Şeyleşen insanlık (golge)

Şeyleşen insanlık (golge)

08 Şubat

1 Haziran 2009

Şizofrenik, parçalanmış yaşamlar. Parçalandıkça hiçleşen, amaçsızlığa sürüklenen ve çokça da çıkışsızlıkla uçurumun dibinde son bulan… Yaşama dair hiçbir beklentisi, umudu olmayan, takvim yapraklarının renksizliğinde yaşayan insanlar. Geleceksizliğe kurulu saatlerin belirsiz bir ana doğru ilerleyişi. Giderek artan bir “hiçbir şey yolunda gitmiyor” düşüncesi. Zamanın acımasızca akıp gidişi, yaşamın çalınışı bir çırpıda.

Acılar ve kayıplarla dolu bir yaşam. Bıkkın ve yorgun bir bekleyişle, geçen zamanı tutma ve unutma çabası.
Kalabalık içinde yalnızlık, ev ile iş arasına sıkışmış yaşamlar. Ayakların tüm bu karmaşadan kaçmak için çaresizce çırpınışı, yine de kentin karanlığı içinde kayboluşu insanların.

Birbirinden habersiz yaşayan insanlar. Birbirine değmeyen gözler, eller, kalpler. Hiç kimseler giremesin diye kapılardan önce kalplere sonsuzca vurulan kilitler.

Aşkta bile birleşmeyen, birbirine teğet geçemeyenlerin derin hüznü. Bir artı birin bu yüzden her zaman iki olduğu, x ve y’ninse hiçbir zaman z olamadığı en tuhaf hal.

Burkulmuş ya da kendi burktuğu kalbiyle kabuğuna çekilmiş yaşamlar. Issız adaya düşmesine gerek kalmadan ıssız adamlar olup en vahşi halini arayan insanlık. Kapitalizmin çöplüğünden beslendikçe çürüyen, çürüdükçe insanlığından uzaklaşan tuhaf yaratıklar.

Umutsuzluk, çaresizlik, geleceksizlik içinde boy veren sevgisizlik ağaçları.. Yanyana ama yalnız, yakın görünse de alabildiğine uzak, birbirine yabancı, vurdumduymaz bireyler… Birbirinin duygu, düşünce, ihtiyaçlarına kayıtsız… Sürekli bir gerilim ve çıkışsızlık içinde…

Gerçeklikle bağını koparmış, sanal alemde yaşayan bireyler. Her şeyden elini eteğini çekmiş ruhsuz bedenler…
Farkındalık-sızlığın vardığı son aşama: Bakar kör olma hali…

Seyircileşme, güçsüzleşme, düşkünleşme… Değer yitiminin hızlanarak bizi çıldırma noktasına getirişi… Yozlaşma, yoklaşma ve çürüme… Örümcek ağlarıyla sarıldıkça yoğunlaşan bir “Ben ne yapabilirim ki” duygusu… Çürüyen şeyle birlikte çaresizliğin ilmek ilmek örülüşü… Gözlerimizi kapattığımız yerde bitmek bilmeyen bir umutsuzluk çölü.
Bir damla suya hasret bırakılanların korkunun krallığı önünde diz döküşü… Ve insanlığın içindeki korkuyu dışarı salarak kendi yalancı aynalarını yaratıp büyütüşü ama kendisinin zavallıca küçülüşü…

İnsanlar dünyasının yerini alan metalar dünyasında nesneleşen, şeyleşen insanın halleri bunlar!
Nesneleşme, şeyleşme, yani yabancılaşma… Kişinin ürettiğine, doğaya, kendine ve diğer insanlara yabancılaşması… Yabancılaşma; insanın yaşamın öznesi olmaktan çıkıp yaşamın nesnesi haline gelmesi, düşünsel doğasının yabancı bir varlığa ve kendi bireysel varoluşu içinde bir araca dönüşmesidir. Kendi yaşadığı dönemin tarihselliğini unutması ve ancak verili toplumun sunduğu ideallerle yetinmesidir.

İlk elden bu konudaki geleneklere bir bakalım. Önce sosyolojik düşünce geleneği. Durkheim’in normsuzluk ya da normların geçerliliklerini yitirmeleri olarak tanımladığı anomi, ampirik sosyolojide kabul edilen yabancılaşmanın temel unsurlarından. İşbölümü sorunsuz bir tarzda işlediği sürece bireyler kendi paylarına düşen düzenden hoşnutturlar. Apansız toplumsal yoksullaşma ya da zenginleşme anlarında toplumun bireyin tutkuları üzerindeki denetimi azalır, dengeler bozulur. Hızlı değişmeler belli bir dönem varolan toplumsal gerçekliği alt üst eder, eskileriyle çelişen yeni değerler ortaya çıkar, amaçlar ve davranış biçimleri de belirsizleşir. Durkheim, düzenbozumu ya da anomiyi “tutkuların tam da daha disiplinli olmaları gereken bir anda daha az disiplinli olmaları” olarak tanımlar.

George Simmell, insanın bütünlüğünü tehdit eden para ekonomisine dayalı modern kültürün gelişmesinin kaçınılmaz sonucu olarak görür yabancılaşmayı. Makine, insanın işinin giderek artan bölümünü üstlenir ve bütünselleşirken insan bütünlüğünü yitirerek makinenin bir parçasına indirgenir ve kişiliğiyle hiçbir ilişkisi olmayan işleri gerçekleştirir. Bu da insanın nesnelere, yani kültürün içeriğine yabancılaşmasını getirir. Nesneleşen kültür genişlerken bireyin kültürü yoksullaşır. Böylece mekanize üretim ve kitlesel tüketim sonucu insanlar arası ilişki nesneler arası ilişki haline gelir.

Weber’e göre ise toplumsal düzendeki rasyonalizasyon ve formalizasyon eğilimi karşısında, kişisel ilişkiler azalırken kişisel olmayan bürokrasinin gücü ve önemi artar. Eski ve geleneksel değerlerle bağını koparan modern insan, yeni rasyonel ve bürokratik düzende hiçbir şeye güvenmez, her şey karşısında inançsızdır.

Psikanalitik yorum. Fromm tanımlamasını toplumsal karakter üzerinden yapar. Bireye çocukluktan beri aktarılan ve temel işlevi verili toplumun sürdürülmesini sağlamak olan toplumsal karakter; aynı kültürün bireylerinin çoğunluğunca paylaşılan ortak özelliklerdir. Toplumun üretim ve bölüşüm ilişkileri, insanın temel ihtiyaçlarını karşılayacak tarzda örgütlenmediğinde işte bu karakter yabancılaştırıcı bir rol oynar. Kendini dünyanın yaratıcısı olarak görmeyen, edimlerine boyun eğip tapınan yabancılaşmış birey; kendisiyle ve dünyayla üretken bir ilişki kuramaz. Yabancılaşan birey pasif, boş, korkak ve izole edilmiş bir hale gelir. Bu durum dinde, lider kültüründe ve tüketim toplumlarında ortaya çıkar. Kendini, kendi olarak değil, toplumsal rollerine ve etkinlik alanlarına göre tanımlayan modern insanın özgürlük ve mutluluk kaynağının tek ölçüsü ‘arzu edilen her şeyi alabilmesi’ne, yani tüketime indirgenmiştir. Fromm, insanın kendini bir putperest haline getiren yabancılaşmadan insani bir içeriğe sahip olan sevgi aracılığı ile kurtulacağını söyler.

Herbert Marcuse’a göre teknolojik gelişme üretim gereçleri ve toplumsal kontrol mekanizmaları karşında bireye belirli bir düzeyde özgürlük kazandırırken diğer yandan insan varlığını derin bir baskı altına sokar. Kitle iletişim araçlarının da etkisiyle birey dış dünyayla ilişkilerinin bilincine varamayan ancak yönetenlerin istediği şeyleri, istediği ölçüde, istediği yer ve zamanda tüketen bir robot haline gelir. Böylelikle modern sanayi ve tüketim toplumunda gerçek ihtiyaçlarının yerini yapay ihtiyaçlar almış, toplumsal yapı karşısında eleştirelliğini yitirerek ona boyun eğmiş, yabancılaşmış, tek boyutlu insan çıkar karşımıza. İnsanın yabancılaşmasının bir belirleyeni tüketim normları ve bunların bireyce içselleştiği ideolojik ortamsa, diğeri de teknoloji ve üretimin örgütleniş tarzıdır. Teknolojinin hızla gelişmesiyle el emeğinin yerini büyük oranda makine alır, işin mekanikliği işçiyi makinenin bir eklemi düzeyine indirger, böylece işçi sınıfi fonksiyonunu yitirerek köleleşir.

Frankfurt Okulu’nun öncülerinden Max Horkheimer’e göre Aydınlanma döneminde akıl, burjuvazinin yönlendirmesiyle düşünsel köklerinden kopartıldığı için araçsallaşmıştır. Araçsallaşan bu akıl, teknik ve teknolojinin de yardımıyla insanlar tek boyutlu hale gelmiştir. Böylelikle dünyanın büyüsü çözülmüş ve yaşam mekanikleşmiştir.

Adorno, meta üretiminin analizine dayanan Marx’ın fetişizm kavramını popüler kültürün tüketimine dek genişleterek bu kültürün eleştirisini yapar. Ona göre popüler kültür, sanki tüketicinin kendisi için üretilmiş bilincini uyandırır ve sürekli reklam yoluyla yalancı bireyciliğe dayanan meta tüketimini yaygınlaştırır. Adorno bireylerin şeyleşmesi, yabancılaşması ya da ‘hiçleşmesi’nin nedeni olarak gördüğü modern yaşamla birlikte insani ilişkilerin metalar arası ilişkilere dönüştüğünü söyler. (İnsanlığın sanayi cehennemi olan modernlikte, bölünüp yalnızlaşan ve bu yalnızlıklarına çözüm bulmak isteyen bireyler sığınacak bir yer arar ama bulamaz. Çünkü bireylerin bedenleri de dahil olmak üzere her yer kuşatılmıştır.)

“Ortaçağ toplumu, Tanrı ve Şeytan üzerinde dengelenirken, bizimki tüketim ve onun kınanması üstünde dengesini bulmaktadır” diyen Baudrillard yabancılaşmayı “Şeytanla Anlaşma” olarak niteler. “Prag Öğrencisi” ve “Gölgesini Yitiren Adam” filmleriyle de bunu anlatmaya çalışır. Toplumsal gerçeklik ve rasyonellik ilkesinin, güneşin doğuşuyla yok olan hortlak gibi buharlaşıp uçtuğunu söyleyen Baudrillard’a göre enformasyon ve medyanın çoğalmasıyla birlikte toplumsallık yok olmuş ve bir kitle haline gelmiştir. Bu kitleler gerçeklerden ziyade imaj ve taklitlerle ilgilenmektedirler.

Ampirik sosyolojinin en etkili temsilcisi Melvin Seeman yabancılaşma unsurlarını 5 grupta inceler.

Bireyin yaşamını etkileyen koşullar üzerinde etkin olamaması ya da denetim kuramaması anlamında güçsüzlük.
Bireyin eylemlerinin kendileri için anlaşılır olmaması, eylemlerle genel amaçlar arasında bağlantı kuramaması, neye inanacağına karar verememesi anlamında anlamsızlık.

Durkheim’in anomi tanımından hareketle araçların yetersiz ve beklentilerin de yüksek olduğu durumda kuralların etkisini yitirerek bireyin hedefine ulaşmak üzere toplumsal olarak onaylanmayan davranışları göstermesi anlamında normsuzluk.

Aydınların çokça yaşadığı bir durum olarak toplumun yüksek değer verdiği şeylerin birey açısından herhangi bir değer taşımaması durumunda bireyin toplumun hedeflerini reddetmesi ve yalnızlaşması anlamında yalıtılmışlık.
Verili davranışın kendisinin dışındaki ödüllere bağımlılığı, bireyin eylemlerinin kendi başına bir doyum kaynağı olmaktan çok kendi dışındaki doyumlar için bir araç durumuna gelmesi anlamında kendine-yabancılaşma.

Yabancılaşma düşüncesi içinde diğer bir gelenek ise, yabancılaşmayı insanın başka insanlara olduğu kadar, kendisine, kendi benine aykırı düşmesi diye tanımlayıp bireyin gerçek beninden, özünden ayrı düşmesinin ise onun başkalarının isteklerine göre eylemesi, rahatını bozmamak istemesi, toplumsal kurumların baskısından kurtulamaması, sorumluluktan kaçması, dışarıdan yönlendirilmesi şeklinde tezahür ettiğini söyleyen varoluşçu gelenektir. Kierkegaard, Heidegger, Camus ve Sartre gibi düşünürlerin yer aldığı bu gelenek içinde, nesnel bilgi karşısında öznel hakikatin önemini vurgulayan Kierkegaard’a göre,yabancılaşmanın temel problemi, anlamsızlığın ve umutsuzluğun hüküm sürdüğü bir dünyada, insanın kendi benine anlam yükleyebilmesi, kendi özüne ilişkin olarak uygun bir kavrayışa ulaşabilmesidir. Yabancılaşmayı aşma ancak inancın sıçrayışıyla, Tanrı’ya yönelmek suretiyle mümkün olabilir. Buna karşın, Sartre ve Camus gibi varoluşçularda ise yabancılaşma, anlamdan ve amaçtan yoksun bir dünyada söz konusu olan doğal bir durum olup varoluşun saçmalığının bir sonucudur. Yabancılaşmayı aşmak da, yaşamın anlamsızlığını içtenlikle kabul edip kişinin özgür ve etkin seçimlerle kendini yeniden yaratmasıyla söz konusu olur.

Nietzsche’de Tanrı’nın Ölümü krizi, aslında tüm anlamlardan soyutlanmış insanoğlunun nihilizm bataklığına saplandığına ve bu nedenle de kendine yabancılaştığına bir göndermedir. Bu sebepledir ki Nietzsche’nin sıklıkla kullandığı decadence kavramı Latince kökenli olup “decadere”den gelir ve anlamı da yozlaşma, yabancılaşma, çürümedir. Nietzsche’de “hiçliği benimsemiş sürü insanı ve üstinsan” olmak üzere iki tür insan vardır. Sürü insanı hiçliği benimsemiş olan toplumun üyesidir, değer üretemez, sahip olduğu değerler ise yozlaşmıştır. Bu bağlamda o varlığını yadsıyarak kendisi dahil her şeye yabancılaşmıştır. Sürü insanının, dolayısıyla da yabancılaşmanın panzehiri ise üstinsandır.

Yabancılaşmanın kökü Grekçe’de kendinden geçme, benliğin dışına çıkma anlamına gelen ‘alloiosis’tir. Felsefe tarihi içerisinde yabancılaşma kavramını kullanmamış olsalar da, ‘idealar kuramı’ ile varlığı ideal ve zahiri olarak ikiye ayıran Platon’u; yeni-Platoncu olarak nitelenen ve sudur öğretisini ileri süren Plotinos’u; Plotinos’tan etkilenen Aziz Augustinus’u; Aristotales’in yanısıra, Plotinos etkilerini de taşıyan, ‘zorunlu varlık- mümkün varlık’ anlayışıyla olup biteni ilk varlıktan diğerlerinin sudur edişiyle açıklayan Farabi’yi de yabancılaşma yaklaşımı çerçevesinde değerlendirebilmek olasıdır. Fakat, felsefi anlamda ‘yabancılaşma’ kavramını ilk ve en açık şekilde kullanan Marksist geleneğin öncülü Alman idealizmin temsilcilerinden Fichte ve Hegel olmuştur. Fichte’de “salt ben”in, “salt bilinç”in yabancılaşması ve buna uygun olarak, “salt ben”in “deneysel ben” ile olan ilişkisi sorunu şeklinde ortaya çıkmıştır. Hegel’de yabancılaşma kavramı, hem ayrılma hem de bütünleşme hallerini içerir. Hegel’in asıl katkısı yabancılaşmayı düşünceyi aşan ve öteyle bütünleştiren bir hal olmaktan çıkartarak yeniden düşünce alanına, dolayısıyla insani alana taşımasıdır. O ana kadar teolojik şekilde açıklanan yabancılaşmanın Marx öncesi ayakları üstüne basmasını sağlayan bu anlamda Hegel olmuştur. Yabancılaşmayı ontolojik bir olgu olarak değerlendiren Hegel’e göre yabancılaşma; aynı insanın, özne (yani kendini gerçekleştirmeye çalışan yaratıcı insan) ve nesne (yani başkaları tarafından etkilenip yönlendirilen insan) olarak ikiye ayrılışının sonucu olup dil, bilim, sanat gibi insanın kendi yaratıları ona yabancı nesneler haline geldiğinde ortaya çıkar. O, yabancılaşmayı tinin tikel bireyselliğini kurmak ve özsel karakterini oluşturmak için gerekli, ancak aşılması gereken bir süreç olarak değerlendirir. Tinin yarattığı dünya (tarih ve doğa) kendisine döndükten sonra benlik var olabilecektir. Hegel, bu durumu “yabancılaşmanın yabancılaşması” olarak tanımlar. Yani Hegel’de yabancılaşma süreci, tekil tinin kendi farkındalığı içinde yeniden bütünleşmek üzere kültürel olarak varedilmiş idea olan toplumsal tözden ayrılması, bireyselleşmesidir. Gördüğümüz gibi Hegel’de her düşünce, kendini ortaya koyabilmek için kendini nesneleştirip kendi dışına çıkarak kendine yabancılaşır. Bu yabancılaşmadan kurtulabilmek için de yaratıcılığını ortaya çıkardığı ürünler oranında kendisiyle ilişkiye girer, onları özümler. Bu anlamda Hegel’de yabancılaşmaya olumlu bir anlam yüklenmiştir. (Bireysel öz-bilincin derinleşerek gelişmesi , her bir kişinin kendi başına değerli olmasını ve bu değere saygı duyan bir toplumsal düzenin doğmasını sağlamıştır.) Hegel, din alanında Lutherci reformları, siyaset alanındaysa Fransız Devrimi’ ni yabancılaşmanın olumlu bir yöne evrilmesinin örnekleri sayar. Tarihin ilerlemesi Hegel’de yabancılaşmaya bağlanmıştır diyebiliriz.

Hegel’den sonra yabancılaşma olgusunu Feuerbach “insanın kendi yarattığı tinsel güçlerin yabancı olarak insanın kendi karşısına dikilmesi’ şeklinde dinsel içerikte ele alır. Ona göre yabancılaşma, insanın kendi içindeki özü keşfetmeden önce kendi dışına yansıtma halidir. İnsan, yabancılaşma durumunda kendini yalnızca var olmamakla kalmayıp yaratılmamış da olan kurmaca bir özle ilintilendirir. Feuerbach’a göre yabancılaşmanın sahip olabileceği tek olumlu yön, insanın özünü dışında aramasından sonra içinde aramaya yönelten bir ara evre özelliğindedir. Birer yabancılaşma olan din ve tanrı imgesi, insan için bir büyütme aynası görevini üstlenmiştir. Din aslında insanın temel istek ve güçlerinin bir yansıması, Tanrı’ya atfedilenlerse insanın kendi nitelikleridir fakat o bunların kölesi konumuna düşerek yabancılaşır. O halde insan, dışarıya yansıttığı özsel niteliklerini kendinde topladığında yabancılaşmadan ve köle olmaktan kurtulur.

Ve nihayet Marx, Hegel ve Feuerbach’ın eleştirisini yaparak yabancılaşmayı ayakları üzerine diker. Marx’a göre yabancılaşma, insani ürünlerin insanı boyunduruğu altına alan karşıt güçlere dönüşmeleridir. İnsan, tarihsel süreçleri ve toplumsal yasaları bilmeden yaratmaya çalıştığı maddi dünyasını durmadan zenginleştirdiği halde kendisini maddi ve manevi açıdan yoksullaştırır ve sonuçta kendine yabancılaşmış ve insan olmayana dönüşür. Marx erken yazılarında iki tür yabancılaşmadan söz eder. Bunlardan ilki, doğadan kopuş anlamındaki yabancılaşmadır. İnsan, doğadan koparak toplumsal alanda kendine ikinci bir doğa kurmak anlamında, doğaya yabancılaşır ki bu, insan oluşu açıklayan niteliğiyle olumlu bir yabancılaşmadır ve zorunlu bir süreçtir. İkinci yabancılaşma ise, kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmadır ki bunun sonucu insan kendi doğasına yabancılaşır.

“Yabancılaşma üretimin yalnız sonucunda değil, üretim ediminde de görülür- yani, üretici etkinliğin kendisinde. İşçi daha üretim ediminde kendini kendine yabancılaştırmasaydı, kendi etkinliğinin ürünü karşısında nasıl yabancı kalabilirdi?’ şeklinde soran Marx’ın insanı hayvandan ayırt eden etkinlik olarak gördüğü emek etkinliği, insan doğasını karakterize eden özgür ve bilinçli emek, kapitalist toplumda özgür ve bilinçli olma niteliklerini yitirir. Çünkü işçi yaşamını devam ettirebilmek için sahip olduğu biricik gücü, kendi emek gücünü kapitaliste belli bir ücret karşılığı satmak zorundadır. Bu zorunluluk onun emeğinin özgürce gerçekleştirilen bir etkinlik olmasını engeller. Ayrıca, işçinin emeği artık bilinçli bir etkinlik olmaktan çıkar; işçi üretimin küçük bir parçasına indirgenir ve emek etkinliği onun kendi egemenliği altında gerçekleşen bir etkinlik olmaktan çıkar. Emek, işçinin dışında olduğunda, o artık yabancılaşmış emektir. Yabancılaşmış emek; doğadan kopmuş, kendisini unutmuş işçinin emeğidir. Emek, bir anlamda bireyin kendini gerçekleştirmesi ve yaratmasıdır. Yaratı ve emek, birbirinden ayrı düşünülemez. Yaratıcılığını kullanamayan işçi kendini gerçekleştirmez, zihinsel olarak alçalır ve kendine yabancılaşır. Tüm bunların sonucu emek etkinliğinde kendisini insan olarak hissetmez, yalnızca hayvanlarla ortaklaştığı alanlar olan yemek, içmek, üremekte kendisini insan olarak hisseder. Ve kapitalist sistemde işkenceye dönüşen çalışmadan zorunluluğun bittiği yerde vebadan kaçar gibi kaçar.

‘Bir kere çalışma işçinin dışındadır, yani onun özsel varlığına ait değildir. Onun için çalışırken kendini olumlamaz, inkar eder, mutlu değil, mutsuzdur, fiziksel ve zihinsel enerjisini serbestçe geliştiremez, bedenini harcar, zihnini yok eder. Onun için işçi ancak çalışma dışında kendine gelir ve çalışırken kendinde değildir. Onun için çalışması gönüllü değildir, zorla çalıştırılır.’

Üretim araçlarından da, ürünlerin denetiminden de yoksun durumda bırakılan ve üstelik kafa ile kol emeği birbirinden ayrılan işçi; emeğinin ürününe de yabancılaşır. Kendi emeğinin sonucu olan ürün, işçinin karşısında, kendisinden bağımsız bir güç, kendisine ait olmayan bir nesne, yabancı bir varlık olarak durur. Başlangıçta yaşamı kolaylaştırmak ve düzenlemek adına üretilen her şey zamanla insanı boyunduruğu altına alan efendilere dönüşür. Yani bundan böyle nesne insana değil, insan kölesi haline geldiği nesneye hizmet eder.

Marx’ta yabancılaşmanın bir başka biçimi türsel yabancılaşma adını verdiği insanın insana yabancılaşmasıdır. Marx, insanın bir tür varlığı olduğunu belirterek kendisine evrensel, dolayısıyla özgür bir varlık olarak davrandığının altını çizer. Doğa insan için hem dolaysız bir yaşam aracı; hem de yaşama etkinliğinin nesnesi ve aracı, yani insanın organik olmayan bedenidir. Yabancılaşmış emek, insanı doğaya yabancılaştırırken bir yandan kendi türüne de yabancılaştırır:’İlkin türün hayatıyla bireyin hayatını yabancılaştırır, sonra da soyut şekliyle bireyin hayatı, gene soyut ve yabancılaşmış şekliyle türün hayatının amacı yapar.’ Marx, hayvanın kendi türünün ölçülerine göre, insanın ise bütün türlerin özelliğine göre ürettiğini söyler. Fakat yabancılaşma yüzünden insanlık bu yaratıcı potansiyelini özgür bir şekilde kullanabilme şansına sahip değildir. Çünkü emek ve emeğin ürünü, bize yabancı bir şey olarak karşımıza çıkmaktadır, yani kendimize değil başka bir varlığa aittir. Marx, bu varlığın Tanrılar, doğa gibi bir şey olamayacağını bu yabancı varlığın ancak insanın kendisi olabileceğini söyler. Burada sorun işçinin kendisiyle ve doğayla olan dışsal ilişkisi şeklinde yabancılaşmış emeğin zorunlu sonucu ve ürünü, mülk edinmenin özel biçiminin gelişmiş olmasıdır. Kolektif üretilen ürün şimdi bireysel mülkiyet edinme temelinde büyük bir çelişki yaratmaktadır. Özel mülkiyet ile birlikte insanın hem kendiyle hem de doğayla ilişkisi değişmiştir. O halde insan, yabancılaşmasına kendi elleriyle son verirken aynı zamanda doğayla olan ilişkisini de dönüştürmüş olacaktır.

Gördüğümüz gibi Marx’a göre yabancılaşmanın dört ayrı görünümü vardır: Emeğin ürüne yabancılaşması. İşçinin üretim eylemine yabancılaşması. İşçinin doğasına, özüne, türsel varlığına yabancılaşması. Bireyin diğer bireylere yabancılaşması. Marx bir zorunluluk ve olumsuzluk olarak nitelediği yabancılaşma sürecini “insanın tarih öncesi”, yabancılaşmanın aşılış anını ise “insanın gerçek tarihi”nin başlangıcı görür.

Yabancılaşmanın ne olduğunu artık az çok biliyoruz. Peki ya yabancılaşmanın yaşamımızdaki görüngüleri neler, buyrun bir bakalım.

Oyunlaştırılmış yaşamdaki oyuncu…
Kapitalist sistemde bireyler arasındaki insani ilişkinin yerini çıkar ilişkisi almış ve rekabet zorunlu hale gelmiştir. Rekabet ise insanları birbirine yabancılaştıracak, düşmanlaştıracak, tüm insani ilişkileri yok edecektir. ‘Güçlü olan ve ezen kazanır’ kuralına göre oynamak zorunda bırakılan, kazandıkça insanlığından kaybederek küçülen, metaların dünyasında çıkmaza giren birey; ne beklemesi, nereye bakması gerektiğini ve neye inanacağını bilemediğinden kararsızlık içinde ve öngörüden yoksundur. Sistemin ideo-kültürel bombardımanı altında algı biçimleri, tercih ve beğenileri, ahlak anlayışı değişen, değerler erozyonuna uğrayan, kişiliği parçalanan, karmaşık ruh hali içindeki birey; bir türlü işin içinden çıkamaz. Kural tanımayan ve kendini farklı şekillerde ifade etmek isteyen birey; kimlik arayışına girer, aradığını bulamayınca da hızla bunalıma sürüklenir. Buradan yaşam anlamlandırılamaz, anlamsızlaşır ve birey de aynı döngü içinde kişilik ve karakter aşınmasına girer. Özellikle de hayalleri, özlem ve arayışları hızla değişen ve büyüyen ihtiyaçları karşılanamayan gençlik, her an patlamaya hazır bir barut gibidir fakat akacak bir kanal bulamadığında da çürümeye başlar. Tüm bunlar insanın nesneleşmesine, yabancılaşmasına yol açar. Çürüme burada asla insana ait bir nitelik olamaz ve eğer bu yaşanıyorsa özne olması gereken insan nesneleşmeye başlar.

Bireyi toplumdan ayırıp sonra da parçalayan toplumsal işbölümü nedeniyle bireyin toplumla ilişkisi doğrudan değildir. Toplumsal işbölümü ve uzmanlaşma bütün yerine parçada kalan, toplumun geri kalanına yabancı, kendi faaliyetine daralmış sözde özgür bireyler yaratır. Oysa emek ne kadar toplumsallaşırsa insan o kadar özgürlüksüzleşip toplumsuzlaşır. Birey- toplum çelişkisi şiddeti giderek artan bir gerilim şeklinde ortaya çıkar.

Bireyin hareket özgürlüğünü sınırlayan her şey düşman ilan edilir. Toplumun yok olması pahasına bireyin özgürlüğü kutsanır. Meta üretim ve ilişkilerinin genişlemesine ve derinleşmesine engel olan her türlü kurum yeniden düzenlenir. Artı- değer yasası ile birlikte emek- sermaye çelişkisi gelişir ve derinleşen çelişki her türlü toplumsal ilişkiyi belirler hale gelir. Tüketim kültürü yaygınlaşır, her şey çok erişimli/tüketimli paketler halinde satılığa çıkarılır: İnsanlar, hayaller, duygular… Metalaşmayan hiçbir şey kalmaz.

Şeyler dünyasının artan değeriyle orantılı olarak insanlar dünyasının değersizleştiği koşullarda kişisel değer de dahil her şey değişim-değerine indirgenir, sahip olma duygusu körüklenir, anlık zevklere yönelik talep artar. Şimdi ‘hisset’me ve ‘yaşa’ma zamanıdır, büyük bir hızla ayaküstü tüketip özgür olma zamanıdır. Ve ışıltıların büyüsü altında intiharlarla ödeme pahasına da olsa bonuslu renklerin çeşitliliğiyle yeni şeyler almalıdır. Karşılığı intiharlar olan kartların renksizliğinde bizlere sunulan geleceksizliğin resmi daha iyi çizilebilir mi bilinmez ama yüzeyselliğin doruk noktasında markaların tanrıkentlerinde blucinlerle, parfüm kokularıyla, tek taşlı cilveleşmelerle aşklar da tüketilir hale gelmiştir. Her şey ama her şey metalaşıp vitrinlere çıkarılırken gençlik de bu etkiye kapılıp uçuşan hayalleriyle birlikte çukurun dibine yaklaşmaktadır.

Kapitalizmin yarattığı metalar dünyasının, gençleri tuttuğu yerden sürüklediği dipsiz bir kuyudur bu. Meta fetişizmi bir örümcek ağı gibi tüm vücudu sarmakta, veba gibi büyük insanlığın yakasına yapışmaktadır. Ve gençlik, bozbulanık bir nehirde akıntıya karşı yüzmekte değil akıntıyla birlikte sürüklenmektedir. Boğulmasının nedeni su yutması falan da değil vücudunu işte büsbütün akıntıya kaptırmasıdır.

‘Yabancılaştırılmış insan, kapitalizmin ona dayattığı oyunlaştırılmış yaşamı hem oynadı hem izledi. Kapitalist iktidarın rejisörü olduğu oyunun aktörü, izleyicisi ve ‘suç ortağı’ yabancılaşmış insandı. Boyun eğen ‘insan’ tek boyutlu ve seçeneksizdi. Sahnelenen oyunla senaryonun icrası; boyun eğenlerin tükenmiş aymazlığında somutlandı. Sonuçta burjuvazi (ortak bir insan kültürü yaratmak yerine) metalaşmış kültür canavarının fetişini, köleliğini ve tükenişini yarattı. Varılan nokta yıkıcıdır. Dekorlaşan hayat, ilişkiler ve tüketilen insan(lık).’ (T.Demirer, S. Özbudun- Yabancılaşma))

Peki akıntıyla birlikte sürüklenen büyük insanlığın akıntıya karşı yüzmesi, yani direnmesi mümkün değil mi? Her hikayenin mutlu bir sonu olmayabilir belki ama bizimkinin var. Yalnızzz, bu mutlu son için biraz daha beklemeniz gerek. Siz azıcık sabredin hele.

Hiçlikten her şey olmaya
Sorunları kendi kontrolü dışında gören ve potansiyellerine güvenmeyen birey, dünyayı değiştirip dönüştürme iddiasını da kaybeder. Çaresizlik ve güçsüzlük duyguları içinde sinikleşip nesneleşir. Birey olarak hiçbir özgünlüğü kalmamıştır. O herkestir, herkes de o. Toplumsal statüsünden sıyırdığınızda geriye koca bir hiç kalır. Ruhsal çöküntü hali, tükenmişliğinin göstergesidir. Kalabalık içinde eriyen, hiçleşen, şekilsizleşen birey yaşayan bir ölüdür artık. O şimdi seyircileşmiştir, olan biten hiçbir şey onu ilgilendirmez. Ve bu şekilde insan kendine yabancılaşırken tüm diğer insanlara da yabancılaşmıştır.

Toplumsal atomizasyonla yalnızlaştırılmış, her türlü dayanışmadan yoksun bırakılmış birey; bir araya gelememenin yarattığı güçsüzlük duygusu ve insanca yaşayamamanın yarattığı gerilim içerisinde giderek öğrenilmiş çaresizliğin de etkisiyle savunma durumuna çekilerek kendiliğinden bir yaşam sürer. Yani o giderek böcekleşir. Tıpkı Kafka’nın Dönüşüm adlı eserinde karşımıza böcekleşmiş olarak çıkan Gregor Samsa gibi. Onun hikayesi, yabancılaşan insanlığın hikayesidir aslında. İçine gömüldüğü çalışma toplumunun ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçları olarak gören gönüllü kölelerin hikayesi. Başkaları için daha fazlasını ürettikçe kendi insanlığından yitirenlerin hikayesi. Bilincini yitirmiş, böcekleştiğinin farkına varamayacak kadar aciz duruma düşenlerin hikayesi. Bu öyle bir acizlik duygusu ki ne kendi kaderini, ne de diğerlerininkini değiştirebilir. Ve Samsa’dan sonra kardeşi de aynı şekilde böcekleşir.

Toplum, kapitalist işbölümü temelinde parçalanır, bu parçalanmanın arttığı oranda da bireylerin toplumsal emeği kendilerine ve topluma yabancılaşırken yabancılaşmış her bir toplumsal güç fetişleştirilerek bireyler üstü güç olarak karşımıza çıkar. Marx, tarihin farklı dönemlerinde kutsallaştırılan üç gücün, “din, devlet ve para”nın hüküm sürdüğünü söylerken son derece haklıdır. İnsan yalnızca kendi varlığının bir kısmını, Tanrı şeklinde yabancılaştırmakla kalmaz. Aynı zamanda ekonomik faaliyetlerinin ürünlerini para, sermaye şeklinde; sosyal faaliyetlerini devlet, hukuk, kurumlar şeklinde yabancılaştırır. Böylece, karşımıza çıkan kurumsal fetişizm ile bağımlılık ilişkileri bir üst düzlemden yeniden üretilmiş olur. Kendini toplumsal olarak ifade etme kanalı kalmayan birey, her şeyi kendisine yabancı ve düşman olarak algılar. Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel her türlü ihtiyacı ve bunları dışlayan yabancılaşmış toplumsallığı, yani toplumsuzlaştırılmışlığı arasında gelgitler yaşar.

İşte tam burası kapitalizmin çelişkisinin durduğu yer! Üretici güçlerle üretim ilişkileri, emeğin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin özel biçimi, büyüyen toplumsal ihtiyaçlar ile bunların sınırlı karşılanma biçimi arasındaki çelişki bu. Artan sermaye birikimiyle birlikte tüm bu çelişkiler derinleşir. Ve bir taraftan kendi mezar kazıcılarını da yaratarak kendi çelişkilerine oynar.

Öyleyse ihtiyacımız olan tam da bu çelişki temelinde, yani üretim araçlarının özel mülkiyetinin ve dolayısıyla ücretli emeğin ortadan kaldırılmasını sağlayacak gerçek bir dönüşümdür. İnsanın kendisiyle birlikte toplumu da geliştireceği üretim ilişkilerini, insanlar arası ilişkilerin bilinçli ve planlı olarak insanlar tarafından düzenlenmesinin yöntemlerini ve tüm bunları gerçekleştirecek gelişkinlikte insanı yaratmaya doğru bir dönüşüm. Metalaşmış insan ilişkisinin yerine doğal, çok yönlü, zenginleştirici insan ilişkilerini geçirecek olan bir dönüşüm. Tüm bu kuşatılmışlığı yaracak olan da, yabancılaşma ve nesneleşmeye son verecek olan da, toplum- birey ilişkisini yepyeni bir kolektivizm anlayışıyla geliştirecek olan da işte böyle bir dönüşüm.

Tüm toplumsal ilişkiler bütünü, insan faaliyetinin tarihsel sonucundan başka bir şey değildir ve işte bu yüzden onu değiştirip dönüştürecek olan da yine insanın bilinçli faaliyetidir. Ben yerine biz olma duygusuyla yalnızlıktan sıyrılan, kendine ve geleceğine güven kazanan, ufkunu genişlettikçe zenginleşen insan; özneleşme yolunda adımlarını hızla atmaktadır. O şimdi özgürlüğün yolunu açmak üzere güneşe doğru koşmaktadır. Böylece, hiçlikten her şey olmaya doğru giden yolda oyunlaştırılmış yaşamdaki tüm oyuncular artık daha fazla oynamak zorunda kalmaz. Bizim hikayemizin mutlu sonu da bu!

Yorum yaz