Stalin Kim Değildir?

Stalin Kim Değildir?

18 Eylül

Stalin’den bahsetmek için öncelikle bu bahsedişi hangi temeller üstünde yapmalıyız, tartışalım. Burada bizim temelimiz Aydınlanma sonrasında burjuva ideologlarının/felsefecilerin burjuva sınıfının menfaatleri doğrultusunda geliştirdiği “doğayı ve insanı kavrayış” olmamalıdır. En önemlisi bir insan ideasını her şeyin önüne geçiren burjuva felsefeleri ile aynı telden tıngırdamamız mümkün değil. Mutlak ve yok olmaz bir insan’dan bahseden ve aslında sistemin kendi içinde tam da bir çelişki barındırdığını bize kanıtlayan şu yüce kutsî kavramı -hümanizmi- ne kadar doğru anladık? İnsanların kafasına vura vura “insan sevgisi” diye bize ezberletilen hümanizmin, nesnesiz olarak tanımlanan (yani aslında tanımlanamayan) insan özne(?)sini ne doğu mistizminin asıl insan sevgisiyle (her ne kadar pasifist tavrıyla yine sömüren sınıfı koruyor olsa da) ne de genel anlamda bir “insan sevgisi” ile açıklaması mümkün değildir. Hümanizm insan’ı tanımlamaktan aciz bir mutlak insan kavramını gözümüze gözümüze sokarken, (mesela emperyalist bir devletin yasalarına baktığımızda insan hakları, özgürlük, hak- hukuk pek çok geçer) aslında bu idealar dünyasında sözde varlığını sürdüren mutlak insan‘ın dünyadaki karşılığının yalnızca sömürücü sınıf olduğunu görürürüz. Burjuva ideolojisinin insan sevgisi yalnızca sermaye sahipleri için geçerli bir sevgidir ve onlar insandan bağımsız bir kutsiyeti olan insan‘ı asla ne sömürdükleri ülkelerde ne de kendi ülkelerindeki işçi sınıfıyla bağdaştırırlar. Onlar açık bir şekilde “Yasalarımız sermaye sahibi kişilerin kutsiyetini korur ve asıl hünamizmimiz burjuva sınıfına olan aşkımıza dayanmaktadır. Yıllardır bir idea olarak insan kavramı diye size yutturduğumuz o şey tam da bizim varoluşumuzu pekiştiren işçi sınıfının aciz birer tesellisidir.” diyememektedir.

Buradan yola çıktığımızda “insan sevgisi” dediğimiz şeyin aynı din gibi birer egemen güç aracı, birer sömürü aracı olduğunu görürüz.
Öyleyse insan sevgisinin insanları tam anlamıyla pasifizme götürdüğü şu zamanlarda insan’a bakışı marksist bir tutumla yeniden değerlendirmeli ve “Stalin 65468798765465789784654654876515 tane insan’ı öldürmüştür.” diyen burjuva aydınlarına sormalı: Stalin’in kendi elleriyle teker teker gidip bu kadar insanı yaktığını ve hatta her birini işkencelere tabii tuttuğunu hatta ve hatta karılarına tecavüz ettiğini, ceset izlerken keyif alan biri olduğunu ve hatta bu dünyanın başına gelen her türlü doğal afetten de mistik bir şekilde Stalin’in sorumlu olduğunu düşünelim. Tüm bunları söyledikten sonra sanayi devriminden sonra fabrikalarda ölen çocuk-kadın-erkek işçileri alalım. Bunun dışında açmaza düşen köylüleri ele alalım, sonrasında sömürgeleştirilen ülkeleri ele alalım. Bu ülkelerdeki her bir trajediyi ayrı ayrı bir not defterine aynı hümanistik duyarlılıkla kaydedelim. (Koca bir doğu dünyasından bahsediyoruz. Afrika ve Asya ülkeleri… Sayıları tahmin edebiliyor muyuz?) Sonra yine dünyadaki büyük sermayelerin çıkarları için çıkartılan iç savaşları ve bunun dışında ülkeler arasındaki savaşları ele alalım. Tüm bunları tek bir dönem içinde değil, sanayi devrimi sonrasından bugüne dek gelen bir çizgide izleyelim. Her bir trajediyi, ölümü, tecavüzü, işkenceyi kaydedelim.
Ne olacak şimdi? Tüm bu trajedileri yaratan güc’ün var ettiği sınıf çelişkisinin hala daha yumuşak geçişlerle aşılabileceğini mi düşünceğiz? Safça, aptalca ve hatta bazen kasıtlıca bir pasifizm ile haykıracak mıyız? “İnsanlar ölmesin, savaşlar olmasın!” İşte sistemin biricik uyuşturucusu bu.
Geçelim bunları. Komünistleri hayalcilikle suçlayan bu insanlar önce kendi pasifist hayallerinin imkansızlığını görmeliler.
Sınıf çelişkisinin ortadan kalkmasını istiyor musunuz istemiyor musunuz? Yeni bir dünya mümkün diyor musunuz demiyor musunuz? Kırıntı değil dünyayı istiyoruz diyor musunuz demiyor musunuz? Önce bu sorulara cevap verin. Eğer sömürünün olmadığı, insanların özgür olduğu bir dünya arzu ediyorsak bunu boş bir hayalcilikle değil ancak katı bir gerçekçilikle başarabiliriz. Diğer türlü her bir hayal, sermaye sahiplerinin törpülü, yumuşatıcılı ellerine nasır tutmuş popolarımızı okşatmakla eştir.

“Stalin kimdir?” diye başladık ya bir önceki yazıda… Aslında cevap verdim bu soruya. Stalin’in ne olmadığını söylüyorum size. Stalin bir sömürücü, bir burjuva ve bir sermaye sahibi, bir konformist cani değildi.
Stalin tüm dünyadaki adaletsiz düzene karşı tek başına olan bir ülkenin yalnızca bir dönemki önderiydi.
Onu Mussolini, Hitler, Stalin sırasıyla zikredenler aslında kasıtlı bir gaflet içindeler. Şöyle ki: Artık Stalin derken aslında direkt olarak Stalin’i kastetmediğimi, bir dönemi kastettiğimi biliyorsunuz.”Kişilerin savunusu saçmadır.” demiştik. Stalin bir dönem’in adıdır sadece. Daha fazlası kesinlikle değil. Öyleyse, bir dönem olarak bahsettiğimiz Stalin’in türdeşi olarak Hitler’i veya bir başkasını saymak ne derece doğru? Sistem insanları öldüren ve öldürmeyenler olarak ayırıyorsa sistemin öldürdüklerini nereye koyacağız? İşte olayı kişilere indirgemenin faturasıdır bu. “Hitler caniydi.” Hadi oradan. Hitler miydi cani olan? Hitler kimdi ki? Bu sistemin bir ürünü, bir sefil yaratısı idi. Hitler cani’ydi diyerek Hitler’i ve yarattığı vahşeti sistemden soyutlama ve Hitler’i olmayan bir idealar dünyasında tanımlama… O bu sistemin ürünüdür, bu sistemden çıkma, bu sistemin tekrar tekrar üreticilerindendir. Peki J. Stalin kimdir? Açık olarak Hitler’in temsil ettiği sistemin karşıtıdır. İşçi sınıfının bir dönemki devrimci önderidir. Çelişkinin iki ucu… Gerçek şu: Sistem “Caniler!” diyerek hem kendi ürettiklerini hem de kendine karşı gelenleri bir araya toplayarak kendini aklıyor. Günah çıkarıyor ve hedef şaşırtıyor. “Alın işte!” diyor. “Biz suçsuzuz. Asıl caniler bunlardır. Bunlara sövün!”
Bu da insanları sınıf çelişkisinin gerçekliğinden uzaklaştırıyor ve pasifist bir sahaya sürüyor onları.

İşçi sınıfı (yani Joseph Stalin’in bir dönem temsil ettiği sınıf) iktidara gelene ve tüm burjuva aygıtlarını yok edene dek çalışacaktır.
Burjuva sınıfı (yani Hitler gibi onlarca insan var etmiş sınıf) ise buna her daim karşı duracak ve konumunu-gücünü-sömürücülüğünü korumak isteyecektir.

Bu bir uzlaşmaz çelişkidir. Biz Stalin’i ve onun dönemini anlatırken işte bunu öncüllemek durumundayız.
Sonrasında Stalin’in yaptığı hatalar elbette ki aranabilir, sorulabilir. Eleştirilebilir. Stalin bir tanrı bir peygamber ya da bir kutsal değildir. Hiçbir marksist için de böyle olamaz.
İşte bu yüzden Stalin’i savunmadan sosyalizmi savunamayız.
Kimin nerede durduğunu çok iyi ayırt etmeli ve eleştiriye öyle girişmeliyiz diyorum.

2 yorum

  1. bu yazıların devamı olsun ki okurken böylesi keyif alayım ya ben:))

  2. Harabi

    Bu tür yazılarınızı bekliyoruz… Sayfaları güncel tutmanız dileğiyle iyi çalışmalar dilerim…

Yorum yaz