Üreti-Yorum denemesi

Üreti-Yorum denemesi

12 Mart

Bilimi ve sanatı sınıfın mücadelesiyle birleştirebilmek için yola çıkan ve bu anlamda alternatifi de geçerek geleceğin kültürünün tohumlarını kendi içinde barındıran bir örgütlenmedir Üreti-yorum.

Bunu nasıl yapacağı konusuna gelince; öncelikle temel aldığı iki alanın ne olduğunu tanımlamakla başlayıp, Üreti-yorum’un nasıl olması gerektiğine, tarihsel ve sınıfsal açıdan bakarak yanıt vermeye çalışayım.

Sanat ve bilim nedir?

Konuyu daha da derinleştirebilmek için öncelikle sanatın nasıl ortaya çıktığını anlayalım.

Nasıl ki yazının tam olarak ortaya çıkışını bilmiyorsak aynı zamanda sanatın da ne zaman ve nerde ortaya çıktığını bilmiyoruz. İlk elde ulaşabilen kalıntılardan kalanlarsa bulunan mağara resimleri. İlk insanın bu resimleri; renkli tozları suda ya da yağlı bir maddede ezerek hazırladıkları düşünülüyor. Bu resimlerin bir olayı anlatmak için çizildiğini düşünüyor bilim insanları.

Mesela kuyudaki bağırsakları deşilmiş bizon, uzaklaşan gergedan, sırtüstü kazık gibi yatmış kuş kafalı adam ve bir direğe tünemiş kuş sahnesi böyledir. Bu hal, bize mağara devri insanın sadece tek tek tespitle yetinmeyerek, figürleri bir terkibe götürdüğünü, bir şey anlatmak istediğini yeteri açıklıkta gösterir. Esasen hayvan figürlerinin hareket halindeki tasviri, yine onlarda ifadeciliğin, hem de gerçeğe uygun bir ifadeciliğin bulunduğunu belirtiyor. (sayfa:16, Sanat Tarihi, Zahir Güvenli, Varlık Yayınları dördüncü basım, 2005)

Sadece resimler değil bulunan maskelerde- ki bunların asıl amacı dinsel törenlerde kullanılıyordu- bize ilkel insanın sanatını anlatmaktadır. Belki bütün bu dinsel inanç törenlerinde kullanılan bu sanatsal imgelerin sanatla çok az ilişkisi olduğu düşünülebilir ama sanatı çeşitli biçimde etkileyen bu inanışlardır. Ünlü sanat tarihçisi Gombrich bu durumu şöyle özetler:

Birçok sanat yapıtının amacı bu garip törenlerin bir parçası olmaktır ve bu durumda önemli olan şey, söz konusu heykel ya da resmin bizim standartlarımıza göre güzelliği değil, “yarattığı etki,” yani istenen büyüsel etkiyi sağlayıp sağlamadığıdır. (sayfa:43, Sanatın Öyküsü, E.H Gombrich, Remzi Kitabevi ikinci basım 1999)

İşte; sanatın da, avlanmaya gidecek ya da av yakalama yöntemlerini yeni nesle anlatmaya çalışan mağara insanın, ya da dinsel törenlerde maske, heykel gibi eşyaları kullanarak kabilesini büyüsel etkisi altına almak isteyen kabilelerin büyücülerinin bu amaçlarından ötürü doğup geliştiği sanılıyor.

Mağaralara çizilen resimler iletişimi sağlıyordu. Anlatılan mitolojiler doğal olayları açıklama girişimiydi. Tabiî ki bunları yapan ilk insanların amacı estetiksel değerler değildi. Ve bunları yapanlarda sanatçı değildi. Ama sanat bu şekilde doğup gelişti. Örneğin Mısır yazısının resimlerden meydana gelmesi bunun en açık kanıtıdır. Amaç estetiksel güzelliğe ulaşmak değil, olmakta olanı ve düşünüleni iletebilmektir. Sanat mitolojiyle birlikte insanı etkisi altına alabilmek ve dinsel inanışı güçlendirebilmek amacıyla sadece iletişim görevinden koparak artık, bir dini simge haline gelmiştir. Bunun en büyük kanıtı: Mısır’da öteki dünyayı anlatan büyük mimarı yapılar olan piramitlerin yapılmasıdır. Bu piramitler ve bu piramitlerle aynı işleve sahip büyücülerin kullandığı maskeler gibi törenlerde kullanılan eşyalar, heykeller insanları bu dinsel etkinin altında bırakabilmek amacıyla yapılmıştır. Tabiî ki böyle kalamazdı. İnsanları bu kadar çok etkileyebilen bu alan başka amaçlar için de kullanılmaya başlandı. Mesela Mezopotamya kralları halkları üzerindeki ve başka halklar üzerinde güçlerini daha fazla gösterebilmek amacıyla başarılı oldukları savaşları anlatan anıtlar diktirdiler. Bu anıtlar sadece gücü göstermekle kalmıyor aynı zamanda ilk propagandaların nasıl çıktığını da bize gösteriyor. Yine sanat tarihçisi Gombrich’e kulak verelim.

Sonrasında bu anıtlar, kralın savaş seferlerinin tam bir resimsel öyküsüne dönüştü. Bu öykülerden en iyi korunanı, oldukça geç bir döneme; Kutsal Kitap’ta anılan Kral Süleyman’dan az sonraki, M.Ö IX. Yüzyılda yaşamış olan Asurlu Kral II. Asurnazirpal çağına aittir. Bu kabartmalarda, çok güzel örgütlenmiş bir savaş seferinin tüm aşamalarını izleyebiliyoruz.. Savaşta kullanılan makineler çalışıyor, kaleyi koruyanlar aşağı düşüyor ve bir kalenin tepesinde bir kadın boş yere feryat ediyor. Bu sahnelerin resmediliş biçimi, biraz Mısır yöntemini andırıyor, ama belki biraz daha az düzenli ve daha az katı bir üsluplu. Bunlara bakarken 2000 yıl öncesinden bir haber filmi izliyor gibi oluyoruz. Gerçek ve inandırıcı sahneler bunlar. Fakat daha dikkatle baktığımızda ilgi çekici bir durumla karşılaşıyoruz: O korkunç savaşlarda birçok ölü ve yaralı verildiği halde, içlerinden bir tanesi bile Asurlu değil. Demek, böbürlenme ve propaganda sanatı daha o zamanlarda gelişmiş. Ne var ki biraz hoşgörülü olabiliriz bu Asurlulara karşı. Belki onlarda bu öyküde sık sık sözü edilen boş inançların etkisi altındaydılar; yani bir resimde, basit bir resimden daha çok şey olduğuna inanıyorlardı. Belki bu nedenle yaralı bir Asurlu resimlemek istemiyorlardı. Artık böylece başlamış olan öyküsel anlatım geleneği çok uzun yıllar sürdü. (sayfa 72–73, Sanatın Öyküsü, E.H Gombrich, Remzi Kitabevi ikinci basım 1999)

Zaman ilerledikçe, insanlar imgeleri kullanmayı geliştiriyor imgeler kullanıldıkça insanlar gelişiyordu. M.Ö 5. yüzyıla gelindiğinde Yunanistan topraklarındaki sanatın insana yöneldiğini görürüz. Bu neden böyle olmuştur? Çünkü yunan felsefesi insanı evrenin merkezine koyup sorgulamaya başlamıştı. Neden? Diye sormaya devam edelim. Neden böyle olmuştu. Çünkü Yunanistan da kabilelerin hiç biri birbirine karşı üstünlük sağlayamamış ve tek merkezli bir yönetim yerine kent olarak örgütlenmiş devletçikler kurulmuştu. Yine bu devletçikler içinde hiçbir soylu tam olarak hâkimiyeti elinde tutamadığı için kısmı bir demokrasi şekli uygulanmaya başlanmıştı. Bu yüzden Mısır’daki tinsel yönetimin sanata olan baskısından burada eser yoktu. Ve sanatçılar kalıplaşmış kuralları uygulamıyorlardı sadece, bu kısmi özgürlük ortamında kendi yeni üsluplarını uygulama alanı buluyorlardı. Böylece sanat insana yönelebiliyor, insan kendine yöneldikçe bilim ve felsefe olağanüstü hızla gelişiyordu. Yani diyalektik bir biçimde toplum yapısı sanatı dönüştürüyor, aynı anda gelişen sanatta toplumu dönüştürüyordu.

Sanatın bir propaganda amacı olarak kullanılmasını belki de en çok Romalılarda görüyoruz. Fethettikleri hemen her ülke de diktikleri zafer takları (kemerleri) farklı dinlerin hâkim olduğu ülkelerde çok büyük kalıcı etkiler yaratmıştır. Bu kemerler Romalıların gücünü temsil ediyor ve onlara boyun eğilmesi gerektiğini anımsatıyordu her daim. Yani sanatın insanlar üzerinde nasıl etkili olabildiğini o zamandan sezmişlerdi.

M.S 313 yılında İmparator Konstantin Hıristiyanlığı dinsel bir güç olarak kabul ettikten sonra onu halk üzerinde daha fazla yayabilmek ve etkili kılabilmek için yine sanata başvurdu. Gerçi ilk Hıristiyanlık döneminde puta tapanlara ödün vermemek için imgelerin kullanılması yasaklanmıştı. Ama o dönemde insanların büyük çoğunluğunun okuma yazma bilmemesi nedeniyle imgelere ihtiyaç vardı.

Kimileri resimleri, cemaate eğitimle verilenlerin anımsanmasında ve kutsal olayları akılda canlı tutmaya yardımcı oldukları için yararlı görüyordu. İmparatorluğun batı, Latin bölgelerinde kabul edilen görüş açısı bu oldu. V.I yüzyılın sonlarında yaşamış olan Papa Gregorius Magnus bu düşüncedeydi. Üyelerinden çoğunun okuma yazması olmayan kilisenin, bu üyelerini eğitmek için, resimlerin, resimlendirilmiş bir kitaptaki imgelerin çocuklara yardımcı olduğu gibi yararlı olabileceğini, resme karşı çıkan herkese anımsattı. ‘Yazılar okuma yazma bilenler için ne ise, resimlerde okuma yazma bilmeyenler için aynı şeydir,’ dedi.

Böylesine yetkili bir kimsenin resme yandaş olması, sanat tarihinde son derece önemli bir olaydır. Kilisede kutsal imgelerin kullanılmasına karşı çıkılan her yerde, onun sözleri anımsatılacaktı. Ama açıkça görülüyordu ki, izin verilen sanat türü oldukça sınırlıydı. Eğer Gregorius’un amaçları güdülecekse, öykü alabildiğince açık ve basit anlatılmalı, ana konudan ve kutsal amaçlardan dikkati başka yöne kaydıracak şeylerden kaçınmalıydı. (sayfa: 134–135, Sanatın Öyküsü, E.H Gombrich, Remzi Kitabevi ikinci basım 1999)

Böylece sadece İncil de anlatılan olayları imgelemek koşuluyla resime ve heykele izin verildi. Sadece resim ve heykellerle değil yapılan büyük yapılarla da kilisenin gücü gösterilmeliydi. Nitekim ilk Hıristiyanlıktan Rönesans’ı da içine alacak şekilde hatta ondan çok daha ötesine kadar Donetolla’dan Leonardo da Vinci’ye, Michelangelo’ya Rafael’e kadar birçok büyük sanatçı yine büyük yapıtlarını bu amaç için yaptılar. Sonraki dönemde de bu pek değişmedi. Burada özellikle şunun altını çizmek istiyorum. Sanat hiçbir zaman sanat için olmadı. Her zaman sanatçı bir toplumsal amaç gütmediğini söylese bile onun eseri bir toplumsal amaca hizmet etti. Çünkü topluma öyle ya da böyle bir mesaj verdi. Ama şunun da altını çizmekte yarar var. Sadece toplumsal amacı vermek için ortaya çıkan sanat eserleri de hiçbir zaman yaşamadı. Bu nedenle sanatçılar estetik bir kaygı duymadan, yeni estetiksel değerler yaratmadan büyük olamadılar. Zamana direnemediler.

Eğer sosyalist sanatçılar toplumsal bir sanat yaratabilme amacı güdüyorsa Rönesans ustaları gibi yeni teknikler, yeni estetiksel değerler bularak bunu başarabilirler.

Peki kapitalizm koşullarında sanatın durumu nedir?

Kuşkusuz bu konuyu daha derinlemesine incelemek gerekir. Özellikle sanayi devrimiyle birlikte sanatın muhalif ses olma niteliğini de anlayabilmek için. Burada daha kısaca değinmek gerekirse özellikle ikinci dünya savaşından önce ve sonraki yıllarda sanatın toplumsallığının sanatçılar içerisinde daha da çok yaygınlaştığını gözlemliyoruz. Birkaç örnek vermek gerekirse:

Almanya’da 1930’lu yılların başında 150 den fazla işçi tiyatro gurubunun bulunduğu bilinmektedir… Komünist hareketlerle yakından bağlantılı olan bu gruplar, savaş ve ırkçılık karşıtı temaların işlendiği, egemen sistemin tanıdık sahtekârlıkları içinde filizlenen faşizmi devrimci bir bakış açısıyla eleştiren tiyatro metinlerini sahneye koymuşlardı… Bu gruplar küçük kasaba ve köyleri gezerek çeşitli fabrikalarda hem çalışmış hem de gösteriler düzenlemişlerdir. (Sanat Ve Propaganda, Toby Clark, Sayfa: 38 )

Bu gruplardan birisinin, Berlin merkezli Kızıl Roketler tiyatro grubundan bir oyuncu:

Bizim ilk ve en önemli görevimiz gösteri ve sahnemizle, alaycı ve canlı temsillerimizle kelimelerin tek başına bir şey ifade etmediğini genç insanlara anlatabilmektir. Sloganlarımızla onları heyecanlandırmalı, sınıf bilinçlerini uyandırmalı ve geliştirmeli, ezen ve sömürülen bir gruba dahil olduklarını anlamalarını sağlamalı ve saflarımıza katılarak mücadele de yer almanın görevleri olduğunu görmelerini sağlamalıyız. (Sanat Ve Propaganda, Toby Clark, sayfa: 38)

diyerek amaçlarını çok net anlatmıştır.

Sanatın, eğer doğru bir şekilde kullanılabilirse, toplumsal bilinçlenme (sorgulamaya, dönüşüme, vb…) için ne kadar etkin bir olgu olduğunu kanıtlayacak birçok örnek vardır: Mesela Picasso’nun Guernica’sı, Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? ‘sı, Gorki’nin Ana’sı, biz de Nazım Hikmet’in şiirleri ve seksenlerden sonra devrimci müzik grubu olarak ortaya çıkan Grup Yorum. Kuşkusuz bu listeye eklenecek çok daha fazla örnek vardır. Ama günümüze baktığımız da başka bir dünya için mücadele eden kesimlerin sanata uzak bir nokta da konumladığını ve (asıl bunun içinde) sanatında artık sosyalizmi haykıran toplumsalcılığını kaybettiğini görüyoruz. Sadece kaybetmekle kalmadı tabi ki, kendisine öyle bir rol biçti ki artık tek amacı kar oldu. Peki, sanatı kazanmak için ne yapmalıyız?

İşte tam da Üreti-yorum bu sorunun merkezinde durmaktadır. Üreti-yorum bence bunun için yola çıkmıştır. Yani sanatı ve bilimi toplumsallaştırırken ona gerçek rolünü verebilmek için. Tam da burada Jean Freville’nin kitabından alıntıladığım Marks’ın şu sözünü belirtmek isterim.

Sosyalist eğilimli bir roman, gerçek münasebetlerin sadık bir tasvirini yaparsa, bu münasebetlerin niteliği hakkında alışa gelmiş kuruntuları yıkarsa, burjuva dünyasının iyimserliğini sarsarsa, yazarı doğrudan doğruya bir hal şekli vermeden de, hatta mutlaka taraf tutmadan da, bugünkü düzenin sürekli olduğu hakkında şüpheler uyandırmışsa, o zaman görevini tamamıyla yerine getirmiş olur. ( V.İ Lenin Sanat Ve Edebiyat, Jean Freville, payel yayınları, Şubat 1968, sayfa:37)

Ezilenler açısından sınıf savaşının dinamiğini siyaset oluşturuyor. Bu kesinlikle yadsınamazdır. Ancak bundan sanatın önemini dışlayan yargılar çıkarmamak gerekir. Sanatın insanı eğittiği, güçlendirdiği ve arındırdığı da yadsınamaz bir gerçektir. Egemen sınıf bugün sanatı yoluyla toplumun kültürel ve düşünsel yapısını kendisine göre belirliyor. Buna güçlü bir “karşı duruş”la cevap verilmelidir. Ancak belirtmeliyim ki burada Marks’ın sözünü dikkate alarak şunu bilmek gerekir: Sanatı direkt politikanın aracı haline getirmek, sanatı öldürmek demektir. Buradan şu sonuç çıkartılmalıdır: Sanat, kendi yolunu kendi yöntemleriyle açmalıdır. Bu yüzden de amacı sadece gerçeği yansıtmak değil, bireylere gerçeği diyalektikle bulabilmeyi öğretirken aynı zamanda yeni topluma giden yolda yeni estetiksel değerler de yaratabilmektir.

Buraya kadar genel sanat hakkında kısa bir gözden geçirme oldu.

Üreti-yorum eğer ki geleceğin kültürünün tohumlarını şimdiden ekmek istiyorsa bu gerçekleri göz önünde bulundurarak ilerlemelidir. Öte yandan Üreti-yorum sanat atölyeleri toplumsal sanatı içine sindirebilmiş, bunun tarihini araştırabilmiş, ama geçmişin estetiksel değerlerini değil yeni estetiksel değerler de yaratmaya çalışarak ilerlemelidir. Örneğin tiyatro atölyeleri Stanislavski, Brecht ve Augusto Boal’u örnek alarak daha ileri bir düzeyde bir anlayış geliştirebilmeliler. Ya da fotoğraf atölyeleri belgesel fotoğraftan yola çıkarak daha gelişkin bir anlayış geliştirebilirler.

Sanat hakkında birçok şey söyledim. Bilim alanında ise pozitivistlerin bilim anlayışıyla Marksistlerin bilim anlayışını ayrıştırarak işe başlamamız gerekir. Özgür Gündem yazarı Yener Orkunoğlu’ndan bir alıntıyla bu olgulara da bakalım.

Toplumsal bilimler alanında pozitivizm, Marksizm’e savaş açarak ortaya çıktı.

Marksizm ve pozitivizm arasındaki en önemli farkları anlamak için her iki düşüncedeki ‘Gerçeklik‘ ve ‘Bütünlük‘ kavramları arasındaki farkı anlamak gerekir.

Marksizm, ‘Gerçeklik‘ve ‘Bütünlük‘ kavramına, insanın emeği, eylemi ve tarihi açısından yaklaşır. Gerçekliği ve bütünlüğü, geçmişi, bugünü ve geleceği içerecek bir şekilde ele alır. Marksizm açısından, gerçeklik hem gözlenebilen hem de henüz gözlenemeyen, yaşanmayan unsurların bütünlüğüdür.

Pozitivizm, yalnızca verili durumu ve gözlemlenebilen gerçekliği temel alır. Gerçekliğin, henüz gözlenemeyen ve algılanamayan yanlarını reddeder. Pozitivizm, insan etkinliğini, yalnızca gözlemlenebilir bir gerçeklik alanına hapseder. Marksizm ise insan etkinliğine sınır koymaz, toplumsal gerçekliğin henüz bilinmeyen ve yaşanmayan yönlerini insan etkinliğine açar. Pozitivizm, çıplak gözle görünemeyen olgu ve gelişmeleri dikkate almaz. (özgür gündem, 17 Nisan 2001, Z. Yener Orkunoğlu)

Bugün ne yazık ki bilim aydınlanma döneminden bile çok daha gerici bir tarzda, sadece kar hırsına ve kapitalizm sürekliliğine hizmet ediyor. Bu yüzden kapitalist devletlerin bilim anlayışı sadece silah sanayi, güvenlik sistemleri, ilaç teknolojisi… vb gibi insan sağlığına zarar veren olgularla sınırlı. Bunun yanında Marks Kapital’de “Dünyayı anlamak onu değiştirmenin yarısıdır.” diyor. Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsak bilimsel gelişmelerden haberdar olmalı, onları anlayabilmeli ve yorumlayabilmeyiz. Aksi takdir de Kapitalist sistem bütün bu bulguları çarpıtarak bizler için bir silaha çevirecektir. Bilim Atölyeleri eksik kaldığımız bir nokta. Üreti-yorum içerisindeki Bilim atölyelerinin sadece okuyan anlayan atölyeler değil, araştırmalar yapan, biyolojik, nükleer silahlara, nükleer santraller ve çevre kirlenmesine karşı eylemler örgütleyen bir yapılandırılması olması gerekiyor. Tabiki bütün bunlar yanında sosyal bilimlere de önem veren, örneğin işsizlik, kriz vb gibi sosyal olguları gündemine taşıyıp bu konularda bilimsel çalışmalar üreten bir yapıda oluşması gerekiyor.

Ve son olarak; unutmayalım ki biz Üreti-yorum’a sadece topluma sanat ve bilim götürmesi için değil, bilgi bakımından daha donanımlı gelişkin bireyler yaratmak için de kurduk.

Berkant

Yorum yaz