Toplumcu Gerçekçi Şiirin En Genç Neferi Cihan Barış Budak Sorularımıza Cevap Verdi…

Toplumcu Gerçekçi Şiirin En Genç Neferi Cihan Barış Budak Sorularımıza Cevap Verdi…

12 Ağustos

Toplumcu gerçekçi şiirin en genç neferlerinden biri olarak gösterilen Cihan Barış Budak; 19 Ocak 1996 yılında Mersin’de doğdu. Çocukluğu, öğretmen babasının görevi nedeniyle Mardin- Mersin arasında geçti. İlk yazıları öğrencisi olduğu okulun duvar gazetesinde yayınlandı. Eleştiri-deneme yazılarını Mersin’de günlük olarak yayınlanmakta olan yerel bir gazetede sürdürüyor. Şiire tutkun olan Budak genç yaşta başlayan edebiyat tutkusunu, şiirle devam ettiriyor. Şiirleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandı. İlk şiir kitabı 2009 yılında “Yitik Düşlerin Ardından” adıyla Etki Yayınları tarafından yayınlandı. Şiirleri Azerice ve Bulgarcaya çevrildi. “Sesim Boğuluyor Denizlerde” adlı ikinci şiir kitabı Mart 2011’de Etki Yayınları tarafından yayınlandı. Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği üyesi olan Budak, Mersin Eyüp Aygar Anadolu Lisesi’nde okuyor. Cihan Barış Budak’la ‘Yitik Düşlerin Ardından’ adlı kitabını konuştuk.

 

Cihan Barış Budak’ın kitaplarına baktığımızda toplumsal gerçekçi şiiri gözlemliyoruz. Neden toplumsal gerçekçi şiir?

Cihan Barış Budak şiiri, ezilenin ve sömürülenin yanında olan bir şiirdir. Bu şiir popüleriteden ve içi boş sloganlardan uzak; aşkın, mahzunluğun ve isyanın koyun koyna yattığı bir şiirdir. Bunun yanında pısırıklaşmış bir topluma ışık tutmaya çalışarak isyanı kalbe yerleştirme, her an mazlumun yanında olup onun yarasına derman bulma çabası barındıran ve ucuz duygu avcılığından uzak, insana ve hayata karşı sorumluluğunun olduğunu bilen insanların kendisini bulabileceği bir şiiridir. Ancak şiirle insanların kanayan yüreklerini sarabilirsiniz. Bir halkın kabuk bağlayan yarasına ancak şiirle mehlem olabilirsiniz. İşte, bunun için içinde toplumsal gerçekçilik barındıran şiirlerle yaşamak istiyorum. Kendimi bu şekilde daha temiz ve onurlu hissedebiliyorum. Gerçek şiir bu temeli barındırabildiği sürece yaşar.

 

On üç yaşında Yitik Düşlerin Ardından adlı şiir kitabın yayınlandı. Ardından on beş yaşında yeni yayımlanan ikinci şiir kitabın Sesim Boğuluyor Denilerde okuyucuyla buluştu. İki kitabı genç yaşta yazı hayatına sığdırmak nasıl bir duygu?  

Bir evli çifte bakalım. İki sene üst üste çocukları oluyor. İkinci çocuğun dünyaya erken geldiğini düşünür çoğu insan. Oysa aradan uzun bir süre geçtikten sonra iki çocuğun da dünyaya kattığı farklı fakat güzel şeyler olur. Ama iki çocuğu ardı ardına doğuran annenin sağlık bakımından olumsuz etkilenmesi büyük ihtimal taşır. İki kitabın da ard arda yayınlanmasındaki olay aynen bu şekildedir. Aradaki sürede isteseydim on tane de şiir kitabı yayınlatabilirdim. Açıkçası ikinci kitap için beklemeyi de düşündüm fakat kendi içine sığmayan şiirler bunlar. Bıraksam belki de bu şiirlerin sesleri gerçekten bir denizde boğulacaktı. Kitap yayınlandıktan sonraki eleştirileri de göz önünde tutunca yanlış bir iş yapmadığım konusundaki fikrimi kesinleştirdim. Annenin sağlığı olayına gelirsek; yüreğim ve belleğimde çöküntü yaşadım fakat bu şiirleri okudukça onardım kendimi. Tıpkı bir annenin çocuğunun büyüyüşünü gördükçe yeniden doğmuş gibi olmasına benzer bu olay…

 

Kitaplarına baktığımızda popüler kültüre karşı sağlam bir duruş görülüyor. Ülkede ya da dünyadaki politik durumların, olumsuzlukların Yitik Düşler Ardından adlı kitabına nasıl yansıdığını biraz açar mısın?

Piyasada zaten birçok şair, müzisyen, ressam veya heykeltıraşın değer taşımayan sadece popülerlik için üretilen içi bomboş yapıtları bulunmakta. Bunu yapmak kolay bir şey zaten. Ben bunu istediğim gibi yapabilirdim medyanın, para babalarının veya yalnızca boşlukta yaşayan bir halkın bana kattıklarıyla. Ama benim istediğim şey daha dolu, her şeyin farkında ve bu sorumlulukla yaşayan, olup bitenleri sorgulayabilen bir halk yaratabilmek ve onlar için şiir yazmak, sanat yapmak. Bu anlamda çabam Erdal Eren’lerle, 2 Temmuz 1993’de yakılan Can’larla, 12 Eylül 1980’de asılan ve işkence çeken benim görmediğim yoldaşlarımla, aynı yolu paylaştığım, onların izini sürdüğüm insanlarla ve belleğimdeki yaraları, aydınlık yüzlere ulaşma çabamı bilerek beslenmektedir şiirim. Böyle olmadığı müddetçe başta onurumu kaybetmiş olurum!

 

Yaşadığımız dünyanın gidiş hattı ve sorunları senin şiirlerine nasıl yansıyor?

Yaşadığımız dünyanın sorunları gencecik yaşta idam edilen, darağacında hala izleri kalan üç fidanla yansıyor. Mustafa Suphilerin Karadeniz’de denize karışan kanlarıyla yansıyor. Ülkemin kara bulutlarıyla, kurşunlarıyla yansıyor. Ayrıca çocukların, özellikle Uğur Kaymaz ve Ceylan’ının katledilişine seyirci kalan bir toplumu seyretmekle yansıyor. En çok da Hrant’ın katiline “yiğit” denmesiyle, Düşleri Yıkık Bir Çocuk şiirimde yazdığım Mardin’in Bilge Köyü’nde öldürülen 45 canla yansıyor…

 

Yitik Düşlerin Ardından adı kitabında, Düşleri Yıkık Bir Çocuk adlı şiirin bende iz bırakan şiirlerinden biridir. Biraz açar mısın şiiri ve konusunu?

Mardin benim çocukluğumun geçtiği, büyüdüğüm coğrafya. Ben Mardin’de daha çocukken kardeşliği öğrendim. Hıristiyan arkadaşlarımla Paskalya’da renkli yumurtaları tokuşturuyorduk. Ermeni arkadaşımla beraber öğlen bizim evde annemin yaptığı yemekleri yiyorduk. Yahudi arkadaşımla akşam yıldızları seyrediyorduk. Süryani arkadaşımla Ramazan Bayramı’nda şeker topluyorduk. Yani Mardin daha ben çocukken barış içinde bir arada yaşamayı öğretti bana. Bu kardeşliğe savaş ya da dökülen kanlar yansıyınca kalbimin tam ortasında bir şeyler yanıyor, bir şeyler batıyor, canım sızlıyor, yüreğimden yaşlar akıyor. Bu olay Muğla’da geçmiş olsaydı yine yazardım fakat Mardin’de geçmesi ayrı bir iz bıraktı bende. Bilge Köyü’nü Haziran 2010’da gördüm, gezdim. Orada öldürülen o canların mezar taşlarını, küçücük çocuk bedenlerinin olduğu mezarları gördüm. İçim kanadı. Kanayan yüreğimle, o coğrafyada soluduğum havanın sorumluluğuyla yazdım bir şiir bu!

 

Duygu dolu düşüncelerini aktardığın için öncelikle teşekkürler. Yine Yitik Düşlerin Ardından adlı kitabına dönelim. Asmin… Neden Asmin? Biraz açar mısın bu şiiri?

Belli başlı kelimeler var, benim çok hoşuma gider bu kelimeler… Tabiî ki sevdiğim kelimelerin anlamlarını da bilmek zorundayım. Asmin de o çok sevdiğim kelimelerden birisi. Kattığı anlamsa dağda yetişen, çok güzel görünüme sahip bir çiçek… Tabi biraz da hırçın bir çiçek… O dönem bir kızı seviyordum ve “Asmin” diyordum onun için… O’nu halkın soluğu, düşleri, geleceği gibi seviyordum… O kızdan ayrılmıştım. Daha doğrusu hiç beraber olmamıştık ama ben onu seviyordum ve artık onu göremiyordum. Onun izini parklarda, sokaklarda arıyor ve görüyor gibiydim. Bu anlamda Asmin benim haykırış şiirimdir. Bu şiir de yine asiliği, insanlarda olmayan ve olmasını çok istediğim isyanı, haykırışı barındırıyor… Özlemek, özlediğin birini görememek bir haykırıştır…

 

Bir Çocuk Gördüm adlı şirin üstüne konuşalım mı biraz? Beni etkileyen şiirlerinden birisi de o şiir.

Tabii ki… O şiir, bu kitaptaki yapı taşlarından birisi mutlaka. Bunu göz ardı edemeyiz… Çünkü açlığın, yoksulluğun, kuraklığın gittikçe büyüdüğü, kol gezdiği bir dünyada özellikle Türkiye’de çocukların ezilmeleri, sömürülmeleri canımı sıkıyor! Bu tür sömürülere karşı yürütülen kampanyalarda ise “Sokak Çocuklarından Mendil Almayın”, “Dilenen Çocuklara Para Vermeyin” gibi sloganlar kullanılıyor. O çocuk eğlencesine mi dileniyor? Hadi doyur o çocuğun karnını da dilenmesin. İnsanın oturduğu koltuktan böyle kampanyalar başlatması ne kadar kolay değil mi? Bir toplumda çocuklara gereken imkânlar sunulmamışsa, çocukların sokakta çalışmasına zemin hazırlanmışsa o toplumda çok büyük bir sorun var demektir.

 

“Bir çocuk gördüm / Ayakkabı boyuyordu / Dalıp dalıp uzaklara / Yüzü solgun, elleri kara / Belikli çocuğun bahtı / Ellerinden kara / Bir çocuk gördüm / Mendil satıyordu / Alıcı bulmak için bağırıyordu / Bağır çocuğum, bağır / Belli ki insanlığın kulağı sağır”

İnsanlığın kulağı gerçekten sağır! Bir çocuğun okulda olup eğitim görmesi gerekirken neden sokakta çalışmak ya da dilenmek zorunda kalır? Tabi ki karnını doyurabilmek için… Bu bir devlet ayıbıdır! Bu bir yönetim ayıbıdır! Bir çocuğun düşleri vardır, düşleriyle yaşar… Çocuğun eğitim görmesi, doyasıya oyun oynaması şart. Daha aydınlık bir toplum çocuklarla oluşur!

 

Toplumcu gerçekçi şiirin en genç şairlerinden biri olduğun şiirin ustaları tarafından sana yakıştırıldı. Bu yakıştırmanın şiirindeki kazanımları ya da kayıpları neler?

Şiirimdeki kayıpları konusunda bir şey diyemeyeceğim. Kaybının olduğunu da sanmıyorum ama kazanımı çok… Değer verdiğim, yaşça ve birikimce benden büyük olan şairlerin bana “şair” demesi, şairi geçtim kendileriyle aynı safta tutup “şair kardeşim” ayrıca “arkadaşım” demesi gerçekten benim adıma hoş ve büyük bir şey. Şiirime, yaptığım işe, emeğime değer veren ve bu değeri bana en güzel kelimelerle yansıtan şair ağabeylerimin ve duyarlı insanların olması gerçekten güzel bir şey… Aziz Nesin’inin deyimiyle Türkiye’nin üçte dördü şairdir. Bunu göz önüne alınca şiir yazan o kadar çok insan var ki… Şiir yazmaları güzel ama kendilerine “şair” dediklerinde içime sindiremiyorum o insanların şiirlerini… Nihat Behram olsun, Tuğrul Keskin olsun, Yılmaz Odabaşı olsun, Ümit Yaşar Işıkhan olsun ve birçok ağabeyimin bana önem vermesi, sorumluluk duyan insanların benim arkamda olmaları, şiirlerimi paylaştığımda “okuyup eleştirmeleri” böylesine okuma kültüründen uzaklaşarak yetişen bir toplumda büyük bir şey…

 

Türkiye’yi Bulgaristan’da “Balkan Ülkeleri Genç Şairler Festivali”nde temsil ettin. Oradaki gözlemlerini bizimle paylaşır mısın?

Balkan Ülkeleri Genç Şairler Festivali’ne Ekim 2010’da katıldım. Bulgaristan’da, Şumnu’da bulundum. Oradaki ortamı görüp yürekleri sıcacık dostlar edindim öncelikle orada. Şumnu’da daha çok azınlıkta olan Türkler mevcuttu ve onların şiirleri daha çok maniden ve köy türkülerinden gelen kafiyeli hece ölçülü şiirlerdi. Bunu göze alınca Nazım Hikmet’in Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Orhan Veli’nin Ahmed Arif’in Cemal Süreyya’nın bu topraklarda yetişmesi bu topraklarda şiir üretmesi ve bunu çok yakından takip edebilmek gerçekten bizim adımıza olumlu ve çok güzel bir şey… Ayrıca bana en güzel katkısı Varna’ya ve O’na olan sevgimdir… Varna Kokuyorsun Şimdi şiiri yani…

 

Peki sana hiç şaşırmayacağın fazlada düşünmeyeceğin bir soru soracağım. Şiirlerinde neden İzmir?

Düşünmeyeceğin diyorsun da, “İzmir” kelimesi geçince beynimi tazeleyip tamamen o kente ayırıyorum düşüncelerimi… Bir de sadece şiirlerimde değil İzmir, hayatımın her yanında. Ben İzmir’i yüreğime almışım, İzmir yüreğimi sahiplenmiş. Öyle içli-dışlı yaşıyorum yani İzmir’le… İzmir’i gün batımıyla, Alsancak’ta insanların telaşlı koşuşturmalarıyla, Kordon’da uçan martılarla, Saat Kulesi’nin kıyısında koşuşturup duran çocuklarla, Kemeraltı’nda sürekli bir koşuşturmaca, bağırış ve ekmek kavgası içinde olan insanlarla seviyorum. Yani orada yaşayan insanların her gün o güzelim kente hissettiklerini hayata katarak süslemeleriyle seviyorum. Ayrıca orada öyle bir yapı var ki, herhangi bir insanı hiç tanımasanız bile direk yüreğinize alıp sevebiliyorsunuz. Bu anlamda İzmir’i çok seviyorum, aşığım o şehre…

 

Yitik Düşlerin Ardından adlı kitabında bir şiiri Nihat Behram’a ithaf etmişsin. Bu şiirle ilgili konuşalım. 

Yitik Bir Ütopyadan adlı şiirimi Nihat Behram’a ithaf etmiştim. 2009’un Ağustos ayında bir gece yarısı aklıma Nihat Behram geldiğinde, daha önce onu hiç görmediğim halde sesini özlediğimde yazmıştım. Şöyle diyorum; “Göğsü kucaklamış yıkıntıları / Karanlık çöktüğü vakit güneşi uğurluyor / Bulutlara sor halini / Bizden çok uzaklarda / Mavileri özlüyor”

Nihat Behram şu an İsviçre’de yaşıyor. 1996’dan beri yani vatandaşlıktan çıkarılıp, sürgün edildiğinden beri ülkesiyle beraber, ülkesinde yaşayan insanların ekmek kavgalarıyla, davalarıyla,  kardeşlik mücadeleleriyle beraber uzaklarda yaşıyor. Tabiî ki buranın havsını soluyor uzaklarda. Buranın insanlarının yürekleriyle, buranın bitkileriyle, deniziyle yaşıyor. 2008’de Nihat Behram’la yazışmaya başlamıştım. Aslında o dönem benim tanıştığım, bana değer veren ve gerçekten yaptığım işin arkasında durup bunu destekleyen, beni önemseyen şairlerden bir tanesi Nihat Behram. Ben şiirlerimi gönderiyordum. İnceliyordu, yorum yapıyordu… Ayrıca bana imzalı kitaplarını gönderiyordu o zamanlar. Bu aşamaya gelmemdeki en önemli isimlerden birisi, belki de başında gelen isim Nihat Behram’dır. Tabiî ki ben onun yüreğiyle beraber yaşıyordum. Onun şiirlerini okuyarak, dinleyerek büyüyordum. Onun şiirlerindeki özlemi, kavgayı kendimde hissediyordum. Bu anlamda şiirimde büyük yeri vardır Nihat Ağabey’imin.

 

Aşk senin şiirlerindeki en önemli imgelerden birisi… Aşk hakkındaki düşüncelerini kısaca özetleyebilir misin?

Mazhar ALPHAN ikinci kitabımla ilgili bir eleştiri yazısı yazdığında şunları söylemişti; “İmge ağırlıklı bir şiir yazıyor Budak. Bize ulaştırmak istediği konuları mecaz ve eğretilemelerle harmanlıyor. Sevgilisi üzerinden yapıyor bunları. Yaşamın ipuçlarını, çoğu sorunun yanıtını; izlenimleriyle işaret ediyor, gösteriyor. Dizelerinde adeta çığlık çığlığa yoğunlaşıyor. Ergenliğe geçiş döneminde ekonomik, politik, toplumsal sorunların izlenimlerini dilendiriyor” Aşk olmadan, sevda olmadan duyarlılığınızı yitirirsiniz. Bu duyarlılık toplumsal ve politik olduğu kadar insanın kendisine duyduğu duyarlılıkla da eş değerdedir… Aşka gelince; her şey gibi aşk da kirleniyor günden güne. Çıkar ilişkileri, insanların iki yüzlülükleri bu çarkta aşkı da çember içine alıyor. Bu elbette çok kötü bir şey… Ben kirlenmemiş aşklarla büyümekten yanayım… Platonik olsa bile O’nu düşünürken halkı da aynı anda düşünebildiğim aşklardan yana… Tıpkı Nazım’ın da dediği gibi; “İnsanların içindeyim / Seviyorum insanları / Hareketi seviyorum / Düşünceyi seviyorum / Kavgamı seviyorum // Sen kavgamın içinde / Bir insansın sevgilim / Seni seviyorum”

 

Çok güzel cümleler bunlar… Biraz da yeni yayınlanan kitabın “Sesim Boğuluyor Denizlerde”ye değinelim istersen?

Ben daha önce insanların susmalarına, pısırıklaşmalarına, sinmelerine tahammül edemediğimi söylemiştim. Ayrıca haykırdığı halde insan sesini duyuramayınca da içimden bir şey kopar… Üstelik duygular bunca kirlenmişken bizim da temiz kalan bir sesimiz yok demektir. Bu durumda “sesim boğuluyor denizlerde” demek gerekmez mi?

Yeni yayınlanan kitabımda da yine toplumsal duyarlılıkla yazdığım şiirler yer almakta…

 

Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?

Elbette var.  Mersin’de yaşayan bir yurttaş, her şeyden öte bir “öğrenci” olarak Nevit Kodalı Güzel Sanat Lisesi’nde gerçekleşen erkekler ve kızların bir birine yaklaşmasını engelleyen “45 Santim Yasağını” eleştirdiğim ve bir “Sanatçı” duyarlılığıyla “Ucube Heykel” olayını eleştirdiğim için bir takım tehditler aldım. Ülkede “kötü”nün, “karanlığın” kol gezmesi içler acısı…

 

Ali Osman Abalı / 18 Temmuz 2011 Mersin

aliosmanabali@hotmail.com

 

Yorum yaz