ŞAFAĞA DEĞİN PENCEREMDE YAKTIĞIM BİR MUM

ŞAFAĞA DEĞİN PENCEREMDE YAKTIĞIM BİR MUM

14 Ocak

 

Erkenden kalktı. Her günkü alışkanlıkla başörtüsünü gelişi güzel başına attı. Dilinde son dönemde okuduğu kadınların şiirleri, camın önüne gitti, perdeyi çekti. Hava henüz karanlıktı. Pencerenin kanadını açtı. Kollarını pervaza dayadı, ayağının altındaki kente baktı.    Kent solgun beyaz, sarı, yer yer ise kırmızı, mavi ışık demedi altında uyuyordu. Sokak lambalarının yaydığı ışık, binalarla göğün arasında gri bir bulut tabakası oluşturmuştu. Sokaktan geçen karaltıyı görür görmez kollarını çekti, başörtüsünü kontrol etti. Kocasının ve kayın babasının hemen dönmeyeceklerini anımsayınca derin bir soluk aldı.

İki gün önce bu saatlerde hacca gitmişlerdi. Kapıya kadar yolcu etmişti onları. Eşi ve kayın babası,

“Allah’a emanet,” demişlerdi.

“Güle güle,”deyince başlarını çevirdiler, karanlığın içinde iki sivri bıçağa döndüler. Tespih böceği gibi tortop oldu, beyaz giysileri içinde, cennete gidercesine yürüyen ikisi karanlıkta silinene kadar.

Yeniden kollarını pervaza dayadı. Üçüncü yılına giren evliliklerini, kocasını düşündü. Kocasının yüzünü bir hilal ay gibi dolaşan İnce sakalını başındaki başörtüye benzetti. İçine söylendi, “Yumuşak biriydi, bakışları da öyle. Bana çok iyi davranırdı. Bir yıl önceye kadar öyleydi.”  Ela gözlerini kıstı, ince uzun yüzünü buruşturdu, karşısında biri varmış gibi,

“Biz birbirimizi nasıl seviyorduk,” dedi.

Cevabını kocasıyla geçirdiği zamanlarda aradı.

“ Akşamları yemek masasını kurarken, kaldırırken hayran hayran beni izlerdi.  Tabağına yemek, bardağına çay doldururken yüzü titrer, gözleri üzerime yapışırdı. Diline taşımayı küçüklük saydığı teşekkür sözcüğü bakışlarında donuklaşırdı. Yüzünde hareketlenen ilgi bakışlarından yitmesin diye hizmetten kusur etmezdim.”

 “Katlanamaz yanlara dökülmüş saçlarla ulu orta dolaşmama. Başımı kapalı ister. Oysa akşamları, yatak odasına çekilince durum farklılaşıyor.  Omuzlarıma yaydığım güngörmez saçlarımı parmaklarıyla dakikalarca okşar. Bedenimi hayranlıkla inceler. Sanki bu saatler için kapatırım başımı ve beden hatlarımı. Dili çözülür, bedenime olan ilgisi sözcüklere dönüşür: ‘Sen her şeyinle harikasın ve benimsin.’  Bu sözlerle gevşer, kollarına sererdim kadınlığımı.

 “Önceleri bu davranışları, sözleri beni pek sevindirirdi. Kocamı mutlu etmekten başka ne isteyebilirdim ki? Onun ‘her şeyi’ olmak için daha fazla çaba içine girdim. Yaptıklarımdan iç rahatlığı duyuyordum.

Oysa mutluluk oyunu oynayan iki büyük çocuk gibiymişiz.

 Oyunumuz, arkadaşımın şair kadınları hayatıma katmasına kadar sürdü. Şair kadınların şiirlerini, yaşantılarını okuyunca içime bir kurt düştü. Bu kurt sokağa taşıdı beni.  Kadın dernekleri, kütüphaneler derken hem sosyal biri hem de kitap kurdu oldum çıktım. Okudukça, sosyal yönüm geliştikçe eşimle ilişkimden gariplikler ve giderek yanlışlıklar görür oldum. İç sorgu başlamıştı. Kendime en çok sorduğum soru şuydu,

“Ben neresindeyim bu evliliğin. Günlerce bu sorunun cevabını aradım…”

Durakladı. Gün ağarmıştı. Başını kaldırdı, şafağı, Anna Ahmatov’un şu dizeleriyle karşıladı,

“Şafağa değin penceremde yaktığım bir mum

Ve çekmiyorum özlemini kimselerin

Ve bilmek de istemiyorum

Nasıl öpüldüğünü sevgililerin.”

“Ne kadar yalın yazmış, bir kadının iç dünyasını. En azından benim gibi birinin.”

“Evet şair kadınlar bana sordurdu, “Neresindeyim ben bu evliliğin?” Onların sorusunu yanıtsız bırakmadım. Sevmek, paylaşmak karşılıklı olmalıydı. Mademki sevgi iki kişilik paylaşımda karşılıklı olmalıydı. Bunun üzerine kocamın her hareketini bir onun, bir de benim açımdan irdeledim. Soruma noktayı koymadan önce şöyle düşündüm: Sevgi hizmet, sevişmek de kendini erkeğin kollarına bırakmak değildir. Çıkarımlarımı kendisine açtığım gün kocamı görmeliydiniz. Her zaman uyuyan bir güzele bakmaya alışık gözleri, yüzünün ortasında alevle tutuşan iki şimşeğe dönüştü. Ona benliğimi her anımsatışımda gözleri uysallığını bozdu. Dahası yumuşak davranışları sertleşmeye başladı. Artık onun ne istediğini iyi biliyordum. Aramızdakinin de sevgi olmadığını. Buna karşın iki gün önceye kadar farklı bir davranış geliştirmeyi göze alamadım.”

Gün batımına kadar kendiyle ve şair kadınlarla söyleşti. Güneş el etek çekince, bahçeye bakındı. Akşamsefaları gülücükler saçıyordu. Yapraklarına rengarenk tokalar takmışlardı. Elini başına götürdü, başörtüsünü sıyırıp yere fırlattı. Büyük bir yükten kurtulmuş, içi rahatlamıştı. Akşamsefaları gibi gülümseyerek güvenle söylendi:

“Seven kendisinin kılmadan sevmeli. Eğer sevecekse, içimden serpilip gelişen benimi tanımalı, saygı duymalı. Böylesine, karşılıklı bir sevgiyi kabul eder mi? Varlığımı insan olarak kabul ederse neden olmasın, denemeliyim. Üç gün sonra ikisi birlikte gelecekler. Kocamı başı açık karşılayacağım. Yüzünü belki de ilk ve son kez olarak,  ellerimin arasına alıp, çekinmeden, isteğimce öpeceğim. Davranışlarımdan pek hoşlanmayacağını biliyorum. Ama artık kendim olmalıyım.” Bu düşüncelerle içi titredi, olacaklardan gece gibi korkuyordu. Aklına gelen bir şarkının şu dizeleri döküldü dudaklarından:

“Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu.

Derdim bana arkadaş bugün de akşam oldu.”

 

 

 

 

Yorum yaz