evrimine ilişkin genetiksel yeni bulgular da, organik doğanın gelişim süreçlerini, aralarındaki bağıntıları evrim kuramı doğrultusunda doğrulayıp derinleştirmektedir. Son genetiksel bulgular meyve sinekleriyle insanlar arasındaki genetiksel benzerliklerin yüzde 65, maymunlarla insanlar arasında yüzde 98.6 olduğunu söylemektedir. Bu bulgular, metafiziksel kaba sınıflandırmaların yanlışlığını canlıların evrimiyle genlerden başlayarak gösterdiği gibi, insanın yaradılışına ilişkin dinsel mistik görüşlere de hiçbir alan bırakmamaktadır.
Biyogenetik bulgular hücre yapı oluşumlarının DNA ve genlerden başlayarak kromozomlar, çekirdek yapısı, hücre ve yeni hücre oluşumlarının nasıl gerçekleştiğinin bilgisine ulaşılmasını sağlamıştır. Hücrenin maddeyi özümsemesinin nasıl gerçekleştiği, hücre bölünmesi, kalıtım mekanizmalarını biliyor -moleküler yapıların, proteinlerin, DNA sarmalının gözlenmesiyle- canlıların evrimini inceleyebiliyoruz.
Bütün hayvansal ve bitkisel dokular, hücrelerden oluşmaktadır. Hücre yapısı içersindeki çekirdek kromozomlarında hücrenin inşa planı bulunmaktadır. Hücre çekirdeğinin kromozomlarının içindeki bilgi taşıyıcılar da DNA’lardır. Genlerin rolünün bulgulanması, DNA sarmalının açıklanışı, canlı yapısının iç düzenlenişlerinin tüm bilgisinin (genom), türsel oluşum ve süreklilik ve yeni tür oluşumlarının gerçekleşmesinin süreçlerinin bilinmesini sağlamaktadır. Tüm bunlar, gelişigüzellikler ve rastgeleliklere bağlı olarak gerçekleşmekte, bilgi aktarımına bağlı bir düzenlilik ve sürekliliğin varlığı görülmektedir. Geçiş durumlarında ara halkalarda oluşan düzensizlikler ise, başka bir zorunluluğun ürünü olarak ortaya çıkan rastlantıya bağlı etkileşimlerin sonucu olduğu gibi genetiksel kodlamalardaki arızalar, tür içi farklılıklara ve yeni tür oluşumlarına yol açmakta, dolayısıyla doğadaki yaşamın niceliksel ve niteliksel zenginleşmesine olanak sağlamaktadır.
DNA’ların bilgisi bize canlı yaşamın iç düzenini, yaşamın genetiksel düzeydeki evrimleşmesinin nasıl gerçekleştiğinin bilgisini vermektedir. Profesör Dr. Friedrich Cramer (Max Planck Enstitüsü Deneysel Tıp Bölümü Müdürlüğü yapmış) Kaos ve Düzen adlı kitabında şunları söylemektedir:
“İnsan organizmasında tümü DNA üzerinden kodlanmış ve çoğunlukla paralel kopyalar halinde varolan 10 binden daha fazla protein çeşidi bulunmaktadır (Bu sayıya antikorlar dahil değildir). Organizmanın bu 10 bin küsur çeşit proteininin bütün içindeki yerlerini doğru ve hatasız bir şekilde almaları, bir “şebeke” şeması (ağı) içinde işlevsel olabilecek şekilde bütünle eşgüdümlenmeleri şarttır. İşte bu düzenleme en azından büyük ölçekte ama hatta kimi durumlarda en ayrıntısına kadar genetik kodun enformasyonları aracılığıyla gerçekleştirilip yönlendirilmek, yerli yerine oturtulmak zorundadır. Dolayısıyla sadece mekan düzeyinde değil, aynı zamanda zaman düzleminde de neyin neden önce ve sonra geldiğini belirleyen bir sıralama hiyerarşisi daha doğrusu bu anlamda bir hiyerarşik düzen söz konusudur, yani sadece yapısal değil, aynı zamanda zamansal akış düzleminde de (zamansal dinamik düzlemde de) birbirine uyumlanmış düzenlerin hiyerarşisiyle karşı karşıyayızdır. Örneğin, hücre doğru ve çok belirli bir zaman noktasında bölünmek zorundadır. Embriyonun oluşumu sırasında merkezi sinir sisteminin hücreleri gene doğru ve belli bir zaman uğrağında, doğru bir şekilde başa ve omuriliğe dağılmak durumundadırlar. Büyümenin ergenlikle birlikte durması şarttır. Bir yaranın büyümesi ama sonra büyümenin durması şarttır. Kadın yumurtalığının her dört haftada bir rahme düşmesi gerekir. Bütün bunlar, alabildiğine karmaşık, birbirine dolanmış ağ-şebeke ilişkileri biçiminde yürüyen ve istatistiki düzlemde anlamamıza imkan bulunmayan sarmaşmış düzen bağları anlamına gelirler. Hep öne, geleceğe yönelmiş dinamik bir oluşumu temsil eden bu ilişkilerde bir hiyerarşik düzlem ötekinin üstüne, öteki onun üstüne gelecek biçimde yapılaşırken, bütün dinamik (zaman içinde akan) bir sistem olarak düzensizlikler üretir. Çünkü hiyerarşik düzenin dur durak demeksizin yeniden kurulduğu süreçlerin içinde, bir yandan da durmadan yapılar, moleküller, ‘yakıt’lar parçalanıp dağılırlar. Elbette kendiliklerinden ve kuralsız yıkılıp dağılmaz bu yapılar, tersine, parçalanırken enerjilerini yeni yapıların kurulmasına hizmet edecek şekilde sisteme pompalarlar.’” (Kaos ve Düzen -Sırat Köprüsündeki Hayat- sf. 53-54)
Canlı organizmadaki yaşam tüm hareketsel sürekliliği içerisinde yüksek düzeyde bir düzeni gerektirmektedir. Eğer bu olmasaydı organizma canlı kalamazdı. Fakat bu yüksek düzeydeki düzenlilik, karmaşık bir ağ yapısı içerisinde ve sürekli bir hareketin varlığı koşullarında, mekaniksel olmayan dinamik bir sistemde, sürekli bir değişim halinde -parçalanıp, dağılma ve yeni yapıların kurulması biçiminde- gerçekleşmektedir. Yine canlı yaşamın düzenini sağlayan hareket nedensel ve zamansal bir akış içerisinde olmaktadır.
Canlı yaşamın sürdürülebilmesi, organizmadaki biyokimyasal süreçlerde de bir süreklilik, aminoasitlerin hatasız ve kesin belirlenip seçilebilmesini, enerjinin iletimini moleküler bağlantıların doğru kurulmasını gerektirmektedir.
“Bilindiği gibi canlıların metabolizma süreçlerindeki biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için her biri ancak belli bir tip tepkime sürecinde katalizör işlevi gören karmaşık makro-moleküllü proteinlere enzim adı verilmektedir. Örneğin gelişmiş organizmaların sindirim sistemlerindeki enzimler, besinlerdeki protein, karbonhidrat ve yağ moleküllerini parçalarlar. Katabolizma enzimleri denen bu ayrıştırıcı ve parçalayıcı enzimlerin yanı sıra, gene bazıları, ayrıştırılmış küçük moleküllerin bağırsaklardan kan dolaşım sistemine geçmesine yardımcı olurlar. Başka bazı enzimler, tersine bu küçük molekül zincirleri arasındaki tepkimelerin gerçekleşmesi için katalizör görevi yüklenerek çok karmaşık moleküllerin inşasını mümkün kılarlar. Enerjinin depolanması, depolayıcı maddenin parçalanıp enerjinin açığa çıkması, solunum, üreme, görme, süreçlerinde de enzimler vazgeçilmez katalizörlerdir. Bütün canlı hücrelerde yer alan enzimler ancak tek bir kimyasal tepkime sürecine özgü (yapısal) biçimlere sahip olduklarından, canlı organizma karmaşıklaştıkça ve hücre içi süreçler çoğaldıkça, enzim tipleri de ister istemez çoğalacaktır. Örneğin ortalama büyüklükte bir memelinin her bir hücresinde 3 bin kadar enzim ‘tipi’ vardır. Kimi enzimler canlının bütün hücrelerinde yer alırken, gene bazıları belli başlı hücrelerde bulunurlar. Bazıları sadece onlara ihtiyaç duyulduğunda üretilirler.” (age, sf. 63-64)
Bir enzimin katalizör olarak işlevliliği belirli bir tür madde ya da maddeler öbeğiyle sınırlı olduğuna göre bu nasıl gerçekleşmekte, nasıl bir seçme yapılabilmektedir? Canlı organizmada yaşamın sürdürülmesi bu noktada hatasızlığı gerektirir, bunun, birbirlerinden ayırdedilmesi güç enzimlerin dahi seçimiyle nasıl gerçekleştirilebildiğini görelim. Oluşabilecek çok çok küçük ‘arıza’ları sonra ele alacağız.
“Dünyadaki normal bir enzimin ya da hatta fiziksel bir denetim sisteminin bu birbirine benzer iki aminoasidi (Valin ve İzoleucun’i) ancak 1:5 gibi, aslında çok yüksek sayılacak bir hata payıyla, birbirinden ayırdedebileceğini kuramsal olarak göstermek mümkündür. Ama işte bu felaket bir durum demektir, bir enzimin iki yarı aminoasidinin bu kadar büyük bir yanılgı payıyla birbirinden ayırdedilebilmesi, bir kaosun eşiğine getirirdi hayatı muhakkak, canlı sistemler içindeki proteinlerin karşılıklı etkileşim ilişkileri çöker, hayat yok olurdu. Olurdu diyoruz, çünkü bu tehlikeyi farkeden evrim, yapıtaşları seçimini bambaşka bir ilkeye, ayıklama-seçme türeyim ağacı ilkesine dayandırmıştır. Bu sistemle seçilen aminoasidin doru aminoasit olup olmadığı tekrar tekrar ’sorgulanır’. Ne var ki, tespit için sorulan ilk soru ile sonraki sorular ilkece farklı karakterdedirler.
“Soruyu klasik anlamda, yani ‘doğru mu, yanlış mı?’ diye ancak tek bir kez sormak mümkündür, yani anahtarı kilide bir kere sokabilirsiniz, iki olasılık vardır: Anahtar ya uyar ya uymaz. Bu termodinamik bir denge durumudur. İçeriye dahil edilen madde doğruysa işlenilip değerlendirilir. Değilse geri çevrilir. İlişki denge durumundayken, anahtar kilide uymuşken enerji tüketimi gerçekleşmez. Hemen hemen bütün enzimatik ayrışma-parçalama ve dönüştürme sistemleri bu tür sistemlerdir ve bu enzimatik ayrıştırma tepkimelerinin michaeilis-menten kuramına göre ele alınıp tanımlanabilirler. Gelgelelim basit fiziksel-kimyasal ilkelere göre yol alan enzimatik süreçlerden farklı olarak daha gelişmiş bir kusursuzluğun gerekli olduğu protein sentezlerinde, ilk cevap evet, doğru, uyuyor olsa bile bir ikinci hatta daha fazla süreçler ‘işi garantiye almak için’ peş peşe devreye girerler. Bu tür süreçlerde aminoasit, zincirdeki yerine yerleştirildikten sonra, bir kez daha ‘Doğru muydu bu’ sorusu sorulur. ‘Evet’ cevabı alınırsa, mesele yoktur. Ama cevap ‘Hayır’ ise, aminoasit parçalanıp sistem dışına atılır… Burada artık basit bir seçme-ayıklamanın ötesinde, bir tür seçme-ayıklama türeyim ağacı gibi bir sistem devreye girmiştir ve bu yeni süreçte madde akışı yani kimyasal dönüşüm ile enerji akışı birbirlerine doğrudan düğümlenmişlerdir.” (age, sf. 68)
Canlı organizmanın bu çalışma sitemi ile birbirine çok benzeyen iki aminoasit (Valin ve Izoleucin) birbirinden 40 bin kere hatasız ayırdedilebilirken sadece bir kere yanılma olabilmektedir. Organizmanın ayrıca yeterli besin maddesinin bulunmadığı, kıtlık vb. durumlara uyum sağlama yeteneği de bulunmaktadır.
Canlılığın sürdürülmesini sistemin yetkin bir işleyişine bağlı olduğunu görüyoruz. Hücre yenilenmelerinin (yeni hücre oluşumlarının) gerçekleşmemesi süreç içerisinde yaşlanmayla ölüme yol açarken, hücre yapılarının bozularak çoğalması (kanser) da ölümle sonuçlanmaktadır. Genlerin diziliminde hata olan 22. kromozomun 27 hastalığın nedeni olduğu düşünülüyor. Çok sayıda başka hastalığın da genlerin dizilimiyle doğrudan ya da dolaylı bağının olduğu da biliniyor. Bu göstermektedir ki, sağlıklı bir organizmada karmaşık ama yüksek düzeyde bir düzen bulunmaktadır. Ve bu yüksek düzeydeki uyum, neden ve sonucun basitçe birbirini izlediği bir ilişki sistemi içerisinde değil karşılıklı etkileşimlerle ağsal bir yapı içerisinde oluyor.
“Hayat kendi kendini organize eder ve bunu yaparken muhtaç olduğu enformasyonu (bilgiyi) DNA şeridinde hazır bulur. Bu şeride kodlanmış bilgiyi hayat, o şerit üzeriden koparıp alır, ona el koyar. Peki bu durumda hayat da, en başta bir yerlerde kurulmuş olan ve otomatlara özgür yasalar uyarınca -nükleikasit kodlarının oluşturdukları yasalara göre- bundan sonra kendiliğinden işleyen bir tür otomat mıdır?..”
Öyle ya da böyle ama hayatın öyle basit bir neden-sonuç şeması oluşturmadığı kesin. Hayat bir ağ şebekesi sistemidir, bu sistemin gözeneklerini oluşturan her bir parça, dönerek bütüne etkir, üstelik dinamik bir ağ şebekesi sistemi olarak gerek zaman gerekse mekan boyutu içinde değişip durur, dolayısıyla aynı (sabit) koşullar altında ve aynı mekan noktasında ortaya zamansal olarak farklı bir şey çıkabilmekte ya da gene aynı koşullar altında, aynı zaman uğrağı içinde mekan içindeki yapısı bakımından farklı bir şey meydana gelebilmektedir. Başka deyişle koşullar aynıyken ve mekan değişmezken, zamansal düzlemleri farklı olaylar ortaya çıkabilmektedir.
“Dinamik sistemlerin içindeki bu yüksek düzeni ayakta tutabilmek için -hayata sürekli olarak eşlik eden parçalanma süreçlerini de telafi ederek karşılayan- ayrışma, dağılma süreçlerinin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Canlı düzeyin hareketsizliği, durgunluğu ve değişmezliği (istikrarı) sadece görünürdeki durumlardır. Makroskopik düzlemin altında madde özümseme ve enerji dönüşüm süreçleri, ardı arkası kesilmeksizin sürüp giderler, bu süreçlerin işlemediği yerde ve anda hayat hemen çöker. Hayat bir yandan akıp giderken bir yandan da hareketsiz durur.” (age, sf. 55-56)
Basit bir mikroorganizmadan başlayarak yaşamın örgütlenişinde yüsek düzeyde bir diyalektik görülüyor. Sürekli bir hareketin varlığı madde ve enerji dönüşümleri, biyokimyasal etkileşim ve geçişler, mekaniksel olmayan, esnek ağsal bir yapı içerisindeki karşılıklı ve çok yönlü etkileşim. Keza evrimsel süreçlerde canlı organizmanın gelişimi ve özellik değişimleri, sıçramayla tür içi farklılaşmaları ve türsel farklılaşmaların niteliksel düzeyde ortaya çıkışı. Çevreyle olan etkileşim, uyum ve mücadele.
Canlı organizmaların ilk ortaya çıkışından itibaren evrimin rastlantısal olamayacağını kalıtımsal bilginin genler aracılığıyla aktarılmasından ve bunun çevre koşullarına giderek daha yetkin uyum ve hakimiyet kurmanın, değişimin bilgilerini de içeren sürekli bir gelişimin sonucu olduğunu genlerin işlevinin öğrenilmesiyle biliyoruz. En basit bir bakteri hücresinin dahi rastlantı ile inşa edilmesi olanaksızdır. Yaşamın ortaya çıkışında, evrimsel süreçlerde sonraki süreçlerde rastlantı, evrimin yönü, seçme-ayıklama ve dönüşüm süreçleri üzerinde etkili olabilir fakat yaşamın kuruluşunda rastlantısal olayların belirleyiciliği, yaşamın bunların sonucu olarak ortaya çıkması olamaz. F. Cramer, bunu olasılık hesaplarıyla göstermektedir.
“Olasılık hesapları sayesinde, bir bakteri hücresinin inşası için rastlantıdan başka bir etkenin işin içinde olmaması durumunda böyle bir tek hücreliyi elde etmek için mevcut enformasyona dayanarak kaç deneme yapmamız gerektiğini bulabiliriz. Bu girişimlerin sayısı 102.400.000, yani arkasında 2.4 milyon sıfır bulunan bir 1 olacaktır. Böyle bir inşa planını salt rastlantıyla elde etmek söz konusu olamaz. Hatta düşünülebilen varsayımsal bir makinede her bir saniye de bu sonsuz olanakların birini deneyecek, giderek bir hücrenin inşasını gerçekleştirip gerçekleştiremediğimize bakacak olursak, buna dünyanın (evrenin) ömrü yetmeyecektir. Big Bang’den bu yana ortalama 1017 saniye geçtiğini düşünecek olursak, 102.400.000-17=102.399.983 saniye gibi bir eksiklik ortaya çıkacaktır. Başka deyişle, evrenin yaşı, böyle bir ‘rastlantısal düzenin’ oluşabilmesi için gerekli süreyi içermekten çok çok uzaktır. Bu hayatın bir dizi rastlantısal olayın sonucunda doğmuş olmasının mümkün olmadığı anlamına gelmektedir.” (Kaos ve Düzen, Sırat Köprüsündeki Hayat, sf. 36)
Evrim genetiksel düzeyde nasıl gerçekleşmektedir, yaşamın istikrarı kalıtımsal olarak nasıl korunmakta, tür içi ve türsel değişiklikler nasıl olmaktadır? Evrim kuramı, biyolojik antropolojik bir gözlem ve incelemelere dayanıyordu. Canlı organizmanın yapısı ise hücreden itibaren bilinmekteydi. Aminoasit-proteinlere bağlı olarak hücre yapısının oluşumu açıklandığı gibi, biyogenetik, yaşamın pek çok özelliğinin davranışların DNA’lar aracılığıyla şifrelenip aktarıldığını, kalıtımsal olarak yaşamın istikrarlılığının buna bağlı olarak sürdürüldüğünü, tür içi ve türsel farklılıkların da gen diziliminlerindeki farklılıkların ve farklılaşmaların sonucu olduğunu temellerinden açıklamaktadır. Bu süreçler bütünüyle maddeseldir.
“Evrim, kalıtımsal mekanizmaların adım adım değişmesi anlamına gelmektedir. Bu değişmelerin her bir adımı, bir mutasyon, yani nükleikasidi zincirindeki tek bir baz’ın (Nükleoitid’in) tamamen değişmesi demektir. Öyleyse evrimin en temel olayı olarak gen’lerin eşleşmesini ve buna bağlı mutasyonu gösterebiliriz. Mutasyon olmasaydı evrim de olmazdı. Bu olayda seçme-ayıklama mekanizmaları içinde, elverişli mutantları (yeni mutasyon ürünleri) seçme-ayıklama yoluyla evrime dahil edilirken, elverişsiz olanları negatif ayıklama (doğal seçilim de deniyor) yoluyla devre dışı bırakılırlar. Öyleyse evrim, çok sayıda mutasyonun hazırladığı olanaklar arzı içinden elverişli olanları seçip ayıklama anlamına gelen bir filtreleme sürecidir. Bu filtreleme süreci, -söz konusu yaşama alanı içinde hayatta kalmaya katkısı olan- belli bir yararlı özelliği ya da yeteneği ve beceriyi öne çıkartan bir süzme anlamına gelir.” (age, sf. 84)
Yaşamın istikrarı, aynı DNA ve genlerin üretim sürekliliği kuşaktan kuşağa aktarımı, türün devamlılığı nasıl sağlanmaktadır?
“Mutasyon oranının her şeye rağmen bu kadar düşük kalması hayatın istikrarını, ilkece değişmezliğini koruması, DNA’nın sürekli ‘onarılmasıyla’ mümkün olmaktadır. İlk bölümde de değindiğimiz gibi DNA sarmalının her iki dalındaki genetik enformasyon, çifte kodlanmış enformasyondur. Dallardan biri üzerinde bir hata, bir mutasyon ortaya çıkar çıkmaz, onarımla görevli bir ‘tim’ bu hatayı anında tespit eder. Ve ‘kural bozulmalarını’ adım adım takip eden böyle bir onarım timi, gerçekten de hücre çekirdeğinde hazır bekler. DNA’nın çifte sarmalı boyunca onarım-enzimleri durmadan dolaşıp, kusurlu yerleri tespit etmeye çalışırlar. Sarmal bazlarının eşleşmesi drumunda ortaya çıkacak her uyumsuzluk, çift sarmalın geometrik düzeninde bir çarpılma olarak kendini ele verir, bu bozuk bölge tespit ediler edilmez de, bozuk parça değiştirilir. Bu türden onarım enzimleri DNA’nın eşleşme süreçleri sırasında ve sürecin sonunda faal durumlarını korurlar. Ama aynı enzimler eşleşmeden önce ve sonraki ara zamanlarda da DNA sarmalının ‘doğruluğunu’ kontrol ederler.” (age, sf. 86)
Kontrol mekanizmaları bu şekilde çalışmaktadır ve hata payı çok çok küçüktür, insan genomu üzerinde yılda on milyarda 15 hata olmakta bunlar da onarılmaktadır. DNA’larda kodlanmış olarak bulunan kalıtımsal özellikler, bundan dolayı süreklik göstermekte, değişim çok uzun süreler içerisinde gerçekleşmektedir. (Örneğin, hemoglobinin protein zinciri üzerindeki 100 aminoasitten birinin -belli bir basamaktaki anahtar asidin- değişikliğe uğraması için ortalama 6 milyon küsur yıl geçmesi gerekmektedir.)
Yaşamın istikrarlılığını gördükten sonra değişimin türsel farklılaşmanın genetiksel olarak nasıl gerçekleştiği sorusunu yanıtlayabiliriz. Bu soru, hem bitkiler, hem hayvanlarda genetik olarak açıklanmaktadır.
“Nükleikasidin işlevsel değişmeleri, yani mutasyonlar, çok çeşitli yollardan gerçekleşirler ve her organizmanın içinde ortaya çıkıp dururlar. Mutasyonlara yol açan iç nedenlerden biri, daha önce de değindiğmiz gibi, hücre bölünmesi sırasında zorunlu olan kopyalamanın, öteki deyişle eşleme sürecinin kaçınılmaz olarak hatalara açık olmasıdır. Bu süreç sırasında DNA molekül zinciri içinde belli bir baz, bulunması gereken yere yerleşemeyebilir, örneğin bir Guanin’in (G) bulunması gereken baz basamağında Adenin’in (A) yer alması gibi. Böylece bir hatanın sonucu, buradan türeyecek bütün öteki kopyaların da aynı hatayı aynen üretmeleridir (çoğalmalarıdır). Böylelikle yanlış dizilim kalıcılaşır. Mutasyonun birçok dış nedeni de vardır. Gama ışınları, röntgen ışınları ve kozmik ışınlar gibi enerjisi yüksek ışınlar, nükleikasidin yapıtaşlarını parçalayabilirler, ultraviyole dediğimiz morötesi ışınlar, nükleikasit sarmalının dalı üzerinde thymidin artıklarını dala yapıştırırlar. Birçok kimyasal madde, nükleikasidin yapıtaşlarını dönüşüme uğratır.” (age, sf. 85)
Aminoasit dizilimlerindeki basamak değişimi, evrimin, türsel çeşitlenmenin önkoşulu olmaktadır. Tek biçimli tekdüze bir doğa çok sıkıcı olur, yaşamın sürdürülmesi, türsel çeşitlilik ekolojik dengeler gerekliliği ile düşündüğümüzde bu da olanaklı olmazdı. Organik ve inorganik doğa ve bir yaşam, ancak başka yaşamlarla birlikte varolabilir. Dolayısıyla burada “hata” sayılamayacak bir hata, canlı yaşamın sürdürülebilmesinin bir koşulunu bulmaktayız.
“Kısacası canlı madde büyük ölçüde aynı yapıtaşlarından inşa edilmiştir. Birkaç anahtar protein üzerinde ortaya çıkan sınırlı sayıdaki mutasyon karakterli değişiklik, türsel çeşitlenmeyi sağlamaktadır. Bu bakımdan canlı dünya, dış görünüşüyle bize yansıdığından bile çok daha dengeli, istikrarlıdır. Hatta, neredeyse kavranması, anlaşılmas güç bir istikrar, türsel sabitlik, değişmemezlik gösterir. İşte böylesine mutlağa yakın bir istikrar içinde bile ya da zaten bu nedenle mutasyonda ortaya çıkan en küçük bir sapma, en küçük bir istatistiki hata evrimin vazgeçilmez önkoşuluna dönüşmektedir. Böylelikle kendi kendini organize eden, kendi istatistiki hatalarıyla evrimleşen bir canlılar sistemi ile karşılaşmış oluyoruz… İlk bakışta bir kopya hatasının sonucu ya da nükleikasidin kimyasal dengesizliği (istikrarsızlığı) gibi görünen ve mutasyona yol açan olgu canlının esnekliğinin, çevreye uyum sağlama yeteneğinin vazgeçilmez önkoşulu olarak belirmektedir, evet, genetik sistemi evrimleşme yeteneğine kavuşturan biricik etmendir bu hata: Doğa, kusuru bir erdeme, bir kazanca dönüştürmüştür.” (age, sf. 89)

“Ya bu, ya o”nun yanında
“Hem bu, hem o”

Kuantum fiziğinden çıkarılan idealist felsefi sonuçlardan birisi “tek bir gerçeğin olmayabileceği”, “iki ayrı gerçeklik görüşüdür. Dalga ve parçacığın bir ve aynı şeyin görünümleri olarak değil de birbirini dışarlayan bir ilişki içerisinde -dalga parçacık ikiliği- tanımlanmaları, parçacıkların farklı yerlerde bulunabilme olasılığı, bir fotonun iki ayrı yerde bulunabilmesi gibi kuantumsal özelliklerden yola çıkılarak ileri sürülen, mutlak kesinlik ifade eden görüşlerin yerine “hem, hem de”, “hem bu, hem o”nun geçirilmesidir. Bu görüş, kestirilebilirliğin, belirlenebilirliğin karşısına çıkartılan kesinsizlik, belirlenemezcilik, olasılıkçılık biçiminde ifade edilen idealist felsefenin temel belirlemelerinden birisidir. Görelilik kuramından çıkartılan görececi görüşlerle birlikte, siyasal plüralizmin, burjuva demokratizminin dayanaklarından birisi olarak kullanılmaktadır. Varılan sonuçlar üzerinden kaba materyalizmle aynılaştırılarak diyalektik materyalizme de saldırılmaktadır.
Mikromaddelerin yapı ve hareketsel özellikleri -kütle ve enerji ilişkisinde olduğu gibi- maddenin daha derin kavranışına olanak sağladığı gibi, idealist metafiziksel yöntemlerle kavranılamayacak, hareketin kompleks ve daha yüksek biçimlerini anlamamızı sağlayacak gelişkin bir diyalektik, uygulamayı gerektirmektedir. Bu açıdan kuantum fiziği metafiziksel mutlaklıkların, kaba determinizmin, eklektik ilişkilendirmelerin yıkılmasında gelişkin diyalektik bağıntılandırmada ön açıcı olmuştur. Bir enerji durumundan diğerine geçiş, hızlı ve ani değişiklikler, çelişkili birlikler, özdeşliğin içerisindeki farklılık metafiziksel katı belirlemelerin doğanın gerçeğine uymadığını geöstermektedir. Kuantum fiziksel alan, fiziğin makromaddeler ve hareketin daha mekaniksel biçimlerini incelediği önceki dönemine göre hareketin daha yüksek şekillerini doğada gözlemleme/bulabilme imkanını sağlamaktadır. Fizik bu alanda yeni ve güçlü kanıtlar sunmakla birlikte bu görünümleri sadece kuantum fiziksel alanda değil doğabilimlerinin farklı alanlarında da gözlemek/bulmak olanaklıdır. Canlı organizmaların biyokimyasal etkileşimlerle sağlanan, hareketi -yüzlerce protein enziminin ayrıştırılması-, hareketin en yüksek şekli olarak impulslarla beyin aktivitesinin gerçekleşmesi, hareketin geçişli ve dönüşen girift ve yüksek biçimlerini vermektedir.
Metafiziksel katılık ve mutlakçılığın -dogmatizmin- yanlışlığının, doğada gözlemlenmesi yeni değildir. Doğabilimlerinin gelişimindeki ilk sıçramalarla birlikte kaba ayrım ve sınıflandırmaların olamayacağı, metafiziksel bir mutlaklığın yanlışlığı da görülüyor. Bunların, biyoloji ve kimyada, fiziğe göre daha önce gözlemlendiğini de söyleyebiliriz. Makro-fizikteki mekaniksel kesinliğe göre, biyoloji ve kimyada iç hareketin niceliksel süreçlerin gözlenebilirliği, değişim ve farklılıklara daha süreçsel ve geçişli bir bakış olanağını öncelikle kazandırmıştır (Fizikteki mekanik harekete göre kimyasal reaksiyonlar iyonların birleşmesi, daha karmaşık süreçlerdir). Bugünkü bilgilerimiz bu konuda çok ileridir ve bütün doğabilim dallarında hareketin daha yüksek ve girift şekillerini gözlemleyebilmek ve bunları tanımlamak olanaklıdır. Bugün sadece elementsel dizilimi değil atomsal dizilim farklılıklarını da biliyoruz ve bazı elementler arasındaki farkın, atomsal dizilimdeki küçük farklardan oluştuğunun bilgisine de sahibiz. Organik molekül ve hücre oluşumu uygun atmosferik koşullarda inorganik doğadan moleküler bileşimlerle gerçekleşti. Maddenin bilinen -katı, sıvı, gaz- üç hali içerisine sokulamayan bir dördüncü hal olarak tanımlanması tartışmalı plazmanın varlığı… Fazla ötelere gitmeye gerek yoktur, doğada dört temel renk bulunmasına karşın bunlardan türemiş yüzlerce rengi gözlemlemek mümkündür ve doğa renklerin binbir tonlamasıyla bir renk cümbüşü sunmaktadır.(*) Bir rengi saf haliyle bulabilmek daha güçtür, temel renklerin eşit karışımlarından doğan renkler, bunların çeşitli düzeylerini ve birbirleriyle karışımlarından doğan renkler bulunmaktadır. Kimi zaman şu ya da bu demekte zorlanacağımız, tek bir renkten ya da iki rengin karışımından ibaret olmayan değişik renklerin, farklı düzeylerdeki renk bileşimiyle ortaya çıkan armonik bir yeni renk görürüz. Aynı dalda tümüyle sarı ve tümüyle kırmızı ve iki rengin farklı düzeylerde bulunduğu alacalı akşam sefaları bulunmaktadır (Mendel, kalıtımla ilgili deneylerini bezelyeler ve akşam sefalarıyla gerçekleştirdi). Yiyenin içerisinde sirke olduğunu asla anlayamayacağı hamur tatlıları vardır.
Maddenin hareket halindeki kavranılışı dönüşümlere niceliksel ve niteliksel ayrımlara da süreçsel ve değişim sürekliliği içerisinde bakılması diyalektik bir kavrayış ve çözümlemeyle olur. Maddenin her düzeyde, hareketin bütün biçimleri içerisinde derin kavranışı için diyalektik zorunludur. Beyazdaki siyahı görebilmek de yeşilin onlarca tonu arasındaki göreli farkları görebilmek de diyalektiği gerektirir.
Doğabilimsel gelişmeleri değerlendirerek, kaba ayrım ve sınflandırmaların yapılamayacağı vargısına ilk ulaşan ve felsefi görüşlerini de bu temelde oluşturanlar diyalektik materyalizmin savunucuları oldu. Diyalektik materyalist felsefe, başından itibaren, salt idealist görüşlerle olduğu gibi metafiziksel, kaba materyalist görüşlerle de ayrımını çiziyordu. Doğabilimlerindeki gelişmeler de titizlikle bu doğrultuda değerlendirildi, sonuçlar çıkartıldı. Engels, katı ve değişmez çizgiler evrim teorisi ile bağdaşmaz der ve farklı sınıflandırmalara tabi tutulan canlı türleri arasında (omurgalı hayvanlarla omurgasızlar, kuşlarla sürüngenler) katı ayrım çizgilerinin olmadığını, böylesi katı ayrımların önemini yitirdiğini söyler. Genel bir sonuç olarak da şunu belirtir:
“Doğa görüşünde, bütün ayrımların ara basamaklarda biraraya geldiği, bütün karşıtların ara halkalar yoluyla birbirine geçtiği böyle bir aşama için, eski metafizik düşünce yöntemi artık yetersizdir. Hard and fat lines (katı ve değişmez çizgiler), kayıtsız şartsız, evrensel geçerlikte ‘ya bu, ya o’ diye bir şey tanımayan, değişmez metafizik farklılıklar arasında köprü kuran, ‘ya bu, ya o’nun yanında ‘hem bu, hem o’ kuralını da yerine koymasını bilen ve karşıtlıkları uzlaştıran diyalektik, bu aşamaya en yüksek ölçüde uygun düşen tek düşünce yöntemidir. Kuşkusuz günlük kullanımda, bilimdeki küçük bilim alışverişlerinde metafizik kategoriler geçerliliğini korur.” (Doğanın Diyalektiği, sf. 233)
Engels, organik varlıklardaki yaşam ve ölüm arasındaki diyalektik ilişkiyi de, çelişki, hareket ve değişim ilişkileri içerisinde, Anti-Dühring’te şöyle bağıntılandırmaktadır:
“Şeyleri devinimleri, değişmeleri, yaşamları ve birbirleri üzerindeki karşılıklı etkileri içinde düşündüğümüz zaman, hemen çelişmelerle karşılaşırız. Devinimin kendisi bile çelişmedir. Dahası, basit mekanik yer değiştirme bile ancak bir cisim aynı anda hem bir yerde, hem de başka bir yerde bulunduğu, hem aynı yerde olduğu, hem de orada olmadığı için gerçekleşebilir. İşte bu çelişmenin sürekli olarak belirmesi ve aynı anda çözülmesi, devinimin ta kendisidir…
“Eğer basit mekanik yer değiştirme bir çelişme içeriyorsa, maddenin daha yüksek devinim biçimleri, özellikle de organik yaşam ve organik yaşamın gelişmesi haydi haydi içeriyordur çelişmeyi… Dolayısıyla, yaşamda, şeylerin ve süreçlerin kendilerinde varolan ve durmadan beliren ve çözülen bir çelişmedir. Çelişme ortadan kalktı mıydı, yaşam da sona erer ve ölüm gelir.
“Her organik varlık her an hem aynı şeydir, hem de aynı şey değildir, her an dışardan aldığı maddeleri özümlerken, daha başka maddeleri de dışarı atmaktadır, her an bedenindeki gözeler ölmekte ve yeni gözeler oluşmaktadır, gerçekte, belirli bir süre içinde her organik varlığın bedenin maddesi tepeden tırnağa yenilenir ve yerini başka madde atomları alır, dolayısıyla her organik varlık her zaman hem kendisidir, hem de kendisinden başka bir şeydir.”
Organik ve inorganik doğada sürekli bir hareket ve değişim oluyor, sürekli hareketin varlığı ve değişim, özdeşlik içerisindeki farklılığı da doğurmaktadır. Bir şey hem kendisiyken, süreklileşmiş, birbirini izleyen küçük değişikliklerle kendisi omaktan çıkmakta, -bir nicelik yeni bir niteliği içinde taşımakta- kendi kendisinden farklı hale gelmektedir. Niteliksel bir durum, birbirinden farklı, birçok niceliksel durumları içerir. Aynı nitelikselliğin, özdeş bir durumun içerisinde, ara halkalar, geçişler, ayrımların belirsizleştiği durumlar, yer alır. Diyalektik, inorganik doğadan organik doğaya (cansız doğadan canlı doğaya) moleküler düzeyde geçiş sürecinde olduğu gibi karşıtların birlikte varlığını geçişli durumları ve niceliksel ayrımları ve göreliliği dikkate alır. Diyalektikte, metafiziğin ‘ya bu, ya o’ya indirgenmiş formel düşünüş tarzına yer yoktur. Formel mantıkta a=a’dır, bir şey aynı anda hem kendisi hem de başka bir şey olamaz. Bu metafizik özdeşlik yasası, özdeş olanın içerisindeki farkı ve değişimi içermemektedir. Diyalektik mantık ondan ayrılır, ayrımları sadece temel ve niteliksel ayrımlardan ibaret görmez, niceliksel ayrımları, değişimi, farklılıkları ve göreliliği görür ve hesaba katar.(*)
Ayrım nerede? Görececi, olasılıkçı belirlenemezci görüş, “hem, hem de”den hareketle temel özsel ve belirleyici olanı reddetmekte, onu siyasal ve toplumsal alanda bireyselliğin, ilkesizliğin, plüralizmin felsefi dayanak noktalarından birisi olarak ileri sürmektedir. “Kuantum belirsizliği”ni doğanın davranış şekli olarak gösteren bu görüş, göreliliği, fark ve ayrımları, rastgeleliği ve kaosu mutlaklaştırmakta, özsel, temel, niteliksel ve belirleyici olanı, nedenselliği oluşturan bağıntıları yadsımaktadır.
Diyalektik, değişimin sürekliliği içerisindeki farklılığı, bir şeyin aynı anda hem kendisi, hem de başka bir şey olmasını kabul eder. Keza belirli bir nitelikselliğin içerisinde birbirinden farklı niceliksel düzeylerin varlığını da. Öte yandan bu belirli bir niteliksel durum içerisinde bir şeyin kendisiyle olan özdeşliğini ortadan kaldırmaz. Bir şeyin kendi kendisiyle özdeş olması, onu öteki şeylerden ayıran özsel ve temel niteliklere sahip olmasındandır. Ona niteliğini veren özsel ve temel özellikler korunduğu, varlığını devam ettirdiği sürece biz onu, o niteliksel duruma uygun özdeşlik hali içerisinde tanımlarız. Doğa, organik ve inorganik doğa olarak ayrılır. Organik doğa, kendi içerisinde bitki ve hayvan türleri olarak ayrılır. İnsan, diğer hayvan türlerinden, insana en yakın özellikler taşıyan maymunlardan beyinsel faaliyet gibi yüksek bir etkinlik düzeyine ulaşmasıyla ayrılır. Onların, her birini diğerinden ayrı gruplandırmamıza yol açan özsel ve temel bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu ayrımları, atomsal ve elementsel düzeyde, DNA ve gen dizilimleri ve moleküler yapılar içerisinde bulmak olanaklıdır. Milyonlarca, milyarlarca yıllık evrim süreçlerinde, uygun atmosferik ve coğrafya koşullarının içerisinde ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla, bu ayrımlar, organik ve inorganik doğayı, canlı türlerini birbirinden ayıran, onları gruplandırmamıza yol açan niteliksel farkları ve niceliksel düzeyleri oluştururlar. Doğada gözlendiği gibi bu ayrımlar, kimi geçişli durumlar içerisinde bir belirsizleşme göstermekle birlikte bu da mutlak değildir. Dolayısıyla, ya insandır, ya hayvandır ya canlıdır ya ölüdür. Schrödinger’in kedisi de aynı anda hem ölü, hem de canlı olamaz. Kaba sınıflandırmalar, metafiziksel mutlaklık ve değişmezliklerin yerine “hem o, hem bu” kuralının konulması, “ya o, ya bu” dememizi ortadan kaldırmaz. Onlar birlikte bulunurlar. Basit ve niceliksel görülen kimi ayrımlar dahi niteliksel bir fark oluşturur. Kömür de, elmas da aynı elementten, karbondan oluşmakla birlikte, atomsal dizilimleri farklıdır, dolayısıyla bu fark, her ikisinde bambaşka bir yapı ve görünüm ortaya çıkartır. İnsan ve maymunun DNA ve gen dizilimleri arasındaki farklılık, % 2 bile değildir, fakat insan ve maymun niteliksel olarak birbirinden ayrıdırlar.
Karşıtların birliği ve mücadelesi biraradadır. Karşıtların mücadelesi esastır, özdeşlik hali, karşıtların mücadelesiyle birlikte varolur ve özdeşlik içerisindeki farklılık, nicel değişimler, eski ve yeni, biri ile öteki arasındaki çelişki, çelişkinin keskinleşmesiyle “ya o, ya bu” biçimini alır. Ve nitel değişim gerçekleşir. “Hem o, hem bu”, ara halkalar, geçişli durumlar, niceliksellikler için geçerlidir. “Hem o, hem bu” da, mutlak değil görelidir. Bunun yadsınması, göreliliğin, sınırlı bir niceliksel fark ve değişimle mutlaklaştırılması, sıçramalı geçiş ve dönüşümlerin, onu sağlayan karşıtların mücadelesinin red ya da iğdiş edilmesi olacaktır. Çelişkiyi kabul etse dahi bunu nicelikselliğin sınırları içerisinde tutarak, sıçrama ve dönüşüme yol açan kutaplaşmayı, uzlaşmaz karşıtlığı yadsır, diyalektik hareketi kısa keser. “Hem o, hem bu”yu oluşturan göreli niceliksel farkı kabul edip bu niceliksel farkın ilerleyerek, derinleşerek “Ya o, ya bu” biçimiyle boyutlanmasının -ki bir şeyin “hem o, hem bu” olabilmesinin kaçınılmaz sonucudur- reddedilmesi göreli olarak niceliksel düzeyde kabul edilirken karşıtlaşma, yeni bir niteliksel düzeye geçiş yadsınıyor. Bundan dolayı, elektronların farklı enerji düzeylerinde bulunabilmesi, elektronlarla çekirdekteki protonların zıt yüklü oluşları -karşıtlık-, parçacıkların farklı özelliklere sahip oluşları, açısal momentumlarının farklı oluşu, buna karşın etkileşim kuvvetleriyle birlikte atomsal düzeyde (yeni bir niteliksel düzey) kararlı bir yapı oluşturmaları anlaşılmıyor! Yine bundan dolayı, yeni bir niteliksel düzeyi ortaya çıkartan kuantal hal “bağıntısızlaşması” anlaşılmadığından hem ölü, hem de diri bir kedinin olabileceğine inanılıyor! Pozitivizm, bu şekilde metafiziğe, imancılığa kapıyı ardına kadar açıyor.
Diyalektik materyalizm, madde ve maddesel süreçlerin tek bir niteliksel düzey ve tek bir form içerisinde ifade edilerek bunun değişmezliğini ileri süren metafiziksel görüşü bu tür mutlaklaştırmaları reddeder, fakat, diyalektik, maddeye ve maddesel süreçlere niteliğini veren özsel ve temel öğelerin varlığını, bunların belirli bir niteliksel düzeyi ifade edip belirli bir form oluşturduklarını yadsımaz. Bunlar olayların kökenindeki zorunluluğu oluşturan bağıntıların nesnel dayanaklarını oluştururlar. Özsel ve belirleyici olan etmenlerin, hareketsel süreçlerdeki rolü anlaşılmadan, diyelim ki, canlılığı sağlayan bir sistemin canlılığının sürmesini olanaklı kılan kararlı ve sürekli yapısı anlaşılamaz. İstikrarlılık, kararlılık ve süreklilik oluşturan yapıların ise rastlantı ile açıklanabilmesi olanağı yoktur. Bir diğer deyişle, özsel ve belirleyici olan -doğa yasaları ve toplumların gelişme yasaları- anlaşılmadan (kuşkusuz dar ve düz bir indirgemecilikle her şey bunlara bağlanmadan) insanın gerek doğa üzerinde bilinçli bir hakimiyet kurabilmesi, gerek ise tarihsel toplumsal süreçlerde bilinçli bir dönüştürücü rol oynayabilmesi olanaklı değildir. Ve onlar (özsel ve temel olan süreci karakterize eden) yadsındığında, tüm bunlar da (anlama ve dönüştürme) yadsınmaktadır.
Madde ve maddesel süreçlerde denge ve hareket ilişkisinin bilinişi, madde ve hareketin belirli bir niteliksel düzey içerisinde ve yeni bir niteliksel düzey içerisinde ve yeni bir nitelikselliğe geçişi oluşturan niceliksel süreçlerle kavranılışını olanaklı kılar. Dolayısıyla bu, özdeşlik içerisindeki çelişkinin varlığını ortaya koyar. Keza, daha üst bir bütünlüğün içerisindeki etkileşimleri gösterir. Engels, denge ve hareket arasındaki bağıntıyı şu şekilde kurmaktadır:
“Denge hareketten ayrılmaz. Göksel cisimlerin hareketinde, dengede hareket ve harekette denge vardır (göreli). Ama özgül olarak göreli olan her hareket, yani burada, hareket halinde göksel cisimlerden biri üzerinde bulunan tek tek cisimlerin birbirinden ayrı her hareketi, göreli hareketsizlik, denge yaratmak üzere girişilmiş bir çabadır. Cisimlerin göreli bir hareketsizlik halinde bulunması olanağı, madde ve bununla birlikte yaşamın farklılaşması için temel koşuldur. Güneşte çeşitli tözler denge halinde değildir; yalnız bir tüm olarak tüm kütlenin dengesi ya da çok sınırlı önemli yoğunluk farklarının belirlediği bir denge vardır, yüzeyde sonsuz bir hareket ve bir kargaşa, çözüşme vardır… Dünyada hareket ve hareket ile dengenin karşılıklı değişimi olarak farklılaşmıştır: Her bir hareket denge yönünde çaba gösterir, bir bütün olarak hareket her dengeyi yok eder. Kaya hareketsizliğe ulaşmıştır ama hava koşulları, kıyılarda kırılan okyanus dalgalarının etkinlikleri, ırmakların ve buzulların etkinliği durmadan dengeyi yok eder. Buharlaşma ve yağmur, rüzgar, ısı, elektrik ve magnetik görüngüler, aynı şeyi yaparlar. Son olarak canlı organizmada, büyük organlar gibi en küçük parçacıkların da sürekli hareketini görürüz, bu durum normal yaşam döneminde tüm organizmanın sürekli dengesine varır ve gene de daima hareket halinde kalır, hareketin ve dengenin canlı birliğidir.
Her denge ancak göreli ve geçicidir.” (Doğanın Diyalektiği, sf. 270)
Bir niteliksel düzey içerisinde niceliksel olarak farklı yoğunluk ve düzeyler bulunmaktadır. Aynı niteliksel durum sürmekle birlikte, bu nicel farklar yeni bir niteliksel düzeye geçişin hazırlayıcısıdırlar (bir canlıda, canlı niteliği korunmakla birlikte büyüme çağında büyümeyi sağlayan hücre üretimi olurken, yaşlılıkta yeni hücre üretiminin yavaşlaması ve durması, dolayısıyla ölümün kaçınılmazlığı). Hareketin sağladığı değişim, canlılıktan ölüme geçişte olduğu gibi yeni bir niteliksel duruma geçişi ortaya çıkartmaktadır. Fakat tüm bu süreç boyunca da bir niteliksel durum, canlılık ve canlılığı sağlayan ve karakterize eden öğeler (kan dolaşımı, kalbin atması, soluk alıp verme, beyin fonksiyonlarının sürmesi) egemendir. Maddenin bir formundan bir başka formuna geçiş ve enerjideki değişimler de önceki ve sonraki biçimler, iki niteliksel düzey arasında içsel bir bağ olmakla birlikte, maddenin iki ayrı düzeyini, hareketin iki farklı biçimini farklı kılan bu niceliksel yoğunluk farklarının oluşturduğu niteliksel farktır. Bu iki niteliksel düzey arasında özsel ve temel bir fark olarak da ortaya çıkar (Kapitalizmde ücretli köle durumundaki proletarya ile artıdeğer sömürüsünün olmadığı sosyalizmdeki işçi sınıfı arasındaki fark).
Hareketle birlikte maddenin çeşitli form ve özellikleriyle bilinmesi, doğabilimlerindeki gelişmelerle maddenin ve hareketin çeşitli biçimlerine ilişkin bilgilerimiz arttıkça derinleşmektedir. Maddenin bir formundan diğerine geçişle, hareketin bir biçiminden diğerine geçiş bağlantılarının her düzeyde kuruluşu, birinden diğerine dönüşümün nasıl gerçekleştiği, daha sonra aldığı biçim/biçimler üzerine bütünsel bir bilgi kazandırmış, kütle, enerji eşdeğerlilik bağıntısıyla ise bu bilgimiz derinleşmiş, temelden bir açıklığa sahip olmuştur. Madde ve hareketin tüm formlarıyla ve dönüşümleri içerisinde bilinir hale gelmesi, “hareketsiz madde”, “şeylerin özünün bilinemeyeceği” gibi maddeye ilişkin metafiziksel görüşleri yıktığı gibi, hareketin salt mekaniksel hareketle sınırlandırılması, enerjizm gibi 18. yüzyıl ve 20. yüzyılın başında doğabilimlerinde başlayıp felsefeye aktarılan indirgemeci, idealist görüşlere de köklü bir darbe indirmiştir. Madde, aldığı çeşitli biçim ve özelliklerle -tanecikler, atomlar, elementler, cisimler, tek hücreli mikro organizmalar, yüksek yapıdaki canlı organizmalar-, hareketin tüm biçimleriyle, tek bir biçime indirgemeden dönüşümleriyle kavranılması olanaklı hale gelmiştir.
Atomaltında parçacıkların birbirlerinden farklı özellikleri bulunmaktadır. Parçacıkların bazıları pozitif bazıları negatif yüklüdür, bazıları da yüksüz. Farklı açısal momentumlara sahiptirler. Kütleleri farklıdır. Foton, gravition, nötrino gibi kütlesiz parçacıklar bulunmaktadır. Elektromanyetik, kuvvetli ve zayıf etkileşimlerle bir arada tutulmaktadırlar. Birbirlerinden farklı, çelişik tekil durumların kaotik görüntüsü atom düzeyinde bir bütünlük ve kararlılık oluşturur. Ortaya çıkan denge hali, atomların birbirine bağlanmasıyla moleküler düzeyde daha belirgindir. Makro düzeyde -cisimlerde- ilk bakışta gördüğümüz ise, bu denge hali, “hareketsizlik” durumudur.
Madde ve maddesel süreçlerde, denge ve hareket ilişkisinin diyalektik kuruluşu, diyalektik yasaların birbirinden kopartılmadan uygulanmasıyla olanaklıdır. Karşıtların birliği ve mücadelesi, niceliğin niteliğe dönüşümü ile birlikte alınmaz, farklı düzeyler içerisindeki yoğunluk farkılıkları bir bağlantı sürekliliği içerisinde değerlendirilmezse -diyalektik yasalar arasında diyalektik bir ilişki kurulmazsa- ilkel, kendini tekrar eden diyalektik olmayan bir diyalektik, diyalektik hareketin yerine eklektisizmin geçirilmesi -dalga ve parçacık ikiliği gibi- konulmuş olur.


* * Van Gogh sarısı, fuşya gibi doğa gerçekliğini zorlayan, özgün yeni renklerin üretimi, cisim ve renkleri farklı ışık ortamlarında gözlemek, doğanın/maddesel gerçekliğinin daha zengin bir kavranışını sağlar, sıradan bir yansıtmayı aşan estetik düzeyde yeniden üretimin önkoşullarından birisidir.
* * A=A formülüyle ifade edilen özdeşlik yasası Aristoteles tarafından şöyle açıklanmaktadır: “Aynı şey, aynı olguda, aynı zamanda ve aynı bakımdan hem var hem de yok olamaz, bu durumda ya olumlayan ya da olumsuzlayan doğru söyler.”
* Biçimsel mantığın, Özdeşlik Yasası, Çelişmezlik Yasası ve Üçüncü Halin Olanaksızlığı Yasası olmak üzere başlıca üç yasası bulunmaktadır. Özdeşlik Yasası, A’nın A olduğunu, Çelişmezlik Yasası A’nın “A olmayan” olamayacağını, Üçüncü Halin Olanaksızlığı Yasası da bir şey ya A’dır ya A olmayan, arada bir üçüncü durum olanaksızdır, görüşünü ifade eder. Bu metafiziksel ayrım, şeyleri değişmez ve sabit olarak görür. Çelişki ve hareketi, birinden diğerine geçiş, biri ile diğerinin aynı zamanda bir arada bulunuşunu (hem, hem de), değişimi, özdeşliğin göreli ve geçici, hareket ve değişmenin mutlak olduğunu yadsır. Diyalektik hareket ve değişim yasalarıyla, biçimsel mantık yasaları aşılmıştır.


TARİHSEL MATERYALİZM (NOT)
Akıldışı tarihselcilik/pozitivist tarihselci yaklaşım Habermas vd. Ekonomisicilik, tarihsicilik eleştirileri-K. Popper. Teknolojik determinizm.
Tarihsel materyalizmin kaba materyalist, tarihsel (diyalektik olmayan) salt materyalist bir tarih görüşüne indirgenmesi ve pozitivizmle ilişkilendirilmesi.
Postmodernist yaklaşımlar/sınıfların, ezilen ulusların, sınıf mücadeleleri, antiemperyalist demokratik kurtuluş mücadelelerinin yadsınması, sınıf mücadelelerinin proletarya diktatörlüğüne götüreceğinin, sosyalizmin kaçınılmazlığının reddi.
Tarihsel Materyalizm/
Tarihsel materyalizm (Engels’in J. Bloch’a mektubu (kaçınılmaz olanın vurgusu ile kısmi bir özeleştirellik içeriyor, buna karşın Marks ve Engels’i siyasal toplumsal gelişmelere ilişkin somut çözümlemelerinde diyalektik yorumun güçlülüğünü belirtmek gerekir.) Engels’in L. Feuerbach eleştirisinde tarihsel toplumsal gelişmelere ilişkin rastlantı ve zorunluluk bağının iyi bir açıklaması bulunuyor. Felsefe Metinleri (Sol Yay. sf. 216-17)
- Altyapının nihai belirleyiciliği/gerek doğabilimlerinde gerekse insan toplumlarının gelişim süreçlerine ilişkin olarak materyalist temelin, tarihin materyalist gelişiminin kaybettirilmeye çalışılması, yadsınması. Dikkatin bu noktada toplanmasını gerektirmektedir.
- Altyapının nihai belirleyiciliği kaybettirilmeden, alt ve üstyapının karşılıklı etkileşimlerini, ikincinin (üstyapısal öğelerin) birinci üzerindeki geciktirici, hızlandırıcı, kimi zaman belirleyici etkide bulunabilmesi.
Karşılıklı etikleşimlerin toplam sonucu olarak daha bütünsel bir tarih görüşü, bunun için olay ve gelişmelere diyalektiğin uygulanması. Üst yapı düzeyinde siyaset/devlet yapısı önem kazanır, fakat üstyapı düzeyinden etki sağlayanın salt siyaset/devlet olduğu yaklaşımına da indirgenemez, hukuk, felsefe, sanat, toplumun geleneksel şekillenişi, tümünü kapsayacak şekilde kültürel öğelerin bütünü rol oynar.
Keza -gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da- üstyapının kendi içerisindeki etkileşimi, altyapı ile etkileşime de bu şekilde girdiğidir.
- Bu şekilde tarih basit evrimsel süreçlere, evrimsel gelişme ve onu izleyen niteliksel sıçramalar biçimiyle de düz bir çizgide ilerlemez. Tarihsel gelişim süreçlerinde bir omurga kaybına uğratmadan, bir dizi, iç içe geçmiş etkileşimler, karmaşık süreçler olarak gelişir ve bunların toplamı bir sonuç yaratır, ortaya çıkartır. Kısa kesitler değil de on yılları kapsayan gelişmelerin değerlendirilmesi yapıldığında, yapılan değerlendirmeler aslolarak bu nihai sonuçlar üzerindendir. Dolayısıyla bu kaba bir tarih yorumu olarak görünür. Bir dağın tepesinden aşağıya baktığımızda pek çok ayrıntıyı göremeyip daha büyük olan şekilleri, eğim ve bükümleri gördüğümüz gibi. Bu daha küçük eğim ve bükümlerin varlığını ortadan kaldırmaz. Tarihsel süreçlerdeki bireylerin, küçük kimi olayların etkileri, bazılarının oldukça belirleyici etkileri vardır. Bu nedenle daha derin ve kapsamlı bir tarih kavrayışı ya da bir kesitin ele alındığı durumlar, bu öğeleri/etkenleri de içerecek şekilde olacaktır.
Postmodernist bir tarih yorumu/Romanlar.
Tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olmaktan çıkartılıp bireysel yaşamlara indirgenerek anlatılması. Bilinçli bir bağ kopartma.
- Tüm tarih sınıf mücadeleleri tarihidir. Tarihin lokomotifi sınıf mücadeleleridir. Ekonomideki, siyasetteki, felsefedeki, kültür ve sanattaki gelişmeler/çelişki, çatışma ve eğilimlerin bundan bağımsız bir yorumlanması olamaz.

Yorum yaz