Kuantum fiziği, görelilik, biyogenetik ve doğanın diyalektik anlayışı -I

Kuantum fiziği, görelilik, biyogenetik ve doğanın diyalektik anlayışı -I

07 Şubat

ÖNSÖZ
Sunduğumuz, bir yılı aşan, büyük bir bölümü bitmekle birlikte henüz bütünüyle tamamlanmamış, içinde bulunulan koşullar engellemezse sürmekte ve tamamlanacak olan bir çalışmadır. Nedensellik ilkesinin reddi ve onun üzerinden tarihsel materyalizmin yadsınmasına karşı, düşünülmüş kısa bir yanıt olarak başlamış bir çalışmanın, kaçınılmaz ve zorunlu olarak oylumlanmasıyla ortaya çıktı.
Diyalektik ve tarihsel materyalizme karşı yöneltilen saldırı, bir tarih yorumu ve yöntem tartışmasının çok ötesinde işçi sınıfını ve diğer emekçileri, umutsuz ve geleceksiz bırakmanın, emperyalist-kapitalizmin neo-liberalizmine, bugüne-kaosa ve köleliğe teslimiyet dışında bir alternatif bırakmamanın ideolojik-teorik silahı idi. Bu açıdan, konumuz isabetli bir seçim, okun hedefe gönderilmesi olmakla birlikte, ancak daha geniş bir ele alışın içerisinde anlaşılabilir, yerli yerine oturabilirdi.
Kapsam genişliği olan her bilimsel teorik çalışmada olduğu gibi, bu çalışma da kendi mecrasını yaratarak aktı. Konunun içerisine girildikçe, fiziğe (ve diğer doğa bilimlerine) uzaklık gibi bir engel, çalışma koşullarımızdan kaynaklı güçlükler ve zamanın ağır baskısı bulunmasına karşın konuyu kollarına doğru açımlamak, sonuna kadar gidip dibinde ne olduğunu görmek, kaynağa inmek zorunluydu. Konunun, felsefi ya da tarihsel düzeyden kendi başına ele alınışının yetersizlikleri görülünce bağıntıları kurmak için derinleşmek, kuantum fiziği ve diğer doğa bilimlerini de kapsayan daha bütünsel bir ele alış gerekliliği oluştu. Konuyla ilgili çalışmalarda sınırlı ve tek yanlı yaklaşımların yeterlilikten uzaklıklarını, bilgi eksikliklerini, daha ötesi bakış açısı ve yöntemden kaynaklanan yanlışlıklarını gördükçe başka türlü de olamazdı.
Bilimsel teorik bir çalışmada, çeşitli yönleriyle ele alınan bir konu, birçok yönden başka konularla -farklı dallarla- bağıntılandırmayı, içsel ve dışsal bağıntıların karşılıklı etkileşimleriyle ve bütünsel bir kuruluşunu, dolayısıyla diyalektiğin uygulanmasını gerektirir. Bir bilim yöntemi olarak da, materyalist diyalektiğin uygulanması, eskisine, bilimsel çalışmanın daha genel bağıntılar içerisinde kaldığı ve çeşitli bilim dalları arasındaki bağıntıların bugünkü kadar bilinip kurulamadığı önceki dönemlere göre, önem ve gerekliliği kat be kat artan bir zorunluluk olmuştur.
Öte yandan, yeni bir tarihsel sıçramanın koşulları oluşurken, onun belirti ve göstergelerinden birisi, doğabilimleri, tarih, felsefe, siyaset ve sanatın, iç içe ve birbirini izleyen bir gelişim içerisinde oluşudur. Dönemlerin nesnel koşulları içerisinde onların da köklerini ve dayanaklarını bulabileceğimiz bu yoğunlaşma ve iç içe geçiş, aynı zamanda tarihsel bir değişikliğin önkoşullarının öznel hazırlığını ve onun belirimlerini ortaya çıkartır. Değişik alanlarda örneklerini bildiğimiz, etkin bir rol oynayan tarihsel kişiliklerin de, bu dönemlerin içerisinde çok yönlü bir gelişim göstererek ortaya çıktıklarını, kişiliklerini ve gelişimlerini bu ihtiyaçlara yanıt verme yönünde oluşturduklarını görürüz. (Marx, Engels, Lenin, ilkçağ düşünürleri, Leonardo da Vinci, I. Newton, Aydınlanma Çağı düşünürleri, Kant, Hegel, hemen hepsi felsefeyle ilgilenen kuantum fizikçileri…)
Belirtilenler, günümüzde önderleşme iddiasındaki bir partinin zorunluluğu olarak ortaya çıkmaktadır. Devrimci sosyalist siyaset, her dönem gelişkin bir teorik altyapıya gereksinme duyar. Bugün ise, devrimci sosyalist siyasetin daralan zemininin aşılmasında bir perspektif genişlemesine ve bunu sağlayacak çok yönlü ve bütünsel bir teorik altyapı gelişimine ihtiyaç, fazlasıyla bulunmaktadır. Bir program çekiciliğine ulaşmanın ve sınıf mücadelesine etkin siyasal müdahalenin bir koşulu olarak görülmelidir.
Bu çalışmayı, geleceğin bugündeki yaratıcılarına, kanını damla damla akıtan, süreklileşmiş bir devrimci gelişme ve dönüşüm çabası içerisinde olanlara, derin kopuşun ve özün taşıyıcısı yeraltı devrimcilerine armağan ediyoruz.

12 Kasım 2000

Geleceği Yeniden Düşünmek
Geleceği Yeniden Düşünmek, burjuva futuristlerin en tanınmışlarının görüşlerinin toplandığı bir kitap. Alvin ve Heidi Toffler, John Naisbitit, Lester Thurow, Michael Hammer, Stephan Govey, Charles Handey gibi uluslararası tekellere iş danışmanlığı, öğretim üyelikleri ünvanlarına sahip kitaplarıyla ünlü kapitalizmin gurularının görüşlerinin yer aldığı bu kitap, kendi içerisinde bir düşünce dinamizmi taşıyor. Kapitalist üretim teknolojilerindeki gelişmeler, küreselleşme ve rekabet koşulları içerisindeki şirketlerin yönetimlerinin eski biçimlerinde köklü değişiklikler yapılarak yeniden yapılandırılması “Geleceği Yeniden Düşünmek”te ele alınan konuların başında geliyor. Şirket hiyerarşileri ve genel olarak iş yönetimi konularında, ‘80′li yıllarda parlak bir propaganda ile uygulamaya sokulan “insan kaynakları yönetimi”ndeki kaçınılmaz başarısızlığı, nitelikli işgücünün kullanımında bizzat sistemin oluşturduğu engeli görüyoruz söylenenlerde. Burjuva futuristler, bu tıkanmayı kapitalizm içerisinde, yeni bir yönetimsel çerçeve oluşturarak ve emeğin derinleşen yabancılaşmasına karşı palyatif çözümler üreterek çözme çabası içerisindeler. Rekabet ve pazarlar sorunu da kitabın başlıca konularından biri olmakla birlikte, kitapta ele alınan tek tek şu ya da bu konunun ötesinde, kapitalist emperyalist sistemin bugün geldiği düzeyden, karşı karşıya olduğu sorunlardan, çıkmazlardan hareketle sistem için bir 21. yüzyıl paradigması oluşturması. Kitabın asıl önemi de buradan geliyor. Yazarlar bir paradigmadan yola çıkarak çeşitli konulara ilişkin görüş ileri sürüp önerilerde bulunuyorlar. Kitapta, kapitalist emperyalist sistemin ekonomiden aile yapısına dek tüm kurumlarıyla karşı karşıya olduğu sorunların ve tıkanmaların açık bir konuluşunu görüyoruz. Kuşkusuz, yazarlar bunu, sistemi dinamize edecek çıkış yolları bulmak, küresel düzeyde derinlemesine ve genişlemesine hakimiyet kurmuş emperyalist kapitalizmin 21. yüzyılda da hakimiyetini sürdürmek için yapıyorlar. Bu bizim ayıyı ininde görmemizi de sağlıyor ve biraz dikkatlice bakıldığında, tarihsel olarak sonuna yaklaşan bir sistemin çelişkilerini, sorun ve çıkmazlarını görüyoruz bu tabloda. Fütüristler tarafından önerilen, sistem içi onu yeniden yapılandırma çözümleri, bir uzatma devresi olmaktan öteye geçemeyecek ve daha boyutlu çelişki ve çözümsüzlüklerin temellerini de atıyor. Sorunların oluşturduğu tablo, kapitalizm içi çözüm arayışlarının -en gelişkin kapitalist ülkeler dahil, hatta sorunları olgunlaşmış haliyle görüyoruz bu ülkelerde- sınırlılığını, üretici güçlerin ulaştığı gelişme düzeyinde, çözümün farklı bir yerde bulunduğunu da gösteriyor. Üretici güçlerin ulaştığı gelişme düzeyi, üretim ilişkilerinde de bir değişikliği, sosyalist üretim ilişkilerine geçişi dayatmaktadır. Bunu, kapitalist emperyalizmin iktisadi koşulları ve onun üzerinde yükselen tüm üst yapısı söylemektedir; hem de gurularının ağzından. Bağlanabilecek bir dış etkenin olmadığı, dolayısıyla, sistem adına böylesi mazeretlerin üretilemeyeceği tarihsel koşullar içerisinde ortaya çıkmaktadır bu tablo.
Bu noktaya sonra döneceğiz. Kapitalizmin kronikleşen krizleri; üretim teknolojilerindeki gelişme ve “küreselleşme”nin sağladığı dinamikler üzerinden yeniden yapılanma. Günümüz emperyalist kapitalizminin ekonomiden politikaya tüm süreçlerine damgasını vuran bu iki temel unsur, bu kitapta da genel olarak yapılageldiği gibi, ilki (krizler) ikincisinin içerisine saklanarak ele alınıyor. Sistem açısından sorunun köklülüğünü, çözüm arayışlarındaki radikallikte görmek olanaklı. Hemen tüm alanlara damgasını vuracak bir düşünce sistematiği değişikliği yaratma arayışı, her türlü girişimin temeline yerleştirilmiş durumda. Dolayısıyla ve kaçınılmaz olarak, felsefi düşünüşte bir değişiklik ve bu alandaki arayışlar, kurumsal yapıların yeni bir bakış açısı oluşturulması ile öne çıkıyor. Bu kapitalist iş yönetiminden küresel rekabette ayakta kalabilmeye, eğitim sisteminden aile yapısına, dinsel inancın yenilenmesine, siyasetten hukuğa kurumsal sarsıntı ve çöküşün yaşandığı her alana taşınmaya çalışılıyor. Mevcut kaossal durumun felsefi düzeyden dekadans bir realizasyonu -adeta çöplerden oluşmuş bir tablonun pastoral bir resim gibi gözbağcılık yapılarak sunulması- olan postmodernizm ile, doğabilimsel gelişmeleri “belirsizliği” pragmatize etmekte ve yeni bir düşünce sistematiği oluşturmakta kullanıp yeni bir dinamizm yaratmaya çalışan, kuantum fiziği ve biyogenetikteki kimi bulguları felsefi düzeyde bu amaçla yorumlayan görüşler. Felsefeden edebiyata, reklamlara, günlük yaşamın hücrelerine kadar indirilerek, farkında olalım ya da olmayalım, hakim kılındığını görmek mümkündür. Burjuva felsefesinin günümüzdeki temel biçimlenişleri arasında farklılıklar olmakla birlikte, kaos görecelikle, kesinsizlik ve belirsizliği realize etmekte ortaktırlar. Postmodernizm önceki felsefelerden ve doğabilimlerindeki gelişmelerden kendisine, güya bilimsel dayanak oluşturmaya çalışmaktadır.
Sistemin yeniden yapılandırılması için düşünce sistematiğinin yenilenmesinde temel alınan, başta kuantum fiziksel bulgular olmak üzere doğabilimsel gelişmelerin idealistçe ve bugün çok ihtiyaç duyduğu imancılığa da yeni bir temel yaratılarak, yorumlanmasıdır. Felsefedeki mücadelenin, 21. yüzyıl paradigmaları, 21. yüzyılın kapitalizmin mi sosyalizmin mi olacağının, bir diğer deyişle kimin kazanacağının görülmesindeki önemi, bu söylediklerimizden anlaşılır. Stratejik bir zaferin hazırlanması, tüm teorik çalışmamızın temeline yerleştirmemiz gereken de bu olmaktadır. En küçük bir şüphe duymadan, doğabilimsel en yeni bulgular ve toplumsal süreçlerin gelişimi üzerinden söyleyebiliriz ki, bilimsel sosyalizmin felsefi görüşü, diyalektik ve tarihsel materyalizm, gelişmeleri açıklama, çözümleyebilme ve dönüştürme yeteneğine sahip olan tek felsefedir; onun dışındaki tüm felsefeler doğabilimsel ve toplumsal süreçlerdeki gelişmeler karşısında derin bir idealizm, metafiziksellik, mistisizmle çözümsüzlük krizleri içerisinde boğulurken, onları açıklama ve dönüştürmeyle birlikte, maddenin yapısı ve maddesel süreçlerin -ve toplumsal süreçlerin- yeni bilgileriyle kendisini geliştirme yeteneği de gösteren, bu özelliğiyle geleceği kucaklayan felsefedir diyalektik ve tarihsel materyalizm.
Şimdi sözü burjuvazinin gelecek görüşçülerine verelim. Onların görüşlerinin kendi ağızlarından aktarılması, emperyalist burjuvazinin yönelimlerinin, oluşturulmak istenen düşünsel perspektifin bizim açımızdan da daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Ayrıca tüm idealist spekülasyonlara karşı, felsefenin kendi başına var olmadığını, burjuvazinin ekonomik toplumsal koşullarının bir ürünü ve bu koşullar üzerinde etkide bulunacak bir ürünü -altyapının bir ürünü, aynı zamanda onun üzerinde etken olacak bir ürünü- olduğunu da göreceğiz. Aktaracağımız ilk görüşler Geleceği Yeniden Düşünmek isimli kitaba bir önsöz yazmış olan “Şok”, “Üçüncü Dalga” gibi kitaplarıyla tanınan Alvin ve Heidi Toffler’den olacak. Alvin ve Heidi Toffler, ‘ikinci dalga’ olarak tanımladıkları ‘endüstri devrimi’ döneminin düşünsel yaklaşımını şu şekilde tanımlıyorlar:
“Düz mantık anlayışı ve denge varsayımlarına ve ölçüme dayanan hakim yönetim paradigması batı ekonomisinin mekanistik varsayımlarına ve bu varsayımlar da, Newtoncu fiziğe paralellik göstermekteydi. Bu çok seviyeli paralellik -yönetim ‘biliminin’ ekonomi ‘bilimiyle’ ve bu ikisinin de, fizik diye bilinenle uyumlu oldukları inancı- endüstriyel yönetim paradigmasını ikna edici kılıyordu.”
Yazarlar bu yönetim paradigmasının terkedilmesi ve yeni gelişen ‘üçüncü dalga’ya (Bilgi devrimi) uygun yeni bir paradigmanın geliştirilmesi gerektiğini belirterek, revaçta olan ‘kutucukların dışına çıkarak düşünmek’in anahtar sözcük haline geldiğini söylüyorlar.
Geleceği Yeniden Düşünmek kitabında çok sayıda futuristin görüşlerini derleyen Rowan Gibson ise ‘İşi Yeniden Düşünmek’ başlıklı makalesinde, geniş bir otobanda ilerler gibi giden eskinin dev şirketlerinin geçilişini, Fortune 500 listesinde oluşmakta olan değişimi özetlemekle işe başlıyor. Emperyalist güçler arasındaki rekabet ve gelecekte kimin hakim olacağının belirsizliğine işaret ettikten sonra “Saygı duyuyor ve geleceğimizi emanet ediyorduk” dediği “devlet, hukuk, eğitim sistemi, kilise, aile kuruluşları”na artık “hayır” denildiğini, bunların “gücü kurumdan bireye devreden yeni teknolojilerin ve ideolojilerin yol açtığı erozyona uğradıkları”nı söyleyip devamla:
“Ya kapitalizm? İlerlemeye ve refaha giden -ya da o zamanlar gittiğini düşündüğü- o dev yol? Günümüzde, kapitalizmin bizi nereye götürdüğünü soran pek çok ses var. Ya da oraya gitmek için neden yarıştığımızı. Ve bu yarışın yaşamlarımıza, toplumlarımıza ve çevremize ne yaptığını. İnsanı huzursuz eden sorular. Ve insanı huzursuz eden bir çağ.”
“Günümüzde geleceğe baktığımızda, ne nereye gittiğimizden emin olabiliyoruz, ne de oraya nasıl ulaşacağımızdan. Artık önümüzde ufka doğru uzanan uzun ve düz bir yol yok…”
“Yolun sonunun ardında ne var? Powershift adlı kitabında A. Toffler, terra incognita diyor -yarının bilinmeyen manzarası- ileriye baktığımızda, kaostan ve belirsizlikten oluşan bir dünya görüyoruz…”
“Bilim adamlarının kaosun kıyısı -eski düzenin en sonunda yerini yeni düzene bıraktığı vahşi bir geçiş dönemi- adını verdikleri şeye doğru ilerlemeye başlamamızla birlikte kesinliğin yerini, endüstriyel toplumlarımızın başlarının belada olduğu duygusu alıyor. Ama yine de olağanüstü bir macera ve fırsat duygusu da var.”
Newton fiziğinden felsefeye aktarılan “süredurumsal ilke”, mekaniksel etki-tepki ve buna göre oluşan basit neden/sonuç bağıntılandırmasının emperyalist kapitalist ekonominin yeni sorunlarını çözmekteki yetersizliği ve yeni koşullara uygun bir felsefeye duyulan gereksinme, özellikle eski düşünüşten bir kopuşun gerekliliği açıkça ve çarpıcı sözlerle ifade ediliyor. Makalenin ‘Yol Burada Bitiyor’ başlıklı bölümünden;
“… Çoğumuz hala, şu anın çizgisel bir uzantısı, ufka uzanan düz ve uzun bir yolmuş gibi davranıyoruz.”
“Geleceğe dair bu yanlış tutum, kültürümüzde kök salmış olan tahmin edilebilirlik ve kontrol kavramlarına dayanıyor… Dünyamızın yüzyıllardır, değişimi çizgisel, sürekli ve bir ölçüde tahmin edilebilir olarak gören Newtoncu gerçeklik algısına göre şekillendirildiğini söylüyorlar. Burada A, B’ye, B, C’ye, C de D’ye yol açıyor.”
“Kaos kuramı bize, bunun tam tersinin geçerli olduğunu söylüyor. M. Crichton’un Jurassic Park’ta dediği gibi: ‘Kaos kuramı, fizikten kurguya her şeyde inandığımız düz mantığın aslında mevcut olmadığını öğretiyor. Bu anlayış, dünyayı görmenin yapay bir yöntemi. Gerçek yaşam, bir kolyeye takılmış boncuklar gibi, arka arkaya gerçekleşen, birbirleriyle bağıntılı çizgisel bir olaylar dizisi değil. Yaşam aslında, bir olayın kendisinden sonraki olayları bütünüyle tahmin edilebilir kılmıyor; tersine, yok edici bir biçimde değiştirilebilen bir karşılaşmalar dizisi bu.’”
“Dünya, karmaşıklılığı ve karşılıklı bağımlılığı arttıkça çizgisellikten, süreklilikten ve tahmin edilebilirlikten çıkıyor. Dolayısıyla gelecek geçmişe benzemiyor. Ve hiç de beklediğimiz gibi olmuyor. A’nın E’ye, ardından K’ye ve birdenbire, Z’ye yol açabileceğini görüyoruz. Bunu fark ettiğimizde, şirketlerimizde, toplumlarımızda ve kişisel yaşamlarımızda geleceğe bakmak için yeni bir yönteme ihtiyaç duyuyoruz.”
Geleceği düşünmek, eski zihniyeti yani geleceği bir ölçüde kontrol edebileceğimiz, düzenleyebileceğimiz ve tahmin edebileceğimiz düşüncesini süreksiz değişime dayalı yeni bir zihniyete dönüştürmeyi amaçlıyor. Yoldan sapmayı norm olarak kabul etmeyi savunuyor.
“Gelecek, geçmişin devamı olmayacak. Gelecek, süreksizlikler dizisi olacak. Ve biz ancak süreksizliği kabul edip bu konuda bir şeyler yaparsak, yirmibirinci yüzyılda başarıya ulaşma ve ayakta kalma şansı yaratmış olacağız.”
İngiltere’nin en önemli iş felsefecisi olduğu söylenen Charles Handy de “Karmaşık bir çağda yaşıyoruz” diye başladığı yazısında, yedi yıl içerisinde Fortune 500 listesindeki şirketlerden üçte birinin ortalarda görülmediğini, hukuk, politik yapılar ve monarşinin sorgulandığını söyleyerek durumu ‘kaos’ olarak niteleyip bunu doğadaki kaos ile karşılaştırıyor. “Paradoksları anlamayı ve kabullenmeyi” önererek, “Paradokslarla birlikte yaşamayı ve paradoksalı yönetmeyi öğrenebiliriz” demektedir. Yazısının ‘Kesinliğin Ötesi’ başlıklı bölümünde ise söyledikleri şunlar:
“Heisenberg’in belirsizlik ilkesindeki gibi siz de, toplam tahminler yapabilirsiniz. Söz gelimi her şeyi bir araya getirerek, piyasalarda belli davranışların oluşacağını söyleyebilirsiniz. Ama toplamı oluşturan küçük atomlara baktığınızda, hızlarını ve yönlerini ölçmekten öteye gidemezsiniz. Kesin bir doğrulukla saptamanız ya da tam olarak nerede bulunduklarını tanımlamanız mümkün değildir. Kısacası, dünyanın ve iş dünyasının nereye gittiğine dair belli bir görüş oluşturmak mümkün belki, ama iki ya da üç yıldan daha uzakta olan o gelecekte sizin nerede bulunacağınızı kesinlikle tahmin etmek pek olası değil.”
“Yine de eyleme geçmek zorundasınız. Zaman zaman, on yıllık kararlar almak durumunda kalabilirsiniz ve bu kararları tersine çevirmeye ya da hatalı olmaları durumunda tamamen vazgeçmeye hazırlıklı olmalısınız. Kısacası şu anda bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. Kaosla ve belirsizlikle birlikte yaşamayı, bunlara alışmayı ve olanaksız bir kesinliği aramamayı öğrenmeliyiz.”
‘Stephen Covey’ ise ‘İlkelere Öncelik Vermek’ başlıklı yazısında kuruluşların yönetim düşüncesinin değiştirilmesinden söz ediyor. “Sorun liderlerin çoğunun kuruluşu makine gibi görmeleri… Ama kuruluş mekanik değil organiktir” dedikten sonra bu görüşünü doğabilimsel düzeyden temellendirmeye girişiyor.
“Kuruluşa mekanik değil, tarımsal paradigmayla bakmayı öğrenmeliyiz. Tıpkı, tıbbın mekanikten organiğe -beden, zihin ve ruhun ayrılamaz şekilde birbirlerine bağlı oldukları ve bizim, bedenin parçalarıyla oynayan bir grup mekanisyenler olmadığımız bilincine- kayması gibi. Aynı şey yeni fizikte de oluyor. Yeni fizik, -Newton’un saat paradigması gibi- mekanik kavramlardan belirsizlik ilkesine, kaos kuramına karmaşıklık kuramına geçti. Ve bu, dünyaya bakış şeklimizi değiştirdi. Şimdi de kuruluşlara gelen bu paradigma kaymasının, yönetimin ve liderliğin geleceğini değiştireceğine inanıyorum.”
Dünya kapitalizminin içerisinde bulunduğu durumun dünya burjuvazisinin en ünlü guruları tarafından bu resmedilişi, ‘90′ların başında neoliberal propagandaların peşine takılmış, kapitalist emperyalizmin üstünlüğüne övgüler düzen oportünist liberallerin teslimiyet tablolarından daha gerçekçidir. Kapitalizmin içerisinde bulunduğu koşullara kuşkusuz kapitalizmin içerisinde ve onun çıkarına bir çözüm arayan bu ideologların söyledikleriyle birlikte söylemedikleriyle de çizdikleri “radikal” bir tablodur bu. Kapitalizmin ekonomik koşulları, üretim örgütlenmesi, iş yönetimi, pazar sorunlarında yoğunlaşmakla birlikte, bizzat yazarların ifade ettikleri görüşlerle, sorunların bunlarla sınırlı olmadığı, sistemin sosyal, kültürel ve siyasal yapısının bütününü ilgilendiren bir sorunlar yumaklaşmasının varlığı görülmektedir ve çözüm için, felsefi düzeyden başlayan bir perspektif değişikliği öngörülmektedir.
Burjuva fütürologları bu noktaya getiren ne olmuştur?

“Tarihin sonu”ndan geleceğin belirsizliğine
Üretim araçlarında; bilgisayarlar, robot kullanımı, lazer, iletişim teknolojilerinde sağlanan gelişme, yeni malzemeler üretimi, biogenetik ve uzaydaki açılımlar, bu gelişmelerin önceki teknolojiler üzerindeki etkileri, üretim ve pazar olanaklarının derinlemesine ve genişlemesine büyümesi, revizyonist sistemin çöküşüyle elde edilen tarihsel siyasal zafer ile birleştiriliyor, şampanyalar bunun için patlatılıyordu. Zafer, bilgisayarlar, cep telefonları, internet, kredi kartları, genetik bulgular, Mc Donalds, CNN, Hollywood üzerinden laboratuarlardan çıkartılıp popülerleştiriliyor, küreselleşmenin yaşama şekli olarak sunuluyordu. Bunlar, emperyalizm çağında kapitalizmin üretici güçleri geliştirme yeteneğini göstermekteydi; aynı zamanda bu gelişmelerin sonucu olan revizyonist sistemin çökmesiyle birlikte başlıca propaganda malzemesi ve kapitalizmin geleceği için güven kaynağı, istikrarlılığın ve üstünlüğünün sembolleriydiler.
İşte, on yıl kadar önce, ‘90′ların başlarında içilen şampanyaların sarhoşluğunda F. Fukuyama, burjuvazinin hislerine tercüman olup liberal kapitalizmi ebedi düzen ilan ederek, “tarihin sonu”nun geldiğini söyledi. Üretim teknolojilerindeki gelişme, üretim ve pazar olanaklarının genişlemesi ve revizyonist sistemin çöküşü ve bir bütün olarak dünyada devrimci dalgadaki düşüşün ardından söylenen bu zafer şarkısı, aradan birkaç yıl dahi geçmeden ünlü vecizenin sahibi de içlerinde olmak üzere, terkedildi. Vitrinleri dolduran tablolar değişmişti. Siyahın kullanıldığı pastel renkli resimler çiziliyordu artık. Belirsizlik, kaos ve geleceği görememe tüm görüşlerin merkezine yerleşti.
Bu gelişmeler, burjuvazinin düşünce sistemlerini de etkileyip belirlemekte, onları yeni arayışların içerisine itmektedir. Bir zamanlar “en son kesin sistem” olarak tamınlanan Newton fiziğinden felsefeye aktarılmış deterministik ilkeler, bu ilkeler üzerinde yükselen burjuvazinin yükseliş ve istikrarlı gelişim döneminde sıkıca sahiplendiği, aslında nedensellik bağıntılarının mekanik bir kuruluşunun ifadesi olan lineer (doğrusal) gelişim çizgisi, rasyonalist, pozitivist felsefeler terkediliyor; kesinsizlik, belirlenemezcilik, görecelilik, olasılıkçılık, imancılık, irrasyonalizm, her türlü kuralsızlaştırıcı felsefi görüş yerlerini alıyordu.
Burjuvazinin üçyüz yıllık ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel paradigmaları derin yara almış, çözülmekte, kimileri görece ayakta durur durumda olsalar da kimileri de bir değişim zorunluluğunu dayatmaktadır; kimisi de artık sistem için paylatif çözümlerle yetinilemeyeceğini göstermektedir. Bu açıdan sistemin daha temel, daha köklü, daha eskiye dayalı egemenlik güvenceleriyle sınırlı olmayan, ikinci emperyalist paylaşım savaşı sonrasında geliştirilen “kitle tüketimi”, “popüler kültür”ün hakim kılınması, borsa ve faiz gelirlerinden pay alan “orta sınıf” ve görece geniş bir “yüksek ücretliler grubu”, “sosyal devlet” politikaları gibi egemenliği pekiştiren politikaları da cazibe kaybına uğramıştır ya da eskisi gibi uygulanabilme koşulları bulunmamaktadır.
Emperyalist kapitalizmin sağladığı üstünlük ve propaganda makinelerinin durmaksızın sergiledikleri görkemli görüntülere karşın kapitalist dünyada işler yolunda gitmemektedir! Sınıfsal, ulusal ve demokratik kurtuluşçu her düzeydeki toplumsal muhalefet güçleri geri düzeylere itilmişler, ekonomide, siyasette, kültürde, her alanda emperyalist küreselleşmenin yeniden yapılandırma politikaları doğrultusunda en elverişli koşullar ele geçirilmiştir. Emperyalist burjuvazinin -çeşitli ülke burjuvaları ve tekelleri arasında kimi farklı yaklaşımlar, hamle farkları ve çelişkiler olmakla birlikte- genel ve ortak politika düzeyinde olan “yeniden yapılanma” politikaları, karşı direnç ve iç çelişkilerden kaynaklı frenleyici etmenler olmakla birlikte, stratejik düzeyde uygulanmaktadır. Dünya kapitalizminin, Kolombiya dışında hiçbir boyutlu ve doğrudan bir devrimci tehditle karşı karşıya olmadığı, işçi sınıfının ve sosyalizmin baskısını üzerinde hissetmediği, pek çok şeyi planladığı gibi geliştirmekte fazlasıyla avantajlı olduğu bir dönemden geçilmektedir, buna karşın; sistemin ideologlarının azımsanmayacak bir kesimini, geleceğin belirsizliği üzerine kaygıya düşüren, işlerin yolunda gitmediğinin belirtileri, bu yöndeki olgular çoğalmaktadır.
Bu noktada, sistemin küreselleşmeci ideologlarının, yeni dünya düzeni savunucularının propaganda ettikleri gibi, bu sorunlar, sağlıklı bir bünyenin kendisini daha üst bir düzeyde yeniden örgütlerken karşı karşıya olduğu sorunlar, bunların çözümünde karşılaşılan güçlükler olarak görülebilir mi? Kimi fütüristlerin de sorunları tanımlarken gösterdikleri -bizim neoliberalizmin peşine takılmış oportünistlerin, kuyrukta sürüklenmekten dolayı asla göremeyecekleri- “radikalizm”in de nedenlerinden birisi budur. Kabaca, yukardan bir bakışla söylenecek olursa, yeni üretim teknolojilerinin ve yeni üretim dallarının ortaya çıkışı, eski üretim dalları ve bir bütün olarak üretim koşulları üzerindeki etkileri, bunların gerekli kıldığı üretim ve iş örgütlenmesindeki değişiklikler; tekellerin ulusal ve uluslararası düzeyde sermaye birikimini ve pazarları garanti altına alacak yeni örgütlenme modelleri geliştirmeleri; üretim teknolojilerindeki gelişmelerin işgücü yapı ve bileşiminde ortaya çıkarttığı değişikliklerden -daha nitelikli bir işgücünün ortaya çıkışı, öte yandan vasıfsız işgücündeki artıştan, kitleselleşen işsizlik olgusundan- deregülasyon politikalarını derinleştirerek, iki yönden de yüksek artı değer elde etmek için yararlanma, meta üretim ve dolaşımını, pazar hakimiyetini dünya ölçeğinde, farklı ortam ve koşullara, değişikliklere uyum göstererek güvence altına alabilme; dünya kapitalist emperyalist ekonomisinin bugün geldiği düzeye ve onun ihtiyaçlarına uygun, ekonomide olduğu gibi, siyasi yapılarda, kültürde, yaşama şekillerinde gerekli olan değişikliklerin gerçekleştirilebilmesi, yerel ve bölgesel düzeyde tıkayıcı, engelleyici nitelikteki çelişki ve sorunları çözebilme ya da uyum gösterebilme yeteneğinin kazanılması vb. tüm bunlar, alışılagelmiş, istikrarlı gelişim dönemlerinin düşünce ve davranış biçimlerinden farklı bir hareket tarzını, onun düşünüş şeklini gerektirmektedir. “Farklı açılardan bakabilme”, “kutuların dışına çıkarak düşünme”, Newton fiziğinde süredurumsal ilke olarak tanımlanan, bir sistemin bugünkü hareket tarzını, durumunu biliyorsak onun ilerki bir durumunu da bilebiliriz, biçimindeki görüşün terkedilmesi gerektiği türden -yeni eğitim sistemlerine de yerleştirmeye başlanan- görüşlerin ileri sürülmesinin bir nedeni “yeniden yapılanma”ya uygun bir düşünsel temel yaratma ihtiyacıdır.

Perdelenmek istenen sosyalizmin kaçınılmazlığıdır
Eğer sorun, dünya kapitalist ekonomisinin, üretim teknoloilerindeki gelişmeler, yeni üretim dallarının ortaya çıkışı, bunların öncekiler üzerindeki etkileri, üretim ve iş örgütlenmesinin yeni biçimleri, pazarın dünya ölçeğinde derinlemesine ve genişlemesine büyütülmesi vb. aslında sistemin karşı karşıya olduğu sorun ve tıkanıklıkların belli düzeyde ve bir dönem için çözümünü de geliştirebilecek olan sorunlardan ibaret olsaydı, ne sistem ideologlarının kapitalizmin geleceğinden kaygı duymaları gerekirdi, ne de alışılagelmiş düşünce sistematiğinden bütünüyle farklı bir düşünce sistematiğine geçilmesi gerektiği yönünde görüşler ileri sürülürdü.
Nitekim ilk dönem alınan yenilgiler, revizyonist sistemin çökmesi ile birlikte derinleşen tasfiyecilikle, oportünist liberaller, gelişmeleri bu gözle, emperyalist burjuvazinin gözlerine taktığı gözlüklerden bakarak değerlendirdiler. Bu bir mağazanın mallarını vitrine konan mallara bakarak değerlendirmekti ki, ‘90′ların başlarındaki parlak neon ışıkları da kaybolunca böylesi değerlendirmeler oportünist liberallerce de geriye itilip, kapitalizmin düzeltilmesi gereken -tabii reformlar yoluyla- “kötülükleri”nin varlığından daha çok söz edilir olmaya başlandı.
Belirtilen tüm gelişmeler, emperyalizm çağı kapitalizmi, çürüyen kapitalizm zemininde gerçekleşmektedir: Daha sık aralıklarla gerçekleşen krizler, kar oranlarındaki düşüş eğilimi, azami karın korunması, çok daha büyük sermayelere duyulan ihtiyaçla birlikte sermaye birikim artışının, genişletilmiş yeniden üretimin güvence altına alınabilmesi, emperyalist rekabet, sermaye ihracı ve pazar hakimiyeti mücadeleleri, sistemin içsel sorun ve çelişkilerindeki büyüme. Zenginliğin ve yoksulluğun uçlardaki birikimi, sınıfsal çelişkilerin siyasal düzeyde yeniden keskinleşeceği bir döneme doğru girilmekte oluşu gibi. Emperyalizm aşamasındaki kapitalizmin koşulları içerisinde sağlanan her gelişme, bir dönem için bu gelişimin sağladığı olanaklar ve avantajlar öne bile çıksa, yeni istikrarsızlık unsurları da ekleyerek, krizleri ve kaosu derinleştirmekte, sistemin temel çelişkileri keskinleşmektedir.
Kapitalist emperyalist sistemin içsel çelişkilerindeki derinleşmeyle, sistemin çözemeyeceği çelişkiler olarak daha belirgin bir şekilde açığa çıkmaya başlamaları, sosyalizmin önkoşullarının olgunlaşmasıdır. Kapitalist emperyalizm, üretici güçleri geliştirmektedir fakat, üretici güçlerin bu gelişiminden emekçi sınıfların yararlanabilmesi, küçük kırıntılar dışında olanaklı olmadığı gibi, üretici güçlerin çok daha hızlı ve toplumsal ihtiyaçlara uygun gelişiminin önünde de olanaklı olmasına karşın engel olan mevcut üretim ilişkileridir. Tekellerin çok daha büyük sermayelere gereksinme duymaları, bunun kendileri için varolma yokolma sorunu haline geliyor oluşu, azami karın korunması, kapitalist sömürünün her düzeyde ve binbir çeşit yöntemle şiddetlendirilmesini, zenginliğin ve yoksulluğun uçlardaki birikimini artırmaktadır. Bu tekellerin aşırı üretimine her seferinde büyüyen, kronikleşen, nihai bir çözüm yaratılamayacak bir pazar ve pazarlara hakimiyet sorunlarını da eklediği gibi, zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki birikiminin oluşturduğu kutuplaşma, sistemin tüm egemenlik ve kontrol mekanizmalarının dışına doğru çıkan sosyal patlama öğelerini de biriktirmekte ve yoğunlaştırmaktadır. Emperyalizmin “Üçüncü Yol” vb. görüşleri savunan kimi ideologlarınca, sistem dışılaşmayı önleyecek bir bölüşüm düzenlenmesinin gerekli olduğu, patlamanın ancak bu şekilde önlenebileceği doğrultusundaki görüş ve önerilerinin çıkış noktası da budur.
Üretici güçlerdeki gelişmelerin bugünkü düzeyi, üretimin ve emeğin dünya ölçeğindeki yoğunlaşma ve toplumsallaşması, öte yandan mülkiyetin çok az sayıda elde toplanması, -tekellerin hakimiyetinin ulaştığı düzey- üretim ilişkilerinde bir değişimin gerekliliğini, onun zorunlu hale geldiğini göstermektedir. Bu kendisini en açık ve yoğunlaşmış olarak, sonuçlarıyla birlikte çelişkilerin sınıfsal toplumsal düzeyde keskinleştiği evrelerde ortaya koyuyor. Emperyalistler arası çelişkiler, sınıfsal, ulusal ve demokratik nitelikteki çelişkiler, çelişkilerin ancak devrim yoluyla çözümüyle üretici güçlerin daha ileri düzeyde ve engellerinden kurtulmuş olarak gelişiminin önünü açabilir. Sistem içerisindeki en ileri reformlar dahi yüzeysel, sorunları çözmekten çok hafifletmeyi sağlayan fakat onların temeldeki varlığını ortadan kaldırmayan özelliktedirler, bu haliyle de, devrimci çözümün gerekliliğini daha da açık ve zorunlu hale getirirler.
Kaos, belirsizlik ve gelecek kaygısı üzerine yapılan tespitlerin ve burjuvaziye bu koşullar içerisinde hareket yeteneği kazandıracak yeni yol ve yöntem arayışlarının nedeni sadece yeniden yapılanmanın sorunlarının çözümü değildir; sistemi ona da zorlayan, krizlerdeki kronikleşme ve tarihsel sonuna doğru ilerleyen bir sistemin yapısal çelişkilerinin daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor oluşu da, temelde yatan etkenler olarak yer alıyor. Sistemin temeldeki krizsel birikimleri, sadece ekonomik düzeyde değildir, devlet, eğitim, aile, hukuk, din gibi, sistemin varoluş koşulu haline getirmiş olduğu temel kurumsal yapıların yaşamakta olduğu sarsıntı ve çözülmede de bunları görmek mümkündür. Sistemin uluslararası kapitalist birlik oluşumlarına uygun ulusal, kültürel, dinsel yapıları çözme yönündeki hareketi ile eski biçimlerin doğurduğu karşı hareket ve sistemdeki çürümenin bir yansıması olarak ortaya çıkan tam bir ikiyüzlülüğe dönüşme eğilimindeki aile ve dinsel yapılardaki çözülme ve bireyin artan yabancılaşması, siyasi, hukuksal, kültürel yapılardaki dejenerasyon ve alternatif çözüm gerekliliği iç içe geçerek ve çatışma halinde siyasal, sosyal, kültürel kriz öğeleri olmaktadır.
Üretici güçlerin asli unsuru olan insan; işçinin, üretim sürecindeki, daha ötesi toplumsal ilişkiler bütünü içerisindeki konumu, üretim örgütlenmesi ve iş yönetiminin kilit ve kritik bir sorunu olarak çıkmaktadır kapitalistlerin önüne. Üretim teknolojilerindeki gelişime bağlı olarak ortaya çıkan nitelikli yeni işgücünün, üretim içerisinde etkin kullanımının, diğer deyişle daha fazla artık değer elde edebilmenin, sadece göreli ücret fazlalığına bağlı motivasyonlarla sağlanamayacağının görülmesi “insan kaynakları yönetimi”nin başlıca sorununu “amaç”landırma haline getirmiştir.(*)
Gelişkin teknoloji ve nitel üretkenliğe -ürün kalitesine- karşılık gelen iş gücünün, eski yöntemlerle sömürülemeyeceği ve üretimde istenilen sonuçlara ulaşılamayacağının görülmesi üretim ve iş örgütlenmesinde yeni yöntemler, sistem arayışına sokmaktadır kapitalistleri. İş yönetimi üzerine odaklanılmıştır; “insan kaynakları yönetimi”nin geri motivasyon ögeleri işlevsizleşmektedir. Üretim ve iş örgütlenme süreçlerine getirilen “hisse dağıtımı”, “grup işbirliği”, “sinerji”, “ağ demokrasisi” gibi yöntem ve biçimler, sistemin en gelişkin örgütlenmesinin biçimleri olarak dahi yapay ve geçici, kalıcı ve köklü bir çözüm üretmekten uzak, bunun için farklı bir çözümü işaret eden niteliktedirler. Kilit noktalardaki nitelikli iş gücünün üretim süreci içerisindeki konumu itibariyle değerlendirildiğinde, üretim sürecine daha bütünsel bakabilen, yetkin, inisiyatifli bireyleri (nitelikli işçileri) gerektiren bir sistemin varlığı, öte yandan bu sistemlerin, bireylerin tek başlarına hakim olabilecekleri düzeyleri aşmış, onun ötesinde bir yapıda oluşları. Üretim örgütlenmesinde karmaşık sistemlerin ilişkisel bütünlüğü, ancak kolektifin içerisinde yer alan gelişkin bireylerin, toplumsallaşmış bireylerin başarıya ulaşabileceği bir düzeyi göstermektedir. Parasal motivasyon unsurlarının yetersizliği ortaya çıktıkça “grup işbirliği”, “sinerji”, “ağ demokrasisi” gibi yöntemlerle işçinin üretim süreciyle bütünleşmesini sağlama çabaları, kolektif bir işlevlilik ve amaç yaratma üzerine girişimler, gelip geçicilikten öteye gidemez ve sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Modern teknoloji, üretkenlik ile yaratıcılığı birleştiren nitelikte yeni bir işgücü yapısı ortaya çıkarmaktadır. Eski fabrika düzeni hiyerarşisinden farklı, daha süreçsel, inisiyatifli ve birikimini tamamlayan, kendi sözleriyle “paylaşılan yaratıcı süreçten türeyen ayrıntılı ve kendiliğinden ilişkiler.” İş örgütlenme modeli, tekelci kapitalist özel mülkiyetin ve tüm toplumsal ilişkilerin metalaştırılmasının duvarına çarpar, kolektivize olmuş yaratıcı emeğin bireysel amaçlarla üretiminin sınırlarını açığa çıkartır. Mülkiyetin özel kapitalist niteliği, işgücünün meta oluşu ve metanın fetişleştirilmesi, kapitalist üretim ve toplumsal ilişkilerin bütününün ortaya çıkartıp derinleştirdiği yabancılaşma, bireyselleştirme, yaşamların hücreleştirilmesi, bir bütün olarak kolektif bilinç ve toplumsal ilişkilere karşıt olan kapitalizm koşulları, toplumsal bir amaç ve kolektif davranış yaratmanın önünde engeldir. Kolektivizm, ideolojik bir temele dayanıyorsa, temelinde özel mülkiyet değil toplumsal mülkiyet varsa, gelişkin bir amaç birliği ve onu karşılayan ortak davranış çizgisi olur.
Modern teknoloji ve en ileri işgücü yapısı içerisinde ortaya çıkan bu sorun, ilk bakışta iş yönetiminin bir sorunu gibi görünmekle birlikte, üretici güçlerin ileri gelişme düzeyine karşın, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin derinleşmesinin bir göstergesi ve sonucudur.
Üretim teknolojileri gelişmekte, yeni üretim dalları ortaya çıkmakta, halihazırda varolan üretim dallarında yeni teknolojiler uygulanmakta, üretim ve iş örgütlenmesi bu gelişmelere uygun yeniden biçimlendirilmektedir. Bu gelişmeler, sistemin temel çelişkisini, üretici güçlerin gelişimi ile mevcut üretim ilişkileri (mülk edinmenin özel kapitalist şekli) arasındaki çelişkiyi derinleştirmektedir. Kapitalist üretim ilişkileri, bilim ve teknolojide sağlanan gelişmelerin sonucu olarak, üretici güçlerin genel hareketine uymamakta, giderek artan, boyutlanan bir engel oluşturmaktadır. Üretim toplumsallaşmaktadır; emek süreçleri, iş bölümü uluslararası düzeylerde bir gelişim göstermektedir. Öte yandan tekelleşme ve mülkiyetin (özel) giderek daha az sayıda elde toplanmasıyla genişletilmiş yeniden üretim, daha büyük sermaye birikiminin zorunluluğu, pazar sorununun büyümesi, daha geniş çaplı kriz öğelerini de biriktirmekte ve krizlere yol açmaktadır. Zenginliğin bir uçtaki birikiminin, diğer zorunlu sonucu, yoksulluğun öbür uçtaki birikimidir.
Kapitalist üretim koşullarının toplam bir sonucu olarak ortaya çıkan bu durum, toplumsal koşullarda, üstyapıda değişiklikleri zorunlu kıldığı gibi bunlar aynı zamanda, sistemin temel çelişkisinin derinleşmesine bağlı olarak toplumsal, siyasal, kültürel kriz unsurları olarak ortaya çıkmaktadır. Sistemin, sistem içerisinde eğitim, din, aile, hukuk, siyasal, kültürel yapılarda yeniden yapılanma kapsamı içerisinde değişiklik arayış ve girişimleriyle birlikte (ki bunlar sistemin üst yapısını yeniden realize etmenin yol ve yöntemleridir), bunların yüzeyselliğini, daha temel, daha köklü, devrime bağlı değişikliklerin gerekliliğini de daha açık bir şekilde ortaya çıkartmaktadırlar. Emperyalizm-çürüyen kapitalizm zemininin ortaya çıkmasıdır bu. Çürüme, sadece mali sermaye asalaklığındaki artış olarak değil, toplumsal ilişkiler bütününde, egemenlik ve sömürünün boyutlanmasına bağlı bir derinleşme, yabancılaşmanın toplumsal, siyasal, kültürel dokuların bütününe egemen olması biçimiyle ortaya çıkmaktadır. Sistemin belli başlı üstyapı kurumlarında ortaya çıkan krizin, sistem için geçici ve yanılsama yaratıcı çözümlerini atlayarak söyleyecek olursak, açığa çıkarttığı budur.
Geleceği Yeniden Düşünmek isimli kitapta üzerinde en çok durulan konulardan birisi, iş yönetimi, üretim süreci içerisindeki işçinin konumunun tanımıdır. Günümüzün küreselleşmeci kapitalizmi üretim teknolojilerindeki gelişimi ve bunun sisteme sağladığı yeni açılım olanaklarını bolca propaganda ediyor. Üretim araçlarında bir bütün olarak üretici güçlerde bir gelişim sağlanıyor ancak, bu gelişimin üretim ve iş örgütlenmesinde ortaya çıkarttığı sorunların sistem için çözümlerinin nasıl güçleştiği, sistemin yapısal bir sorununun tam da bu noktada nasıl kendisini gösterdiği, ancak sistem dışı -devrimci çözümlerle- bir çözümün geliştirilmesiyle bunun aşılabileceğini gösteren kritik bir zaafın varlığı tam da bu noktada daha açık bir şekilde görülüyor.
Görelilik kuramının, kesinsizlik ve belirsizlik ilkesinin yeniden keşfi, kaos kuramlarına sarılış, burjuvazinin yeniden yapılanma sürecinde eski düşünüş tarzının ve eski yapıların aşılması, tümüyle onlardan kurtulmuş yeni bir arayışın içerisine girilmesi ve bu süreçte her olasılığa hazır olma yaklaşımından kaynaklandığı söylenebilir mi? Yeniden yapılanmanın ve örtük bir şekilde kabul edilen krizlerin yarattığı istikrarsızlıklara, değişken koşullara uyum sağlama arayışı olmakla birlikte burjuvazinin, görelilik, kesinsizlik ve belirsizlik, kaos kuramlarından çıkarsanmış görüşlere itibar etmesinin nedenleri bunlarla sınırlı görülemez. Bu kuramlardan çıkarsanan görüşlerle yadsınan ve yerlerine konulmak istenen bunların ötesindedir.
Burjuva fütüristler, kapitalist emperyalizmin içsel süreçlerinden, sistemin temel çelişkisinden uzaklaştırılmış, birbiriyle bağlantısızlandırılan, kopuk, özellikle de daha temeldeki nedenlerden uzak tutulan bir yorum geliştirmektedirler. Tespitler yüzeysel, birbirlerinden kopartılmış, daha temel, köksel nedenlerden, kapitalizmin iktisadi mekanizmalarının işleyişinden, bunların doğurduğu sınıfsal çelişkilerden ve onların da kaçınılmaz kıldığı çözümlerden uzaklaştırılmıştır. Krizler, olgu düzeyinde küçültülerek, örtülerek kabullenilmektedir; fakat, krizlerin, Marks’ın Kapital’in III. cildinde hiçbir bilim adamınca da yadsınamayacak şekilde açıkladığı, kapitalizmin iktisadi mekanizmalarının, içsel çelişkilerinin krizleri kaçınılmaz kıldığını, geciktirme, yayma, üretici güçlerin gelişiminin sağladığı yeni olanaklar, siyasal müdahale ve kriz yönetimi ne olursa olsun, devrim alternatifi dışında bir çözümünün olamayacağını örtbas etmektedirler. Zenginlik ve yoksulluğun iki uçtaki birikimi, nedenleri belirsizleştirilerek, BM, DB raporlarına varıncaya dek tespit edilmekte, yoksulluğun azaltılması için “daha adil bir bölüşümün gerekliliği” üzerine açıklamalar yapılmaktadır. Fakat bunun kapitalist özel mülkiyet, tekelleşme, sermaye birikim süreçleriyle olan bağları, “kötülüğün kaynakları” ise gizlenmektedir. Bunların, kapitalist emperyalizmin ekonomik tarihsel gelişiminde neye karşılık geldiği, doğurduğu toplumsal sorunlar, sınıfsal çelişkilerdeki keskinleşme ve bunun nasıl bir tarihsel toplumsal gelişime yol açacağı vb. kapatılmaktadır. Emperyalizm çağı kapitalizminin, gelişiminin ve çürümesinin ileri bir aşamasında ortaya çıkan sorunlar, kapitalizmin bağrında var olan ve onun bu en yüksek ve son aşamasında kökleşmiş ve derinleşmiş olan çelişkiler olarak, içsel bağları ve nedensellik ilişkileriyle değil, bundan uzaklaştırılarak, kaotik bir felsefenin görüş açısından, sistemin yarattığı kaos realize edilerek alınmaktadır.
Belirsizlik ve kaos kuramlarına sarılınılarak, kesinsizlik, görecelilik, içsel bağların kopartılması ile sorunlar birbirinden ayrılarak, temel çelişkilerinden uzaklaştırılarak realize edilmek istenen sadece bugünkü haliyle kapitalizm değildir; emperyalist kapitalizmin sorun ve çelişkilerinin yüzeyselleştirilerek kapitalizmin kabulünün sağlanması, çözüm gücünü kaybetmediğinin gösterilmesi amaçlardan ancak biri, ya da parçası olarak sayılabilir. Kapitalizmi ebedileştirmek, mutlaklaştırmak çabası, önceki ve sonraki süreçler arasındaki bağlantının, nedensellik bağıntılarının kopartılarak, sistemin bağrındaki çelişkilerin kaçınılmaz sonuçlarının perdelenmek istenmesi, tüm bu sözde bilimsel felsefi teorilerin gelip dayandıkları ve gizledikleri amaç budur. Tarihsel bir zorunluluk olarak sosyalizmin kaçınılmazlığı, kapitalizmin içsel çelişkilerinden doğmaktadır. Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması olduğu gibi en son aşamasıdır da. En yüksek aşamasındaki kapitalizm, ekonomik ve toplumsal koşullarının olgunlaşmasıyla, çelişkilerin keskinleşmesiyle, sosyalizmin ön koşullarını ortaya çıkartır. Sosyalizmin arifesidir.
Sosyalizmin kaçınılmazlığı, perdelenmek istenilen budur. Tarihin ileriye doğru gelişiminde kendi yokluğunu gören bir sınıfın nafile çabasını liberal kapitalizmin ebediliğini ilan eden “tarihin sonu” tezi olsun, “tarihselcilik” eleştirileri olsun, postmodernistlerin tarihi döngüsel bir harekete indirgeme çabaları olsun, burjuva felsefesi alanında tüm çaba, birleşme noktası, tarihin ileriye doğru hareketini durdurmak, bugünde dondurmaktan ibarettir. Diğer deyişle, işçi sınıfını, emekçi insanlığı geleceksiz, umutsuz bugüne mahkum ve köle olarak bırakmaktır. Ekonomik toplumsal gelişimin temelindeki zorunluluk bağları, çelişkileri oluşturan nedenler ve onların çözümüyle oluşan gelişme, bu gelişmeyi sağlayan, önceki ve sonraki olaylar arasındaki bağıntılar, niceliksel ve niteliksel değişim ve dönüşümler, bunlar ortadan kaldırıldığında geriye, belirsizlik, birbirleriyle ilintisiz olaylar, rastgelelik, saçmalıklar dizisi kalır. Burjuvazi, bunun için belirsizlik ve kaos teorilerine sarılmaktadır. Görecelilik, belirsizlik ve kaos kuramlarına sarılarak ve tarihsel hareketi kısa kesme ve bugünde dondurma çabalarıyla burjuvazi, kendisinin ve sisteminin -kapitalizmin- geleceksizliğini itiraf ve ilan etmektedir.

Burjuva felsefesinde geri sıçrama:
Bilinemezcilik, kesinliksizcilik, görececilik, belirlenemezcilik, olasılıkçılık, irrasyonalizm, mistisizm

Burjuvazinin felsefi yönelimlerinin, felsefenin kendi başına, salt düşünsel süreçlerin ürünü olduğu iddialarına karşılık, onun ekonomik koşullarından, sınıfsal ve toplumsal durumundan bağımsız bir gelişimi olamaz. Günümüz kapitalist emperyalist sisteminin karşı karşıya olduğu ekonomik toplumsal sorunların çözümünde felsefe düzeyinden bir arayışa girilmesi, bizzat felsefenin bağımlı olduğu koşulları ortaya koyduğu gibi, ortaya çıkan felsefi görüşlerin de bu koşullara ait olduğunu, onlarca belirlendiğini gösterir.(*)
Günümüz burjuva felsefeleri de, burjuvazinin bugünkü ihtiyaçlarına yanıt verme temelinde ve burjuvazinin tarihsel koşullarına uygun bir evrimleşme göstererek şekillenmektedirler.
Aydınlanma Çağı felsefeleri, Rönesans’tan başlayarak yeni gelişen burjuvazinin bir sınıf ideolojisi oluşturma yönündeki girişiminin önemli bir parçasını oluşturur. Burjuva felsefesinin asıl gelişimi ve kendisini olgunlaştırdığı dönem, 19. yüzyıldır. Rasyonalizm, Kant felsefesi ve öncelleri ve türevleriyle pozitivizm. Rasyonalizme göre doğrunun kaynağı akıldır; pozitivizme göre bilginin kaynağı deneydir. Akıl ve deney ön plana çıkartılarak metafiziğe bir darbe indirilmekte, mistik tanrı düşüncesi geriye itilmektedir. Bireysel akıl, evrensel akıl olarak genelleştirilip siyasal, hukuksal bir temel oluşturularak feodal krallıkları devirmiş burjuvazinin iktidarı meşrulaştırılmaktadır. Rasyonalizm ve pozitivizmle burjuvazi, endüstriyel üretim sürecine de uygun ve ona süreklilik kazandıracak bir felsefeye de sahip olmaktadır.
Bilimlerde büyük bir ilerlemenin olduğu 19. yüzyılda, bu gelişmelere ihtiyacı olan burjuvazi onları alıp üretim süreçlerine hemen (teknik koşullarını oluşturabildiğinde) uyguluyordu. Ortaçağ felsefelerinin derin metafizikselliğinden kopuşla birlikte hemen her şeyin aklın yargısından geçirilmesi, gözlem ve deneysel kesinleştirme, eleştirellik, burjuva felsefesine damgasını vurmaktaydı. Ve bu yeni felsefeler gelişen üretim ilişkilerinin henüz üretici güçlerin gelişimi üzerinde frenleyici, engelleyici bir baskı oluşturmadığı, eşitlik, özgürlük, kardeşlik temalarıyla kendi sınıfsal egemenlik ve çıkarlarını tüm toplumun ortak çıkarları gibi gösteren, krallıklar yerine parlamentolu genel oya dayalı rejimler koyan burjuvazinin, o dönemki ekonomik toplumsal koşullarına uygundu.
İnsanın doğa üzerindeki hakimiyetinin gelişimine, insan toplumlarının tarihsel evrimi içerisinde sağlanan büyük ilerlemelere karşın, nesnel dünyanın bilinebilirliği konusunda, burjuva felsefeleri; hep bir bilinemezlik alanını açık tuttu. “Kendinde Şey”in ancak “görüngülerini” bilebiliriz, onun altında yatan gerçekleri ise bilemeyiz. Kant felsefesinin bu görüşü, izleyen çeşitli felsefi akımlarca da yorum farklılıkları olsa da temel idealist yaklaşım korunarak sürdürüldü. Pozitivist felsefe için söyleyecek olursak, nesnel dünyanın dışımızdaki varlığının açık materyalist bir kavranışı ve kabulü olmayınca, duyuma ve deneye dayalı bir olgu kabulünün ötesine geçilmiyor, dolayısıyla maddenin özsel yapısının bilinemezliği üzerine idealist görüş korunuyordu. En iyi haliyle dahi bu, dinsel idealizme, imancılığa da kapıyı açmaktaydı. Maddenin özsel yapısının bilinemeyeceği üzerine pozitivist görüş, bütüncül (holistik) bir kavrayışın ancak metafiziksel düzeyden olabileceği yönündeki görüşlere alan açıyordu. (Lenin’in Rus Amprio-kritikleriyle fideizm -imancılık- arasındaki -keza Berkeley’ci idealizmle- bağı kuruşu.)
Emperyalizm çağı burjuva felsefeleri, nesnel gerçeklikten, maddenin ve dünyanın bilinebilirliğinden giderek daha uzaklaşan, daha derin bir kopuş içerisine girdiler. Bu, postmodern söylemde “Nesnel gerçeklik diye bir şey yoktur” düzeyine ulaşmışsa ve mistisizme geniş bir alan açılıyorsa, onları önceleyen burjuva felsefesinin bilimsellik iddası taşıyan yeni pozitivizm (mantıksal olguculuk vd.), eleştirel usçuluk, pragmatizm gibi felsefelere, onlardaki gelişime bakmak gerekir ki bu aşırı öznel idealist, metafizik derin çukura nasıl inildiği ve onun niye kabul görebildiği anlaşılsın.
Nesnel gerçekliğin bilgisini duyuma bağlı, gözlem ve deneyle sınırlandıran ve onun tasviri ile yetinen, özün bilinemezliğini ileri süren pozitivist görüş kendi içerisinde ayrışmalarla birlikte geriye doğru kırılmaktadır. Burjuva felsefesinde belirlenebilirlik (determinizm), kestirebilirlik yerini kesinsizliğe, belirlenemezliğe, olasılıkçılığa, bilinemezciliğe bırakmaktadır. Felsefi, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel teorilere damgasını vuran, hakim olan bunlardır. Modern fizikteki Einstein’in görelilik kuramı ve kuantum fiziğinin kesinsizlik ve belirsizlik ilkesi ve yapılan diğer çıkarsamalar doğadaki gelişme ve olayların kaos kavramıyla açıklanması göreceliliğin, belirlenemezciliğin rastgeleliğin ve olasılıkçılığın felsefi düşünce sistemlerinin temellerine yerleştirilmesinde doğabilimsel dayanakları olarak ileri sürülmüştür.
Bilgi süreçlerinde fiziğin mekaniksel olduğu ve doğabilimlerinde hızlı gelişmelerin olduğu dönemde, gözlem ve deney yoluyla gerçekleştirme ile ulaşılan kesinleştirme, neden sonuç bağıntılarının doğrusal kuruluşu ve mutlak kesinlikçi sonuçlara ulaşılmasına götürüyordu. Duyumcu deneyci yaklaşım mikrofizikte alışılagelmiş deneysel yöntemlerle görgül sonuçlara ulaşamadı. Elde edilen kuantum fiziksel kimi bulgular ve Einstein’ın görelilik kuramlarının zaman-uzay, madde-devinim üzerine önceki bilgileri değiştirmesi felsefi düzeyde yansımasını buldu. Burjuva felsefesinin bunları değerlendirişi yanlış bağıntılandırmalarla ve genellemelerle subjektif idealizmin derinleştirilmesi, metafizik, mistik görüşlere daha geniş alan açılması yönünde oldu.(*)
Sonraki dönemde geliştirilen felsefi görüşlerde, mevcut felsefi düşüncelerde ortaya çıkan değişikliklerde, doğa bilimlerindeki -özellikle fizikteki- gelişmelerden yapılan yanlış çıkarsamaların, keza siyaset felsefeleri ve sosyoloji üzerinde, daha çok toplumsal süreçlerdeki değişim ve büyük tarihsel olayların belirleyici etkileri bulunmaktadır.
Özü de içeren bir bütüncül kavrayışın ancak mistisizmle olabileceği, doğadaki gelişmelerin, keza tarihsel toplumsal süreç ve olayların rastlantılara bağlı ve kaotik olduğu gibi öznel idealist ve metafizik görüşler uçuşmaktadır. Bilgi süreçlerine, bilgi kuramlarına ilişkin ileri sürülen görüşlerde de bu geriye gidişi görmek olanaklıdır. Yeni pozitivizmin, mantıksal, matematiksel çeşitli formel yöntemler geliştirilerek, bilime yöntemsel bir temel kazandırma, metafiziğe karşı bir anlayış geliştirme iddiasına karşın, maddeye ve maddesel süreçlere duyumcu ve görgül bir yaklaşım içerisinde oluşu ve diyalektik yönteme uzaklığı onu, öznelci idealizmden kurtarmaz. Kaygan bir idealist zeminde duran pozitivist “doğrulanabilirlik” ilkesinin karşısına Karl Popper’in hipotetik, önsel bilgi tümevarımının reddi ve yanlışlama üzerine kurulu bir bilgi yöntemi ile çıkması, dünyanın/evrenin bilinebilirliğinin karşısına, bilinemezci, belirlenemezci görüşlerin derinleşmiş olarak çıkartılmasıdır. Daha çıkış noktasından itibaren agnostik, kuşkucu ve belirlenemezci bir yöntem ve bilgi kuramı ileri sürmektedir K. Popper. Bütün kuramların varsayımsal olduğu görüşünü ileri sürmekte, tümevarımı reddetmekte bilimsellik ölçütü olarak tekilleştirici, parçalara ayırıcı bir yöntemin uygulanmasını önermektedir. Bunlar aynı zamanda onun, liberal burjuva kalemler tarafından bugün baş tacı edilmesinin nedeni olan siyaset felsefesinin de çıkış noktalarıdır. Tarihsel materyalizm karşıtlığı (’ekonomisicilik’, ‘tarihsicilik’, ‘eylemcilik’ eleştirileri), dünyayı değiştirmek için eylemli müdahaleye, sınıflar ve sınıf mücadelesine karşı çıkışıyla, bireyler ve bireysel hakların savunusu üzerinde yükselen bir demokrasi ve aktif dönüştürücü bir mücadeleyi içermeyen, bunun reddedildiği bir demokrasi mücadelesi anlayışının ifadesi olan ‘açık toplum’ görüşü, Nazizm karşıtlığı, her türlü otoriterizm karşıtlığı -antikomünizm- gibi soslar dökülmüş olarak liberalizm şampiyonları tarafından savunulmaktadır. Atomize bir siyasal plüralizme, sivil toplumculuğa dayanak olmaktadır K. Popper’in görüşleri.
Nesnel gerçeklikten kopuş ve tek tek bireylerin durumuna göre bir felsefe düşüncesi, bir diğer deyişle felsefede subjektivizmin (öznelciliğin) doruklara tırmanmasının bir örneği pragratizmdir. Emperyalizm çağının egemen sınıf bireyinin düşünce ve davranışının felsefi ifadesidir pragmatizm. Tek ilkesi burjuva bireye sağladığı yarardır. Bunun dışında hiçbir ilkeye bağlı olmayan, günübirlik değişebilen bireyin çıkarlarına uygun olanı en kestirme yoldan ve hiçbir kurala bağlı olmadan, hiçbir etiksel sorumluluk duymadan gerçekleştirme özgürlüğü! Sadece burjuva bireylerin değil sınıf olarak burjuvazinin ve emperyalist-kapitalist devletlerin, tekellerin ve hükümetlerin de her gün uyguladıkları politikaların dayandığı felsefe! Aynı anda iki ayrı yerde benzer konularda birbirine zıt iki görüşü rahatlıkla savunabilir, dün savundukları bir görüşü, ertesi günü yalanlayabilirler!
Pragmatizm, nesnel gerçekliğe dayalı bir “doğru”luk tanımaz; bireye sağladığı pratik yarara göre, bir doğru anlayışına sahiptir. Ölçüt bu olunca, doğru, bireyin o anki hedeflerine ya da değişen bireylere göre değişir. Tüm bunlar, her gün tanık olduğumuz rekabet, soygun, rüşvet ve talanın acımasızca sürdürülmesinin felsefedeki karşılıklarıdır. Her kapitalist soygun yaşamına bu düşüncelerle hazırlanır, bundan dolayı büyük vurgunları, rüşvetleri açığa çıktığında dahi, diğerlerinde sadece haset duyguları uyandırdığını bilir, meşru kabul edilirler.
Nesnel gerçek yoktur savıyla çıkan, kuralsızlığı teorize eden dekadans bir burjuva felsefesi olan postmodernizmin onun büyük kardeşi olan post yapısalcı görüşler de olsa olsa bu görecelikçi belirlenemezci felsefeleri izlediği söylenebilir. Kuşkusuz o, onların ötesinde bir şeydir. Emperyalist küreselleşmenin ortaya çıkarttığı kaosu ve kapitalizmdeki çürümeyi meşrulaştırmanın felsefesidir. “Yapı çözümcü”dür; kesinlik arayışına, “bütünsel yapılara”, “büyük (üst) anlatılara” karşı kuşkuculuktur. Modernizm eleştirileriyle burjuva felsefesinin rasyonalist ve pozitivist geleneklerine ve tarihsel materyalizme saldırmaktadır.
“Bir davranışa iyi ya da kötü diyebileceğimiz nesnel bir ölçü yoktur.” “Nesnel gerçeklik diye bir şey yoktur. Kavranamaz nesneler ve onu kavradığını sanan öznenin yanılsamaları vardır. Aynı olmadığını bildiğimiz şeyler hakkında yorum üretmeyi sürdürüyoruz. Yorumlarımız da zaten öznellik, yerellik taşır. Ortak değer (ve) amaç olanaksızdır. Varoluşumuz rastlantısaldır.” “Gerçeklik belirsizdir, belirsizlikle yaşamayı öğrenmeliyiz.” (Derrida)
Postmodernizmin ne olduğunun ve neyi ifade ettiğinin çok özlü ve çok net bir anlatımı olan bu aktarmadaki görüşlerin son cümlesi aslında postmodernizmin bir bugün tanımlaması ve önermesidir. Son dönem burjuva felsefelerinde bugüne meşruiyet kazandırma çabasının yanında gelecek belirsizliği baskın düşüncedir. Kesinliksizlikçi, belirlenemezci, görecelikçi, olasılıkçı tüm kuramlarda, ton, vurgu ve nispi yön farklarını atlayarak söylersek, her birindeki gelecek belirsizliğini görmek olanaklıdır. Postmodernizm ve diğerlerinin saldırdığı, yadsıyarak geldikleri görüş ve değerler de ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel gelişmelerle yıkıma uğramakta, değişim zorunluluğunu dayatmakta ve değişmektedir. Burada sorun bu gelişmelerin sınıflar açısından ne anlama geldiği, bu değişimin insan toplumunun gelişimi içerisinde nereye oturtulacağı ve müdahalenin nasıl yapılacağıdır. Postmodernizm de, emperyalist kapitalizmdeki kürüselleşmenin ve kapitalist çürümenin ortaya çıkarttığı kaosu, realize etmekte ve derinleştirmektedir. Köklerini daha eskiyi dayandıran, ‘70′li yıllarda biçimlenen postmodernizm, aslında kendisini bir sonraki evreye taşıyacak süreklileşmiş bir modernlik arayışındadır. Yeni sağın ortaya çıkması, revizyonist Sovyetler Birliği’nin dağılması, küresel siber-yüzey, biogenetik (insan genomu projesi), her şeyin kuramı gibi, ekonomik, toplumsal, kültürel süreçlerde büyük değişiklikler, alt üst oluşlara yol açan ve yol açacak olan gelişmelerden yaptığı çıkarsamalar postmodernizmin varlık koşuludur. Tekno-bilimin gerçek ile sanal ayrımını sildiği, anlaşılmaz hale getirdiği, neyin gerçek neyin simülasyon olduğunun anlaşılmaz olduğu vb. konularda bazı postmodernist kuramcıların parlak betimlemelerine karşın postmodernizmin kendisi nesnel gerçeklikle ve insanın tarihsel varoluş koşulları ile tüm bağları yıkmıştır. “Özcülük” eleştirisi, nesnel zaman ve mekan bağıntısını yok etmek saldırısı, bunlardan daha açık bir gerçeklik katliamı olabilir mi? Enformasyon teknolojileri, medya, bilgisayarlar, robotların egemenliği üzerine geliştirilen teknolojik determinist görüşler, kaderci bir boyun eğişi, üstelik insanlığın toplumsal bilgi hazinesini (”büyük anlatılar”), işçi sınıfının kurtuluş ideolojisini ve emekçi insanlığın sınıf mücadelesi yoluyla kaderini eline alma ve değiştirme iradesini, tarihsel materyalizmi yadsıyarak köleliğini önermektedirler.
Teorik sistemlerin, “büyük anlatılar”ın “mutlak”lığının, “aklın kesinliği”nin “farklılığa”, “çeşitliliğe”, “bireyselliğe” “ötekine” olanak tanımadığı, bunların olması gerektiği düşüncesiyle burjuva teorilere, asıl olarak materyalizme, Leninizme karşı savaş açan postmodernizm vb. tarihsel koşullar itibariyle tam da burjuvazinin, üretim teknolojilerindeki kimi değişikliklerin sonucu ve kapitalist üretimin dünya ölçeğindeki örgütlenmesinin bir aracı olan deregülasyon politikalarıyla koşutluk içerisinde hareket etmektedirler. Sınıflar ve sınıflar mücadeleleri, proletaryanın kurtuluş ideolojisi, ulusal özgürlük savaşımları, demokratik kurtuluşçu savaşımlar, sendikal mücadelelere varıncaya kadar yadsınır ve paralize edilmeye çalışılırken, Popperci liberalizm, postyapısalcı ve postmodernist görüşlerin bu red edişle birlikte, farklılık, çeşitlilik, bireysellik, ötekinin hakları, bir tek doğru olmayabileceği, kişiye göre değişen gerçeklik vb.ni ileri sürmeleri sözde bireysel haklara dayalı, “sivil toplumcu” yerel inisiyatiflerle yürütülen, değiştirici dönüştürücü bir müdahalenin olmadığı bayağı reformist perakendeci bir demokrasi ve demokrasi mücadelesi anlayışı ileri sürmeleri, bu sahte muhalefet ve değişim programları, kitleleri gittikçe daha az sayıda elde toplanan tekelci oligarşik egemenliğe savunmasız teslim etmek demektir.
Geri sıçramanın siyaset felsefelerine ve günlük yaşama indirilişi
Bilinegelen maddeyi atomaltında göremediğimiz, madde imgesinin kaybolduğu, gerçekliğin göreceli olduğu, tek bir gerçekliğin olmayabileceği, gerçekliğin kişiye -gözlemciye- göre değiştiği, özün bilinemeyeceği, doğada ve toplumsal süreçlerde nedensellik ve zorunluluğun değil rastlantı ve kaosun egemen olduğu, belirleme yapmanın, kestirimde bulunmanın olanaklı olmadığı vb. görüşler atomaltındaki taneciklerin yapı ve özelliklerinden, madde dalgası olarak değerlendirilmesi gereken taneciklerin, dalga ve parçacık olarak hareket edebilme özelliklerinden, parçacıkların konum ve hız, enerji ve zaman ikililerinin aynı anda aynı kesinlikte ölçülemeyişleri -Heisenberg’in Kesinsizlik ve Belirsizlik İlkesi-, bir taneciğin aynı anda iki ayrı yerde bulunabilme özelliği, Görelilik Kuramı’nın madde, uzay, zaman devinim ilişkilerindeki önceki mutlakçı görüşleri yıkmasından çıkarsanan görüşlerdir.
Bu felsefi çıkarsamalar, burjuvazinin krizler, yeniden yapılanma, kapitalizmin gelecek belirsizliği süreçlerinde bu koşullara uygun yeni bir düşünce ve davranış şekli yaratma, kadrolarını buna göre biçimlendirme ve toplum düzeyinde koşullarını realize etmekte kullanılmaktadır. Siyaset felsefelerini de, sosyolojik kuramlarını da besleyen aynı kaynaktır. Bu sözde doğabilimsel referanslı ve bu şekilde derinlik kazandığı iddiasını da taşıyan felsefi görüşler, her düzeydeki bireysellik ve atomizasyonun ileri sürülmesinde, siyasal plüralizme meşruiyet kazandırma çabasında çıkış noktası ve temel oluşturmaktadır. “Ekonomisicilik” ve “tarihsicilik” eleştirileri, “büyük anlatılar döneminin sona erdiği” vb. tarihsel materyalizm karşıtı, modern toplumun gelişme yasalarının, sınıflar ve sınıf mücadeleleri ve çelişkilerin devrim yoluyla çözümünün ve bunun nihai sonucunun -sosyalizmin kaçınılmazlığının- reddi olan görüşler, öte yandan bu reddiyeyi tamamlayan her birisi tarihselliğinden kopartılmış “bireysellik”, “farklılık”, “çeşitlilik”, “öteki” üzerine geliştirilen liberal ve postmodern görüşler, sınıflar ve sınıf mücadelelerine dayalı bir demokrasinin reddi; bunun yerine liberal özgürlük ve bireysel hakların -toplumsal, sınıfsal hak ve özgürlükler olmadan bireysel hak ve özgürlüklerin olamayacağı ve gelişemeyeceği gerçeği örtbas edilerek sözde daha ileriymişçesine- geçirilmesi; bireysel, grupsal, cemaatsel olan fakat kesinkes sınıfsal olmayan, olabildiğince siyasal da olmayan yerel inisiyatiflere dayalı bir “sivil toplumcu” muhalefet olanağı, liberal uzlaşı, aşırılıkların giderilmesi, en fazla bölüşümdeki aşırı dengesizliklerin giderilmesi gibi konularda muhalefet edecek kapitalist sistemin orta sınıf desteklerinin çok fazla erimemesi -nispi yüksek ücret, faiz ve borsa gelirlerinden küçük pay alabilme olanağı- için reformist muhalefet olanağı. Yeniden parlatılan K. Popper’ci “liberal özgürlük” ve “açık toplum” safsatalarının da, “sınıf” kavramını tüzüğünden çıkartmış “Üçüncü Yol” sosyal demokrasinin de üzerinde birleştiği demokrasinin çerçevesi budur. “Alt kültür ve kimliklerin kabulü”, “öteki ve ötekinin hakları” üzerine geliştirilen postmodern kavramı ve söylemler, emperyalist küreselleşmenin kültür ve yaşama şekillerinde yarattığı alt üst oluşun ve hakimiyetin, paradoksal bir denge oluşturularak sürdürülmesinden, kandırmacadan başka bir anlam ifade etmemektedir. Hem Trabzonlu, hem İstanbullu hem de dünya vatandaşı olabilir yerine göre! Fundamantalizmden kurtarılmış bir islamiyet vd. cemaatte ya da bireysel dini yaşamda, yerellikler ile küreselleşmenin tekno kültürel değerleri ve yaşama şekli -TV’deki ixir reklamı- iç içe, yan yana olabilir. Bunların ortaya çıkarttığı kozmopolitizme postmodernizmden yanıt bulur, rahatlar, olmazsa kuantum fiziğinden “bilimsel” destek alır; elektronların “özgür” hareketinden farklı davranış gösterebilmelerinden söz eder. Buna siber uzayın dayanılmaz çekiciliği potansiyellerini ekler, tekno determinizm üzerinden dünya vatandaşlığını -dolayısıyla “üst kültür”e tabiyeti- ilan eder.(*) Ulusal kültür, yerel kimlik korunabilir ama yerel düzeyde kalmak, dil, kültür ve gelenekler düzeyini aşmamak, örneğin, ezilen bir ulusun tam hak eşitliği ve siyasal kendi kaderini tayin hakkını istememesi koşuluyla; bunlar çoğaltılabilir. Burada tek bir koşul vardır, emperyalist ülke ve tekellerin, ekonomide olduğu gibi siyasette, kültürde, yaşama şekillerinde ortaya çıkarttığı çözme, tasfiye, karmaşa ve yeniden yapılanmanın bir biçimiyle -şu ya da bu şekilde- realize edilmesi ve onun önünde engel oluşturmamak, kesin egemenliğinin kabulü.
Doğabilimsel gelişmelere ilişkin yanlış çıkarsamaların ve doğasal gelişmelerle toplumsal süreçlerin felsefi düzeyden bire bir bağıntılandırılmasının yanlışlıklarını ayırarak da söylersek, bu sonuçlamalar, bir bilim yöntemi ve felsefesi geliştirme iddiasında olan pozitivizmin, hem bu düzeyde yöntemsel olarak, hem de tüm felsefesiyle çöküşüdür. Ona karşı geliştirilen eleştirel usçu yanlışlanabilirlik vb. görüşler, keza pozitivist duyumcu, deneyci yöntemin çöküşüyle bütüncül bir kavrayışın ancak içgörü, sezgi, iman yoluyla olacağı görüşüyle ortaya çıkan metafiziksel idealizm (doğa sezici, allegorik bir çelişki kavrayışıyla ortaya çıkan taoculuk, budizm, tarikat felsefelerinde ifadesini bulan imancılık) burjuva felsefesinin içerisine girdiği çöküş kulvarının etaplarını ve çeşitlerini oluştururlar.
Burjuva felsefesinde renk ve ton farklarının varlığıyla birlikte hakim çizgi, bilinemezcilik, belirlenemezcilik, görecelikcilik, olasılıkçılık, imancılığa kapının ardına kadar açılmasıdır. Burjuva felsefesi, kendi ilerici birikimini, tarihsel mirasını dahi taşıyamamaktadır. Felsefedeki bu görüşler materyalist felsefeye, diyalektik ve tarihsel materyalizme karşı bir saldırı, felsefi revizyonizmin her düzeyde derinleştirilmesidir.
Doğabilimsel gelişmeler ve toplumsal süreçlerin gelişim zenginliği, madde ve maddesel süreçlerin daha derin kavranabilirliği, kendisi de zenginleşen ve güç kazanan diyalektiğin bilgisiyle bu süreçlere açıklık kazandırmak dünyanın/evrenin maddesel birliği ve bilinebilirliği üzerine materyalist görüşlerimizi güçlendirdiği gibi, daha gelişkin bir diyalektik düşünce ve yönteme de ulaştırmaktadır bizi.
Bugün atom ve atomaltı (çok büyük ölçüde) bilinmektedir, parçacıklar, özellikleri, birbirleriyle olan karşılıklı etkileşim ve dönüşümleri, madde ve enerji eşdeğerlilik bağıntısı, etkileşim kuvvetleri, parçacıkları bir arada tutanın ne olduğu, atomun nasıl kararlı bir yapıyı oluşturduğu, makro-obje ve süreçlerle mikro-obje ve süreçler arasındaki nitel farkı ve geçiş bağıntısı -parçacıklardan atomlara, atomlardan moleküler yapılara- vb. birçok şey daha bilinmektedir. Biyolojik, antropolojik evrim ve hücre gelişimi üzerine kuramları evrimin biyogenetiksel düzeyden gelişimine ilişkin bilimsel (genom) kuramlarla birleştirmek, evrimin bu düzeyden açıklanması olanaklı hale gelmiştir. Alan kuramı, madde ve enerjinin eşdeğerliğinin kuramsal açıklamaları metafiziksel idealizme köklü bir darbe indirdiği gibi gerek kuantum fiziksel alanda gerekse evrenbilim alanında daha ileri açılımlara zemin hazırlamıştır. Keza kuantum fiziği alanındaki her yeni bulgu evrenbilim alanında da ön açıcı olmaktadır. Bu alanda sağlanan gelişmelerin sıçramalı gelişmelere ön açtığını söyleyebiliriz.
Marksist felsefe, mekanik belirlemecilik (determinizm) ve pozitivist felsefelerle başından itibaren ve temellerinden ayrılır. Marksist felsefenin onlarla aynı zemin üzerinde yükseldiği iddiaları dayanaktan yoksundur, bu ancak metafiziksel idealist yönde derinleşen burjuva felsefelerinin bir saldırısı olarak görülebilir. Bilimsel sosyalizm felsefi görüşünü geliştirirken, idealist felsefelerle ayrımını çizdiği gibi, vulger kaba materyalist görüşler (Fransız materyalizmi, Feurbach materyalizmi) ile de ayrım çizgisini çekti. Doğabilimsel gelişmeler, maddesel süreçler ve toplumsal gelişim süreçlerinin değerlendirilişinde diyalektik ve tarihsellik vurgusunu öne çıkardı. Bu, Marksist felsefeyi metafiziksel bir donmadan uzak tuttuğu gibi, gerek madde ve maddesel süreçlerin, gerekse tarihsel-toplumsal süreçlerin değerlendirilişinde yeni bulgular ortaya çıktığında, olay ve gelişmeler olduğunda onların canlı ve etkin bir değerlendirilmesi gerçekleştirilebildi. Sağlam bir materyalist temele sahip olan Marksist felsefeye diyalektiğin kazandırdığı bir gelişim yeteneğidir bu ve onun hiç de az olmayan geri ve vulgarize kavranılışı ve uygulanmasının ötesinde sahip olduğu nitelik ve gelişim özelliğini karakterize etmektedir. Bugün de öyledir; doğabilimsel düzeydeki sıçramalı gelişmeleri olsun, tarihsel toplumsal süreçlerdeki gelişmeleri olsun, yorumlama, etkide bulunma ve dönüştürme iradesine sahip olan tek felsefe diyalektik ve tarihsel materyalizmdir.
Felsefi düzlemde madde ve maddesel süreçlere bilinemezci ve belirlenemezci yaklaşım, özcülük saldırısı, nedensellik ve zorunluluğun yadsınması, sistemin daha temel, köksel çelişkilerinin, bunların sosyal ve siyasal biçimlenişlerinin reddi, gözardı ettirilmesi, karşı yöndeki, her düzeyde sınıfsal, toplumsal, siyasal örgütlülüğün tasfiyesi, işçi sınıfının, ezilen dünya halklarının kurtuluşları için savaşma, tarih yapma bilinç ve iradelerinin yok edilmek istenmesidir. Tüm bu felsefi saldırıların, tarihi materyalizmi başlıca hedef haline getirmeleri ayrıca üzerinde durmaya değer.

Niçin hedef tahtasına materyalizm çakılıyor?
Bu, amaç ve hedefin ne olduğunun anlaşılması ve açığa çıkartılması açısından önemlidir. Burada da tek tek olayların özgün gelişim ve farklı etkileşimlerinin olduğu, keza farklı bakış açılarının, farklı zamanlarda farklı sonuçlara ulaşacağı, bunun için tarihsel bir kuramlaştırma ve belirlemenin yapılamayacağı, tarihsel olayların rastlantının eseri olduğu vb. türden görüşler çıkış noktası ve temel oluşturmaktadır. “Ekonomisicilik” tarihselci önyargıların yıkılmasının gerekliliği biçimiyle tarihsel materyalizme yöneltilen saldırı, derin bir öznelci idealist temele sahiptir; bu görüş açısıyla, önceki olaylar biliniyorsa sonrakilerin de bilinebileceğine ilişkin mekanik nedensellik bağıntılandırması tarihsel olay ve süreçlere de taşınarak bizim diyalektik ve tarihi materyalist görüşümüzle aynılaştırılmak istenmektedir. Oysa bilimsel sosyalizm, 2. Enternasyonal’in “üretici güçler teorisi”, Rusya’daki “ekonomizm” gibi ekonomik determinist, kaba materyalist teorileri, tarihin yazgısı yorumları olarak mahkum etmiştir. Tarihsel hareket düz bir çizgide ilerlemez, doğrusal bir hareket değildir. Bu olsa olsa sistemini ebedi ve sürekli yükseliş halinde gören burjuvazinin dünkü görüşüdür ve dün niçin bu görüşü savunuyorduysa bugün niye savunmadığını, niçin tarihi döngüsel bir harekete çevirmeye çalıştığını anlamak da mümkündür. Komünistler, tarihsel gelişimi, doğrusal, düz bir çizgide yükselen bir hareket olarak görmedikleri gibi, zorunlu duraksamalar, kaçınılmaz geriye gidişlerin de içerisinde yer aldığı, salt niceliksel ilerlemelerden ibaret olmayan, niceliksel gelişim olduğu gibi niteliksel sıçramalarla dönüşümün gerçekleştirildiği, en yakın ifadesiyle helezonik bir hareket olarak görürler. Tarihsel süreçlerde duraksamaya hatta gerilemeye yol açan, çelişki, karşı yönden gelen etkenler bulunsa da, bir süreçte birbirleriyle etkileşim halinde birçok etken yer alsa da temeldeki çelişkiler, özsel olan, eninde sonunda egemen olur ve hükmünü yürütür. Tarihi rastlantılardan ibaret sayan ya da parçalara ayrılmış bir tarih, tarihler olabileceğini ileri süren vb. öznelci idealist tarih görüşleri altyapının belirleyiciliği, sınıflar ve sınıf mücadelelerine dayalı bir tarih yorumuna karşı çıkmaktadırlar.
Marks, modern toplumun (kapitalizmin) gelişme yasalarını ortaya koydu; kapitalizmde burjuvazi ve proletaryanın karşıt sınıflar olarak varlığını, sınıflar arasındaki mücadelenin kaçınılmaz olarak sosyalizme varacağını bilimsel olarak gösterdi. Bunu, kapitalizmdeki üretici güçler ve üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin alacağı biçim ve kazanacağı boyutlara, keskinleşmeye dayandırdı. Bugün küreselleşmeyle birlikte kapitalist sömürünün şiddetlenmesi ve yoğunlaşması, Marks’ın tahlillerini doğruluyor ve tekrar güncelleştiriyor. İsveçli fütürulog son dönemde yaptığı en sarsıcı konuşmasına “Marks haklıydı” diye başlıyor. Kapitalist birikimin mutlak genel yasası, zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki birikimi, emperyalist kapitalizmin küresel düzeydeki saldırısıyla, vahşet düzeyinde bir artı değer sömürüsü ve birikmiş zenginliklerin yağmasıyla gerçekleştirilen saldırıyla, doğrulanıyor.
Olayların gelişimine yön veren, etkileyen pek çok etkileşim söz konusu olsa bile, tarihsel nedensellik ve zorunluluk ilişkileri, sistemin bağrındaki çelişkilerden, uzlaşmaz karşıtlıklardan doğmaktadır ve kapitalizmin yıkılmasının tarihsel kaçınılmazlığı da bunların sonucudur.
Altyapının belirleyiciliği, tarihselci önyargıların yıkılmasının gerektiği üzerine yöneltilen eleştiri ve saldırılar, sadece geçmişe, düne dönük bir tarih yorumu farklılığı olarak görülemez ve bu sınırlar içerisinde değerlendirilemez, aslolarak yapılan, tarihin geleceğe doğru ilerleyişinin, sosyalizme, komünizme doğru olan tarihsel gelişme zorunluluğunun karartılma çabasıdır.
Tarih boyunca her toplum biçimi yerini bir başkasına, kendisinden sonra gelene bıraktığına göre kapitalizm niçin ebedi olsun! Bu sonuca varmak için kaba bir tarih bilgisi dahi yeterlidir. Kapitalizm yıkılacaktır ve sosyalizm kaçınılmazdır. Sosyalizmin kaçınılmazlığı, bu tarihsel zorunluluk, kapitalizmin en temel, özsel çelişkilerinden doğmaktadır ve emperyalizm çağında bu çelişkiler daha belirginleşmiştir. Üretimdeki yoğunlaşma ve merkezileşme, emeğin toplumsallaşması, kapitalist dünya ekonomisinde derinlemesine ve genişlemesine hakimiyetinin boyutlanması, sosyalizmin ekonomik önkoşullarındaki olgunlaşmayı gösterir. Üretici güçlerdeki devasa gelişmeye karşın işsizlik, açlık, eğitim, sağlık, konut gibi konularda dahi dünya emekçi nüfusunun ezici bir çoğunluğu için bir çözüm sağlanmamış ve bunlar en temel ve yaşamsal ihtiyaçlar olmaya devam etmektedirler. Üretimin bugün ulaştığı devasa düzey, varolan olanakların genişliği, sorunun önündeki engelin bizzat kapitalist üretim koşulları olduğunu ve onun ortadan kaldırılması gerektiğini göstermektedir. Kapitalist üretimdeki artış, tekniğin gelişmesi ile kitlesel üretimin gerçekleştirilebilmesi, ürün kalitesi ve çeşitliliğini geliştirme olanakları, ürünlerin daha geniş ve yaygın ölçülerde pazara girişi, kitleler bunlara sahip olabildikleri ölçüde kapitalizmin toplumsal düzeydeki hakimiyetini güçlendirmekle birlikte, emekçi kitlelerin bunları alabilme gücünün sınırlılığı (ancak bazılarına ve sınırlı ölçekte sahip olabilecekleri, pek çoğuna ise asla sahip olamayacakları), 1 milyar insanın açlık ve yoksulluğun pençesinde kıvranıyor oluşu, sefalet birikimindeki artış, burjuvazinin bu yolla sağladığı hakimiyetin göreliliğini, geçiciliğini ve sınırlarını ortaya koyar. Kaldı ki toplumsal ve bireysel ihtiyaçlar, tarihsel koşullarla görelidir, dönemlere göre farklılık taşır; üretici güçlerin gelişmesi ve üretimdeki artış, toplumun kültürel düzeyi, ihtiyaçların kapsam ve içeriğini değiştirir. Bugün dünya sosyalist olsa mevcut üretici güçlerin gelişme düzeyi ile, 1 milyar insanın açlığını hemen kesebilmek, işsizliği ortadan kaldırmak, çalışma sürelerini 4 ile 6 saate indirebilmek, konut sorununu çok kısa sürede çözebilmek, çocukların bakım ve eğitimi, yaşlıların bakımı gibi sorunları sorun olmaktan çıkartmak hiç de zor değildir.
Çokça propaganda edildiği gibi, kapitalizmde bireylerin kendilerini özgürce ve çok yönlü geliştirebilecekleri koşullar bulunmakta mıdır? Bu ancak toplumun egemen sınıfa mensup bireyleri ve sınıf atlama çabasında başarıya ulaşmış küçük bir kesimi için söylenebilir. Toplumun ezici çoğunluğu, emekçi sınıfların bireyleri için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar -medya miti haline getirilen tekil birkaç örnek dışında- böylesi bir olanak yoktur. Eski kast sistemi, kaba sınıf ayrımları modern kapitalizmde bulunmamaktadır! Ama gelişkin teknolojinin bariyerleri çimento, kum ve çakıl ile yapılmıyor, daha ince hatta lazerli güvenlik sistemleri gibi görünmez olanları dahi bulunuyor. Burjuva eşitlik kapsamı içerisinden bakıldığında dahi derin bir eşitsizliğin varolduğu, ne kadar perdelenmek istenirse istensin, açıklıkla görülebilir. Emekçiler için bu noktada yanıltıcı olan, burjuvazinin yarattığı yanılsama ile yanlış tahayyül kurmalarıdır.
Toplumun bütün bireylerinin, her bakımdan çok yönlü ve özgürce kendilerini geliştirebilecekleri, bunu kendi gelişimleri için olduğu gibi toplumsal gelişimin sağlanması ve ileriye taşınması için de yapacakları, üretici ve yaratıcı etkinliği tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir düzeye çıkartabilecek koşullar bulunmaktadır; onun önündeki engel kapitalist üretim ilişkileridir. Emekçi insanlığın, insanlık tarihinin, toplumların gelişim tarihinin başından bu yana en büyük sorunları olagelmiş en temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılama zorunluluğundan kurtularak gerçek etkinliklere geçebileceği koşulların yaratılması, zorunluluk aleminden çıkılarak komünizmin özgürlük dünyasına geçilmesiyle gerçekleşecektir.


* “Kapitalizmin yüreğinde bir kanser var: Yüreği coşkulandıracak amacın eksikliği. Bütün bunlar neden ve kimin için?”"Aslında bu konuda bazı kaygılarım var, çünkü giderek daha çok sayıda insan gösteriyi sürdürmeyi, söz gelimi çocuk yapmayı ya da kuruluşu ayakta tutmayı angarya olarak görmeye başlıyor. Ve bu bile bir amaç olmaktan çıkıyor. Bunun yerini çoğu insan için geçici, varoluşçu hatta bencil bir varlık alıyor ve yalnızca şu anı yaşamaya çalışıyoruz. Artık pek fazla büyük amaç kalmadı… Rahat bencilce bir yaşam yaşamanın tek anlamı haline geliyor.”"Ama giderek daha çok insanın yaşamdan daha fazla anlam beklediğini seziyorum. Bu anlamı artık politikacılardan beklemiyor ve yüzlerini başka kurumlara çeviriyorlar.”
“İyi elemanları elinde tutmak isteyen kuruluşlar, amaç sunma sorumluluğunu üstlenmeliler. Yeteneği elinizde tutmak istiyorsanız amaç yaratmak zorundasınız. Aksi takdirde, benim yalnızca para kazanmak için ya da başka bir yerde kullanabileceğim beceriler öğrettiğiniz için sizinle çalıştığım, yalnızca yararcı bir ilişkiden fazlasını elde edemezsiniz. Bu durumda karşınıza son derece kısa vadeli, son derece bencilce bir düşünüş çıkar.”
“Bence yaşamdaki en büyük ve en doyurucu şey kişinin kendisinin ötesinde bir anlam. Yalnızca sizin için var olan bir amaç kısa sürede yok olur.” (Geleceği Yeniden Düşünmek, sf. 27-28, Charles Handy)
* Kuşkusuz burada basit yansıma, mekanik bir neden-sonuç bağıntısından söz etmiyoruz. Felsefi teorilerin kendi aralarındaki etkileşimi, üstyapının birbiriyle olan etkileşimi de bulunmaktadır. Doğabilimsel gelişmelerin felsefe üzerinde güçlü etkisi ve karşılıklı bağıntısı bulunmaktadır. Fakat aynı zamanda ne kadar uzak ve ilintisizmiş gibi göründüğü ya da öyle gösterilmek istendiği durumlarda içerisinde yer alınan ekonomik toplumsal koşullardan, her sınıfın sınıfsal durumundan, yaşama şekillerinden ayrı bir felsefe de olamaz.
* * Fizikçiler arasında, fiziğin ve felsefenin iç içe geçtiği büyük bir tartışma sürecine girildi. Bölünme ve gruplaşmalar oldu. Pozitivist Kopenhag Okulu (N. Bohr, M. Born vd.), subjektif idealist görüşleri derinleştirdi. Heisenberg daha öteye giderek, “Madde kayboldu” görüşünü ileri sürüp mistisizme yöneldi. M. Planc, Einstein, De Broglie ve birçok fizikçi, fizik felsefesinde, materyalizm zemininde kararlı bir duruş gösterdiler. P. Langevin, Vavilov diyalektik materyalizmin görüş açısını savundular.
* * “1960′ların başlarında, Avrupa’daki pek çok genç insanın -genç İngiliz, Fransız ya da Almanların- Avrupalı olduklarını söylemeye başladıklarını hatırlarsınız. Anlaşılan o dönemde eğrinin çok ilerisindeydiler. Şimdi aynı şey Asya’da oluyor. Genç insanlar Asyalı olduklarını söylüyorlar. Eskiden Avrupa ya da ABD’ye giden genç bir Malezyalıya nereli olduğu sorulduğunda ‘Malezyalıyım’ derdi. Ama artık ‘Asyalıyım’ diyor.” (sf. 199)
* “New Age sloganı olan ‘Küresel düşün, yerel davran’ artık tam tersine döndü. Çünkü dünya küreselleştikçe biz daha kavimsel düşünmeye başlıyoruz. Bu söz artık ‘yerel’ daha doğrusu ‘kavimsel düşün, küresel davran’.”
* “Ne kadar evrenselleşirsek o kadar kavimci davranıyoruz. Diğerlerine bağımlı, ekonomik açıdan bağımlı hale geldikçe, temel kimliğimizi oluşturan şeylere tutunuyoruz. Çünkü dil, kültürel tarih gibi şeylerde ifade bulan kimliğimizi yitirmeyi hiçbirimiz istemiyoruz.” (John Naisbitt, sf. 193)
* Aktardığımız bölümler, ekonomik sosyal koşullarla felsefe ilişkisini, postmodern kuralsızlaştırmaların, zaman, mekan, tarihsellik bağıntılarını neden yok etmeye çalıştığını, çelişik öğeleri olağan bir durum olarak gösterme çabasını, bir bütün olarak neye hizmet ettiğini göstermektedir.

Yorum yaz